|
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı
TÜRKEŞ’İN EVREN’E MEKTUBU
Bu ülkede yaşayan, darbeleri görmüş ve yaşamış olan herkesin, aşağıya alıntıladığım yazıyı ve Türkeş’in mektubunu mutlaka okuması ve ona göre bir durum muhakemesi yapması zorunludur. Okunsun ki içi dolmayan muhalefette bulunulmasın. Bilinsin ki ülkemizde bir daha bu tür olumsuzluklar olmasın. Olaylar nasıl su yüzüne çıkıyor, nasıl da mızrak çuvala girmiyor herkes görmeli.
Merhum Alparslan Türkeş, 12 Eylül'de Kenan Evren'e yazdığı mektupta işkencenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Türkeş, Evren'e yazdığı o mektupta 'Bize yaptığınızı gelecek nesiller unutmayacak" diyor.
Sağ ve sol kesimden gençleri idam sehpasına götüren darbe, referandum sürecinde yeniden tartışmaların odağına yerleşti.
"Mensuplarımızın ciğerlerine hava pompalıyorlar." diyen Türkeş, ülkücülerin bölücülükle itham edilmesine de sert tepki gösteriyor: "Bu, gelecek nesiller tarafından unutulmayacaktır."
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, darbe anayasasının değiştirilmesi için destek isterken okuduğu, 12 Eylül'de idam edilen gençlerin mektupları o dönem yaşanan dramı yeniden gündeme getirdi.
Ülkücülerin efsanevi lideri merhum Alparslan Türkeş'in 12 Eylül 1980 darbesinden sonra dönemin Milli Birlik Konseyi Başkanı Kenan Evren'e yazdığı mektup da, yapılan işkencelerin boyutlarını gözler önüne seriyor.
Yıllar sonra ortaya çıkan mektubunda Türkeş, "Yurdun birçok yerinde mensuplarımıza ve gözaltına alınan bazı kimselere işkenceler yapılarak bizleri suçlamaya matuf ifadeler alınmaya çalışılmaktadır. Özellikle Ankara ve Adana'da işkencenin kesif olduğu ve ciğerlere hava pompalanmaya kadar vardığı ifade edilmektedir." diyor.
Başbuğ, bölücü akımlarla mücadele eden ülkücü gençlerin bölücülükle itham edilmesine ise şu uyarıyla tepki gösteriyor: "Bu, gelecek nesiller tarafından unutulmayacaktır."
Zora dayanan beyanlar ve zorlama yorumların adaleti gölgeleyeceğine de dikkat çeken Türkeş, işkenceyle elde edilen ifadelerin mahkemelerce ciddiye alınmayacağına inandığını vurguluyor.
Kamu vicdanının ve tarihin bu konuda vereceği hükme işaret ediyor.
Türkeş'in Evren'e gönderilmek üzere yazdığı mektup, dönemin MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Okuyan'ın 'O Yıllar' kitabıyla birlikte gün yüzüne çıkmış oldu.
Okuyan, mektubun hikâyesini kitabında şöyle aktarıyor: "Türkeş, Evren'e bir mektup göndermeye karar verdi. Türkeş'in gönderdiği ve daha sonra yayımlanan mektup, aslında Kenan Evren'e gönderilecek asıl mektup değildi. Çünkü birincisi Evren'e hiç ulaşmadı. Mektubu Türkeş Bey'le düzelttik ve o mektup 1 Kasım 1980'de Evren'e gitti."
Kirazlıdere Dil Okulu'nda Alparslan Türkeş'le birlikte MHP kadrolarından Nevzat Köseoğlu, Sadi Somuncuoğlu, MSP kanadından Necmettin Erbakan, Recai Kutan, sol kanattan Bülent Ecevit, Doğu Perinçek ve Ertuğrul Günay gibi isimler yatıyordu.
Türkeş, tutukluyken yazdığı mektubunda, Kenan Evren'e hitaben şunları söylüyor: "... Zora dayanan beyanlar ve zorlama yorumlar adaleti gölgeler. Bu usullerle elde edilen ifadelerin mahkemelerce ciddiye alınmayacağı muhakkaktır. Ne var ki kamu vicdanı ve tarihin böyle bir hazırlık tahkikatı hakkında vereceği hükümler ve bu gibi tutumların kamuoyunda yaratacağı gerilimi şer kuvvetlerin istismar etmesinden endişe ederim."
Türkeş, ülkücü gençlerin ülkeyi bölen akımlarla mücadele ederken bölücülükle itham edilmesinin çelişki olduğunu anlatmaya çalışıyor mektubunda. "Allah bir, devlet bir, vatan bir, bayrak bir" şiarını yücelten siyasi ve fikri bir hareketi yürüttüğünün altını çizen Alparslan Türkeş, milleti bölmek ithamından duyduğu rahatsızlığı, "Böyle bir hareketin milleti bölmek gibi bir ithama konu yapılması herhalde gelecek nesiller tarafından unutulmayacaktır." cümleleriyle ifade ediyor.
Ülkücüleri cezalandırma gayretinin komünist akımların etkisiyle yapıldığına dikkat çeken Türkeş, 27 Mayıs darbesiyle ilgili, "27 Mayıs hareketi yapıldığında uzak veya yakın dahli olan hiç kimse bu kurtarıcı hareketin Marksist emperyalizm propagandasına ortam hazırlayacağını düşünmemiştir.
Komünizm, bu hareketin açtığı gediklerden yararlanarak hayatımıza girdi. Atatürk'ün Türk milli eğitimine gösterdiği muhteva ve hedefler canlı tutulabilmiş olsaydı, 27 Mayıs sonrası bu kadar beklenmeyen neticeler vermezdi." itirafında bulunuyor.[1] (28 Temmuz 2010)
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Erdal Şen, Zaman, 23 Temmuz 2010
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı
REFERANDUMDA “EVET” DİYECEĞİM
12 Eylül 2010 tarihinde Anayasa değişikliği, sivil bir anayasa için referandum yapılacak. Millet sandık başına gidecek, isteyen “evet”, istemeyen “hayır” diyecek.
Ancak niçin “EVET” ve niçin “HAYIR” diyeceğiz? Veya hangi meseleye evet, hangi meseleye hayır damgası basacağız? Şöyle de söyleyebiliriz; referandumda evet dediğimiz zaman ne değişecek? Hayır dediğimiz zaman ne değişecek? Bu anayasa değişikliğine kimler hayır, kimler evet diyecek? Hayır diyenler mi vatansever, evet diyenler mi?
Tabii konuyu bu kadar ajite etmeden, bu kadar dağıtmadan evet mi? hayır mı? Meselesi üzerinde duralım. Bunun için ülkemizin geçmişten bugüne kadar olan bir profilini çizmek sanırım yararlı olur. Değilse diyeceklerimizin anlaşılması zorlaşır, insanların kafası karışır.
12 Eylül 1980 anayasasının getirdiklerine ve ülkede hasıl ettiği yıkımlara bakmakta yarar var; öncelikle 80 anayasası bir askeri vesayet anayasasıydı. Ucundan kıyısından askerlere büyük bir imtiyaz tanıyordu. Asker ne yapsa doğru, hangi hatayı işlese masum kabul ediliyordu. Kimse de yapılanlar üzerinde yorum yapamıyor, görüş belirtemiyordu. Bu; bugünkü Ergenekon’u, bugünkü Cuntayı ve darbecileri doğurdu. Devlet TSK’nın gizli belgelerine inemiyor, soruşturma yapamıyordu. Askerler, “la yüs’el” bir tavır içindeydi. Bu da; göz bebeğimiz olan TSK’yı yıpratıyordu. Darbe yapanların yargılanması mümkün değildi.
CHP, “nasıl ki 12 Eylül 1980 anayasasına hayır demişsek, bu yıl yapılacak olan 12 eylül 2010 anayasa değişikliği referandumuna da hayır diyeceğiz, hayırda hayır var” diyor. Diyor da tezata giriyor. Çünkü 1980 referandumuna hayır diyenlerin otomatikman bu anayasaya evet demesi kaçınılmazdır.
MHP’nin, Vuvuzela ile yaptığı basın toplantısı bir espriden öte geçmemiş, ciddiyetten uzak kalmıştır. Devlet yönetimine talip olan bir partinin her meseleyi ciddiyetle ele alması, muhalefetini ciddiyetle yürütmesi gerekir.
Burada hükümetin icraatlarını anlatacak değilim. İnsanlar neyin ne olduğunu net olarak görüyor ve kararını 12 Eylül’de verecek. Biraz olsun aklı başında olan normal zekaya sahip herkesin referandumda, “EVET” diyeceğini sanıyorum. Zira görünen köy kılavuz istemez, perşembenin gelişi, çarşambadan belli olur.
Muhalefet partilerinin tabanı, “biz evet diyeceğiz. Çünkü hayır demek; PKK’ya evet anlamı taşır. Hayır dediğimiz zaman; ülkeden terör gitmesin, ekonomi, rayına oturmasın, ülke gelişip büyümesin, enflasyon alsın başını gitsin, mafya cirit atsın, HSYK; hukukun üstünlüğünü rafa kaldırsın, hukuk işlemez olsun…. Demiş oluyoruz. Referandumda hayır dediğimiz zaman; bazı kuvvet komutanları halkı tepelesin, darbe meşru olsun, bazı askerler; “faili meçhul” adı altında insanları katletsin, ülkede korku hakim olsun, TSK’dan atılanlar mahkemeye müracaat etmesin atıldıklarıyla kalsın, devleti yıkmaya teşebbüs eden askerler sivil mahkemelerde yargılanmasın, bunlara ses çıkarılmasın demiş oluyoruz. Bendeniz bunları istemediğim için EVET diyeceğim. (20 TEMMUZ 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı
ORDU İÇİNDE PKK'LILAR MI VAR?
"Türk Silahlı Kuvvetleri içinde PKK'lılar mı var?" Bu iddia Türkiye'nin gündemine bomba gibi düştü.
Bugün gazetesinin haberine göre, TSK'da görevli bir subay, üst rütbeli bir başka subaya PKK'lılar için, "Adamlarımız" dedi ve heronların düşürülmesini istedi.
Şahin: PKK iddiası çok ciddi
İddialara göre bu görüşme, 10 Ekim 2007'de yapıldı. Heronların düşürülmesini isteyen subaya, karşı taraftaki subayın verdiği cevap, "Bir çaresine bakacağız" oldu.
Konuşmayı, Milli İstihbarat Teşkilatı tespit etti. Gereğinin yapılması için konuyu Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na iletti.
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı ise İlker Başbuğ'du ve olayla ilgili soruşturma emri verdi.
İsimleri tespit edilen iki subay, Fırat Ç. ve Selami Selçuk Ç. hakkında soruşturma açıldı. Ancak habere göre, soruşturmayı yürütmekle görevli hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, soruşturmayı kararttı.
Dosyada, Üçok'un sadece Fırat Ç.'yi şüpheli olarak dinlediği ve bir gün nezarette tuttuktan sonra serbest bıraktığı iddia edildi.
Ayrıca Üçok'un, Selami Selçuk Ç.'yi şüpheli sıfatıyla değil tanık sıfatıyla dinleyip hakkında işlem yapmadığı öne sürüldü.
Yetki tartışmalarının ardından o dosya şimdi Genelkurmay Askeri Savcılığı'nda.
"HERKES HESABINI VERECEK"
Taraf gazetesine konuşan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, iddiaları yalanlamadı; "Herkes hesabını verecek" dedi. Yine Taraf gazetesinin haberine göre, Başbakanlık iddialar için "Vahim" ifadesini kullandı.
ŞAHİN: 'İDDİALAR CİDDİ'
Konuyla ilgili Genelkurmay Başkanlığı'ndan bir açıklama yapılmadı. Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin ise, "İdidalar ciddi" dedi.
Şahin, Genelkurmay Başkanlığının, mutlaka bu iddiayla ilgili kendi içinde inceleme, değerlendirme, soruşturma yapacağını belirtti.
TBMM Başkanı Şahin, "Birkaç gün önce gazetede ordu içinde PKK'lılar olduğuna ilişkin haber vardı. Muhalefet, Genelkurmayın, habere ilişkin açıklama yapmamasını, sessizliğini eleştirdi. Genelkurmay Başkanlığının sessiz kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?" sorusunu, "Bu çok ciddi bir iddiadır. Mutlaka bu iddiayla ilgili Genelkurmay Başkanlığımız, kendi içinde bir inceleme, değerlendirme, soruşturma yapacaktır. Bu inceleme ve soruşturma sonucu ortaya çıkınca açıklama yapması herhalde daha uygundur diye düşünmüş olacaklar" dedi.
Şimdi ne olacak? Öncelikle ve ivedilikle başta genel Kurmay başkanı olmak üzere üst düzey yönetici ve yetkililer soruşturma açmalı ve konuyu sonuna kadar götürmelidir. Ardından Milli Savunma bakanlığı da; genel Kurmay başkanlığından görüş istemeli soruşturmayı derinleştirmelidir. Milletin beklentisi budur. Eğer gerçekten bu iddia doğruysa bir saniye bile beklememeli, meselede parmağı olanların TSk ile ilişikleri kesildiği gibi, PKK bağlantısı olan hiçbir askeri personel bırakılmamalıdır TSK içinde.
Hatta bu iddia üzerine Savcılar harekete geçmeli ve soruşturma açarak bu tür ülkeye, millete, insanlığa zararlı varlıklara geçit verilmemelidir. Geçit verilmemeli ki; TSK’nın, eskiden olduğu gibi hala “peygamber ocağı” olduğu anlayışı varlığını sürdürsün. Geçit verilmemeli ki; TSK içindeki hainler temizlensin silahlı Kuvvetlerin güvenilirliği sarsılmasın.
Şahsen bendeniz, öncelikle genel kurmay Başkanından herkesten önce soruşturma hamlesi bekliyorum. Tabii doğru değilse-ki doğru olmamasını temenni ederim- o zaman da bu haberi yapan, yayan ve servis edenleri yakasına yapışılmalıdır. Kokusu çıkar, hiçbir şey kapalı kalmaz ve kalmıyor. ( 18 TEMMUZ 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı
AP'DEN CHP'YE REFERANDUM ÖNERİSİ
Avrupa Parlamentosu Sosyal Demokratlar Grubu Başkan Yardımcısı Hannes Swoboda, 12 Eylül'de Türkiye'de yapılacak olan referandumla ilgili olarak CHP'ye ve lideri Kemal Kılıçdaroğlu'na tavsiyede bulundu.
Avrupa Parlamentosu Sosyal Demokratlar Grubu Başkan Yardımcısı Hannes Swoboda, ''CHP'ye ve yeni liderine bizim tavsiyemiz bu paketin arkasında durması ve desteklemesi. Çünkü sosyal demokrat değerler de getiriyor bu değişiklik'' dedi.
''Hırvatistan Zirvesi''ne katılan Hannes Swoboda, AA muhabirinin sorularını yanıtladı. Swoboda, 12 Eylül tarihinde referanduma sunulacak Anayasa değişikliğine ilişkin soru üzerine, ''Bu Anayasa paketi Türk vatandaşları için önemli, aynı zamanda Avrupa Birliği için de önemli. Türk halkına daha fazla demokrasi ve özgürlük seçeneği sunuyor. Bu reform Türk halkına çok büyük kazançlar getirecektir. Çünkü yeni özgürlükler getiriyor. Bu özgürlükler kapsamında yargı ve asker de var. Dolayısıyla Türk halkının kazançlı olacağına inanıyorum. Demokrasi yolunda çok büyük bir adım'' değerlendirmesinde bulundu.
Swoboda, ''Biz Avrupa Birliği olarak her zaman için Türkiye'nin demokratikleşmesine ve reformlarına destek veriyoruz ve bu gördüğümüz Anayasa paketi de reformlara, özgürlüklere açık bir Anayasa paketi. Dolayısıyla biz bu değişikliği destekliyoruz. Çünkü sosyal demokrat değerler de getiriyor bu değişiklik. CHP'ye ve yeni liderine bizim tavsiyemiz bu paketin arkasında durması ve desteklemesi. Çünkü sosyal demokrat değerler de getiriyor bu değişiklik. Eğer CHP sosyal demokrat bir parti olmak istiyorsa bu reformları desteklemelidir'' diye konuştu.
Hannes Swoboda, ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye'nin AB'ye üyeliğine ilişkin sözleriyle ilgili soruya da ''Öncelikle şunu söyleyeyim, ABD'nin Irak'a yaptığı müdahale Türkiye için olumlu bir şey değildi. İkinci olarak, ABD'nin Orta Doğu stratejisinde Türkiye'yi zora sokan birçok şeyler var. Ancak şunu söylemeliyim ki Türkiye'nin yeni dış politikası, AB ve ABD tarafından da ortak değerlerde buluşturulup devam ettirildiğinde bu çok olumlu bir şey olacaktır. ABD daha çok kendi siyasetiyle ilgilenmeli'' yanıtını verdi. [1]
Anayasa referandumu için geriye sayım başladı. 12 Eylül 2010’da sandık başına gidilecek. Bu; tarihi bir gün. Neden tarihi bir gün? Askeri vesayet anayasasından kurtulacağımız, demokrasiye kapı aralayacağı, insan hakları, hukukun üstünlüğüne ışık yakan, darbelerin olmayacağı, adalet tam tecelli edeceği için. Herkesin mutlaka sandık başına gidip oyunu kullanması gerekir. Bu konuyu Avrupa anlamış ama bizim muhalefetimiz hala anlamamıştır. Bakıyorum; anayasaya; PKK, BDP hayır diyor. Bunların hayır demesi normal ancak bunun yanında MHP, CHP de hayırcılar içinde! O zaman bu partiler PKK ve BDP ile aynı kategoride olmuyor mu? Onların ocağına odun taşımıyor mu?
Bu partilerden özellikle MHP tabanı çok kızgın Devlet Bahçeli’ye; anayasa konusunda yanlış karar aldığı için. Halbuki darbeden en çok zarar gören ülkücülerdi. Bir hiç uğruna hapis yatan, işkencelere maruz kalanlar eski MHP’li ülkücü insanlardı. Şimdi nasıl olur da, 12 Eylül’deki referandumda, “HAYIR” oyu kullanırlar doğrusu anlamakta zorlanıyorum.
Eğer “hayır deyin” sözlerinde ısrar ederlerse, referandum sonrasında MHP’de epeyce çözülme gözlenebilir. Aynı zamanda da yapılacak bir genel seçimde baraja takılma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Bir zamanlar, ANAP ve DYP’nin olduğu gibi. Bu hususta çok dikkatli olmak zorundayız. (13 TEMMUZ 2010)
--------------------------------------------------------------------------------
[1] AA, 11 Temmuz 2010
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı
TERÖRÜN KAYNAKLARI (IV)
Paris sokakları teröre teslim olmuştu...1793 Kasım'ında tüm Fransa'da rahiplerin öldürülmeye başlanması, dine karşı bir kampanyanın yürürlüğe girdiğini ortaya koyuyordu. Tüm mezarlıklara, İlluminatilerin ünlü sloganı olan "Ölüm Sonsuz Bir Uykudur" sözlerini içeren yazılar asılmaya başlandı. Paris'teki kiliselerde "Akıl Bayramları" adı altında eğlentiler düzenleniyor, fahişeler tanrıça gibi tahta çıkarılıyorlardı. Bu törenlerin bir adı da "Exoterion"du ve Weishaupt'un kaleme aldığı "Aşk Tanrıçasının Kutsanması" adlı bir şiiri örnek alıyorlardı...
Thomas Jefferson, üç yıl süren Fransa elçiliğinden 1791'de Amerika'ya geri döndüğünde, tüm bu kıyımı "ne güzel bir devrim" diye tanımlamış ve tüm dünyaya yayılmasını umut ettiğini yazmıştır. Jefferson, neredeyse tüm Fransa halkının Jakoben olduğuna inandığını açıklamıştır. Ona göre, bu büyük çoğunluk, ulusal iradeyi açıkça ortaya koymaktaydı...
1793 yılının sonlarına doğru, yeni devrim yönetimi sayıları yüz binlere ulaşan işsizlerle yüz yüze kaldı. Devrimin önderleri, sonradan bütün diktatörlerin taklit edeceği yeni bir "terör" projesini uygulamaya geçirdiler: Nüfus azaltılması
Amaç Fransa'nın yirmi beş milyona ulaşan nüfusunu on altı milyona indirmekti. Robespierre, nüfusun azaltılmasını kaçınılmaz buluyordu.
Nüfusun azaltılması ile görevli devrim komitesi üyeleri, gece gündüz harita başında her kentte kaç kellenin kopartılması gerektiğini hesaplıyorlardı. Devrim mahkemeleri kimlerin ölmesi gerektiğine karar veriyor ve sonu gelmez bir kurban sürüsü giyotinin yolunu tutuyordu. Yalnızca Nantes'de, bir gece içinde 500 kimsesiz çocuk kent mezbahasında öldürülüyor, 144 yoksul kadın nehre fırlatılıyordu."
Fransız Devrimi'nde masonların rolüne işaret amacıyla Nesta H. Webster de Secret Societies and Subversive Movements adlı eserinde şunları yazıyor: "1789 yılında krallığın yıkılması ile birlikte, 10 Ağustos gününden başlayarak üç renkli Fransız bayrağı devrimin kızıl bayrağı ile değiştirildi. "Yaşasın Kral Orleans" çığlıkları ile masonların "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" seslenişi sokakları kapladı."
İşte böyle bir devrim, dünyadaki kalabalık kitleleri yönlendiren medya organı tarafından yeni bir çağ açan, dünyayı demokrasi ile tanıştıran son derece önemli bir olay olarak lanse edilmiştir. ( 1 TEMMUZ 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı
TERÖRÜN KAYNAKLARI (III)
Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve İlluminati Şebekesi, Hepsi Aynı Kaynaktan Beslenmiştir
Illuminati şebekesini oluşturanlar ise hem masonluk hem de Tapınak Şövalyeleri hareketi ile irtibatı olan kişilerdi. Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve Illuminati Şebekesi'nin fikriyatlarını, tören biçimlerini, beyin yıkama metotlarını ve simgelerini bağımsız bir bakış açısıyla inceleyenler bunların hepsinin de aynı kaynaktan beslendikleri ve aynı amaca hizmet ettikleri üzerinde ittifak etmektedirler.
Illuminati şebekesinin Ortaçağ'daki siyonizm hareketi olarak nitelendirebileceğimiz Tapınak Şövalyeleri'nin diğer adıyla Tampliye tarikatının bir devamı olduğu konusunda fikir veren bazı bilgileri burada aktarmak istiyoruz:
Nesta H. Webster'in Secret Societies and Subversive Movements adlı çalışmasında ünlü büyücü ve okült uzmanı Cagliostro'nun Illuminati şebekesine katılması münasebetiyle düzenlenen tören hakkında şu notlar aktarılıyor: "İçi evrak dolu demir bir sandık açıldı. Töreni yöneten kişi sandıktan el yazması bir kitap aldı ve ilk sayfasını okudu: "Bizler, Tampliyelerin Büyük Üstadları..." sözlerini kanla yazılmış bir and izliyordu. Söz konusu bu kitap "İlluminizm"in aslında tüm monarşilere ve kiliseye karşı bir nifak olduğunu, ilk saldırının Fransa tahtına yöneleceğini ve Fransa'da krallığın çökertilmesinden sonra sıranın Roma'ya geleceğini belirtmekteydi." Burada vurgulanan hususlar gerçekten üzerinde durulması gereken şeylerdir: Birinci olarak: El yazması kitabın bir sandıkta saklanması ve törende oradan çıkarılması işlemini ele alalım. Sandık yahudi literatüründe özel bir mana taşımaktadır. Yahudilerin bu konudaki dini anlayışlarına temel teşkil eden hadiseye Kur'an-ı Kerim'de de işaret edilir. Talut ve Calut kıssasında Talut'un komutanlığının ilahi bir hükme dayandığını bildirmek için o dönemin peygamberinin verdiği bilgi hakkında şöyle buyurulur: "Peygamberleri onlara: "Onun hükümdarlığının belgesi, size, içinde Rabbinizden bir ferahlık ve Musa ailesiyle Harun ailesinin geriye bıraktıklarından arta kalanların bulunduğu ve meleklerin taşıdığı Tabut'un gelmesidir. Eğer iman ediyorsanız, bunda sizin için bir delil vardır" dedi." (Bakara, 2/248) Burada tabut ile kastedilen bir sandıktır. Yahudiler bu sandığın bugün hala dünyada dolaştığına inanırlar. O sandığın taşıdığı manayla irtibatlandırmak için de el yazması kutsal kitaplarını özel bir sandık içinde saklarlar. Dini törenlerinde kitaplarını bu sandıktan çıkarır, tören sonrasında yine özenle sandığa yerleştirirler. İkinci olarak: Kanla yazılan and üzerinde durmak gerekir. Kan sembolü, siyonizmde ve bu ideolojinin temelini oluşturan dini literatürde sıkça kullanılan bir semboldür. Ancak kanla ilgili semboller genellikle gizli tutulur. (Necip el-Kiylani'nin Yahudinin Kanlı Böreği adıyla Türkçe'ye tercüme edilen tarihi ve belgesel romanında, siyonizmin temelini oluşturan dini literatürdeki "kan" kutsamasına işaret eden önemli bilgiler ve belgeler mevcuttur.) Üzerinde durulması gereken üçüncü husus Illuminati'nin aslında kiliseye karşı olduğu hususudur. Tapınak Şövalyeleri de kiliseye karşı tavır alan ve hıristiyanların dini değerlerine hakaret eden bir hareketti. Ama bu konuda izledikleri tutum tepkilere yol açınca ve birçok idam cezasına kapı açan yargılamalara sebep olunca söz konusu tarikat yer altına çekilmiş, ardından farklı bir yüzle ortaya çıkmıştı. Fakat bu farklı yüzünde hıristiyanların değerlerini hedef alan, bu değerlere hakaret anlamı içeren tavırlar pek dışa yansıtılmıyordu. Gerçekte ise bu konuda değişen bir şey yoktu. Aradaki tek fark bu düşmanlığın artık bir "nifak"a dönüşmesiydi ki bu husus da yukarıdaki notta vurgulanmaktadır. Dördüncü husus Illuminati'nin Avrupa'daki monarşilere karşı bir hareket olduğunun vurgulanmasıdır. Bu tutum özellikle entelektüel kesimin ilgi ve desteğinin kazanılmasının en önemli sebebiydi. Ne var ki entelektüel kesimde ortaya çıkan monarşi karşıtlığının Illuminati tarafından yönlendirilmesi, monarşik düzenlerin yerine geçecek yönetimlerin tek merkezden kontrol edilmesine ve bu kontrolün de Illuminati şebekesinin elinde olmasına fırsat verecekti. İlk doğuş yeri olan Bavyera'da yasaklanmasından sonra ağırlık merkezini Fransa'ya taşıyan Illuminati hareketinin bu ülkedeki monarşik düzene karşı çalışmalara ağırlık vermesi dikkat çekmektedir. Daha önce de söz ettiğimiz üzere, Illuminati'nin bir devamı durumundaki Jacobin Kulübü'nün üyeleri monarşik düzeni yıkıp yerine Yeni Dünya Düzeni yahut Evrensel Cumhuriyet olarak adlandırdıkları yeni bir yönetim getirmeyi bir ideal olarak görüyorlardı. 1785'te Almanya'dan kovulan Illuminati'nin Fransa'da bu çalışmaları hızlandırmasının üzerinden çok fazla zaman geçmeden 1789'da Fransız Devrimi'nin gerçekleşmesi bir tesadüf olmasa gerek.
Fransız Devrimini hazırlayan sebepleri ve gelişmeleri incelediğimizde çok ilginç şeylerle karşılaşırız. Bakın William T. Still'in New World Order adlı eserinde ne deniyor:
"1789 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İlluminatilerin tahıl piyasasında gerçekleştirdikleri manipulasyonlar sonucunda yapay bir buğday darlığı yaratıldı. Bu durum o denli geniş bir açlığa yol açtı ki, tüm ülke kısa zamanda ayaklandı. Olayların başını çeken kişi, Fransa Büyük Doğusu'nun Büyük Üstadı Orleans Dükü idi. İlluminatiler, halkın çektiği acıları bir araç olarak kullanarak yarattıkları huzursuz ortamın devrimci eylemlerine yararlı olacağını planlamışlardı. Gerçekten de, besin stoklarını bloke ederek ve Ulusal Meclis'te tüm reform girişimlerini engelleyerek, durumu iyice kötüleştirdiler ve halkı tam anlamıyla açlığa mahkum ettiler...
14 Temmuz günü Bastille yağmalandı. Özgür bırakılan tutuklu sayısı yalnızca yedi idi. Fransız tarihçiler bugün, eylemin asıl amacının Bastille'i yıkmak ve tutukluları kurtarmak olmadığını belirtiyorlar. Asıl amaç Bastille'de saklanan barut ve silâhları ele geçirmekti. Böylece silâhlanan Jakobenler, 22 Temmuz gününden başlayarak o güne dek eşi görülmemiş ve titizlikle planlanmış bir ihtilâl girişimini sahneye koydular. Bu dönem tarihte "Büyük Korku" diye adlandırılacaktır...
Öncelikle tüm ülkede eşzamanlı bir panik duygusu yaratıldı. Köyden köye, kentten kente giden atlılar, yurttaşlara "haydutların!" yaklaşmakta olduğunu ve kendilerini korumak istiyorlarsa silâha sarılmaları gerektiğini bildirdiler. Ayrıca, tüm bu olayların sorumlularının malikânelerde ve şatolarda gizlendikleri, bizzat kralın buraları ateşe vermelerini buyurduğu yurttaşlara söylendi. Fransa kralına bağlı olan halk bu emirlere uydu. Artık alevlerin denetlenmesi imkansızdı, yağma ve yıkım sürerken, anarşi gittikçe yaygınlaşıyordu... (29 HAZİRAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı
TERÖRÜN KAYNAKLARI (II)
Tapınak Şövalyeleri
Illuminati şebekesinin fikri altyapısını oluşturan Tapınak Şövalyeleri orijinal adıyla "Tampliye Tarikatı" Haçlı seferleri sonrasında Kudüs'te kuruldu. Bu adı almalarının sebebi ise iddia edildiğine göre Kudüs kralının Süleyman mabedinin bulunduğunu ileri sürdükleri bölgeyi koruma görevini kendilerine vermesiymiş. Masonluğun da temel fikriyatını geliştiren Tapınak Şövalyeleri muhtelif adlarla varlığını sürdürmüştür. Bugün bu hareketin en çok tanınan kolu ise Sion Birliği'dir.
Sadece masonluğun değil siyonizm ideolojisinin fikriyatının geliştirilmesinde de rolleri olduğu bilinen Tapınak Şövalyeleri kısa zamanda büyük servetler elde etmişlerdir. Batı'nın yalnızca en büyük askeri gücü olmakla kalmayıp aynı zamanda en önemli tüccarları arasında ilk sıralarda yer aldılar. Tapınak Şövalyeleri hareketi bugünkü masonlar gibi gizliliğe büyük önem verirlerdi. İlginçtir ki Batı'ya ait olduğu sanılan bu örgütün mensupları Hz. İsa'yı yalancı peygamber olarak tanımlıyorlardı. Haça tükürmeyi, haçın üzerine basmayı ve hıristiyanların dini değerlerine hakaret etmeyi adeta kutsal fiiller addediyorlardı. Bunun sebebi ise asıl fikir babalarının ve organizatörlerinin yahudi kökenli olmasıydı.
Bir ara siyasi otoritelerinin zayıflaması sebebiyle hıristiyanların dini değerlerine hakaret ve saldırı suçlamalarıyla yargı önüne çıkarıldılar ve bazıları ölüme mahkum edildiler. Ama daha sonra saklanmayı yani yer altına çekilmeyi başararak varlıklarını sürdürdüler.
Birçok araştırmacının ortak tespitine göre masonluk hareketinin temelini de bu Tapınak Şövalyeleri hareketi oluşturur. Her iki hareketin aynı simgeleri kullanmaları bu yöndeki kanaati desteklemektedir. Ayrıca Tapınak Şövalyeleri'nin hıristiyanların dini değerlerine hakaretten dolayı yargılanmalarından sonra yer altına girmelerinin ardından masonluk örgütleriyle ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. Bu kanaati destekleyen muhtelif tarihi belgeler ve bilgiler de bulunmaktadır. Fakat mason kardeşler adıyla yeniden örgütlenirken biraz daha tedbirli hareket etmeyi tercih etmişlerdir. Bu kez hıristiyanların dini değerlerini aşağılayıcı tutum içine girmektense onları çok rahatsız etmeyecek hatta onların da kabul edebilecekleri bir fikri altyapı oluşturmaya özen göstermişlerdir. Ayrıca masonlukta gizliliğe önem vermiş, kendilerini çok fazla açığa vurmaktan sürekli kaçınmışlardır. (28 HAZİRAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı
TERÖRÜN KAYNAKLARI (I)
Dünyaya kan ağlatan, ülkelerin gelişmesine, atılım yapmasına engel olan, demokrasiden haz almayan, darbelerle beslenen, cuntalardan medet uman terörün varlığı yeni değildir. Tarihin değişik zamanlarında, değişik görüntülerle karşımıza çıkmaktadır.
Bu konuda bir yazı dizisi hazırlama düşüncesine girdiğimde, karşımıza çok ilginç ve insanın kanını donduran olaylar, uygulamalar önümüze gelmektedir. Bir süre “Terörün kaynakları” nı sizlerle paylaşacağım. Bu hususta bize hangi görevlerin düştüğünü, bizim neler yapmamız gerektiğini yine birlikte masaya yatıracağız. İşte terörün kaynakları:
Illuminati Şebekesi
Bilderberg Grubu, Illuminati şebekesinin bir organıdır. Ancak Illuminati şebekesi 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkarken, Bilderberg Grubu 1954'te ortaya çıkmıştır. Yani arada 177 yıllık bir zaman farkı var.
Temelinde "aydınlanma, ruşenilik, vahdet-i vücud felsefesi" gibi muhtelif felsefi akımların etkisi olduğu iddia edilen İlluminati hareketi, 1 Mayıs 1776'da Adam Weishaupt tarafından Almanya'nın Bavyera eyaletinde kurulmuştur. Daha doğrusu o tarihte bir Illuminati örgütlenmesi ortaya çıkmıştır. Weishaupt, Ingolstadt Üniversitesi'nde hukuk profesörü iken masonik eğilimlere merak sarmış ve bir gizli örgüt kurmuştur. 1779'a gelindiğinde Illuminati örgütünün 54 üyesi bulunuyordu ve Bavyera eyaletinin dört şehrinde teşkilatlanmıştı. Örgüt üyeleri ağırlıklı olarak masonik kimlikleri öne çıkarıyorlardı.
Almanya'daki din adamlarının hemen tamamı Illuminati şebekesine düşmandı. Bunun sebebi elbette onun, Hıristiyanların değerleriyle alay eden, bu değerlere iğrenç bir şekilde saldıran Tapınak Şövalyeleri'nin devamı olduğunun tahmin edilmesiydi. Ayrıca Illuminati üyeleri zaman zaman yönetimi de hedef alan yayınlar yapıyorlardı. Bu yüzden 1784'te teşkilatlarına bir polis baskını gerçekleştirildi ve birçok üyeleri gözaltına alındı. 22 Haziran 1784 tarihinde de Bavyera Elektörü bir ferman yayınlayarak Illuminati örgütünü tamamen kapattı. Örgütün üyelerinin çoğu tutuklandı. Başta lider Weishaupt olmak üzere birçok üyesi de ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Aynı ferman 1785 Ağustos'unda tekrarlandı ve böylece Bavyera'da sadece İlluminati değil, masonluk da silinmiş oldu.
Bavyera'da Illuminati ve masonluğun yasaklanmasının Avrupa ve Amerika'da ciddi bir etkisi oldu. Bayağı korku ve telaşa kapılan diğer ülkelerdeki masonlar kendilerine de yasak getirilmemesi için büyük bir gürültü kopardılar. Öyle ki ABD başkanı George Washington, tereddütlere kapılan Amerikalı masonlara güvence verme ihtiyacı duydu.
Bavyera'da yasaklanan Illuminati ve mason teşkilatları çok geçmeden yer altı örgütleriyle faaliyetlerini sürdürdü. Fakat bu kez Almanya dışına da uzanarak tüm Avrupa'da teşkilatlanmak için faaliyetlerini hızlandırmaya başladı. Örgütlenme çalışmalarını hızlandırmasında Johann Bode adlı bir masonun önemli katkıları oldu. Bazı kaynaklara göre Goethe, Mozart, Schiller ve Herder gibi birçok ünlü bu örgütün saflarına katılmışlardır.
Yeraltı teşkilatlarının yapılandırılmasında farklı isimler kullanıldı. Örneğin Fransız Devrim Kulübü ve Jacobin Kulübü Illuminati hareketinin devamını sağlamak için kurulmuş oluşumlardır. Bunlar asıl önemli faaliyetleri yer altından yürütüyor, ama masonluğun çok fazla murakabe altında olmadığı yerlerde salon toplantıları da düzenliyordu. Fakat bu toplantıları yine de halka açık değil, sadece üyelerin katılabildiği türden toplantılardı. Örneğin Jacobin Kulübü için tutulan salona 1300 üye katılıyordu. Tamamen üyelere mahsus ve gizli olarak düzenlenen bu toplantılara Fransa'nın en iyi eğitim görmüş ve en etkin kişileri katılırdı. Jacobin'lerin ideali, tüm kurumları ve krallığı ortadan kaldırarak adına "Yeni Dünya Düzeni" ya da "Evrensel Cumhuriyet" dedikleri bir düzen kurmaktı.
Illuminati, kelime olarak aydınlıkçılar veya aydınlananlar anlamına geliyor. Kök olarak İtalyanca'dır. Fransızca'da ışık anlamına gelen la lumière kelimesi de aynı kökten gelir. Birçok araştırmacının ortak tespitine göre fikri altyapısı ve temeli Tapınak Şövalyeleri'ne dayanıyor. Kuruluşundaki amacı Avrupa masonluğunu bir çatı altında birleştirmekti. (27 HAZİRAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.kazimozturk.com
kazim_ozturk@mynet.com
kazimozturk49@hotmail.com
TERÖR AKLISELİMLE ÇÖZÜLÜR
Şu günlerde terör belası üzerine konuşulacak, konuşuluyor ve eğer üzerine kararlılıkla gidilmezse, milli bir mesele olan bu konu; ortak akılla, aklıselimle, mantıkla, insani yöntemlerle çözülmezse, korkarım ki ateş daha da büyüyecek!
Ülkede Kürt sorunu yok, terör sorunu var. Terörü yapanlar Kürt değil. Terörü yapanlar, ortaya atanlar; Türk-Kürt kavgası çıkartmak, ezeli ve ebedi Kürt- Türk dostluğunu bitirmek, düşmanlığı körüklemek istiyorlar! Tabii bunu yaparken çeşitli argümanlar kullanıyorlar. Durmadan söyledik yine söylüyorum; PKK başı Abdullah Öcalan Kürt değil, bir Ermeni’dir. Asıl adı da; Agop Artinyan’dır. bu oyuna gelmeyelim.
Terörün artmasında; demokratik açılım’ın etkisi yok. Aksine şimdiye kadar demokratik Açılım yapılmadığı, ihtilal anayasası olan 1961 askeri vesayet anayasasının bu zamana kadar değiştirilip sivil bir anayasa yapılmadığı, ülkede icraat yapan Ak Parti hükümetleri dışındaki bütün hükümetler özellikle tutarsız muhalefet sergileyen partilerin terörü önleme konusunda isteksiz, beceriksiz ve üstünkörü hareket etmelerinin cezası çekiliyor!
Terör yeni olan bir olgu değil. Yıllardır bunun acısını içimizde taşıyoruz! Yani Ak Parti hükümetleriyle ortaya çıkmış, yeni hortlamış bir bela değil. Eğer bitmiyorsa, bitirilemiyorsa; bunda herkesin ortak sorumluluğu vardır. Hepimiz bu hususta suçluyuz. Lafı eveleyip gevelemenin anlamı yok; vakit kaybetmeden, zamanı heba etmeden, ateş daha fazla ciğerleri yakmadan; “neler yapabiliriz? Nasıl bir köklü çözüm üretebiliriz? Ülkemizin, insanlarımızın daha çok zarar etmemesi konusunda kime ne görev düşüyor? Bunları teker teker ele alıp çözmek zorundayız.
Devletin zirvesinde, “terör zirvesi” yapıldı. Birçok kararlar alındı. Hükümet, canla başla ne gerekiyorsa yapıyor! Başbakanın; “ne gerekiyorsa veriliyor, hiçbir ihtiyaçları eksik değil” demesi bende, TSK’da ihmal var çağrışımı yaptı. Bu hususta ihmali olanlara Genel Kurmay Başkanı gerekeni yapmalıdır. Değilse biz yaparız mesajı olarak geldi.
Elbette kim hangi görevde, hangi sorumluluk makamındaysa; ihmallere göz açtırmamalı, görevini tam yapmayan, ihanet içinde olanlara karşı en sert yaptırım uygulanmalıdır. “150-200 kişinin çoban veya kaçakçı diyerek “heronların” tespit ettiği teröristlerin girmesine göz yuman kimse, ona görevden el çektirmeli ve gerekli ceza verilmelidir. Üstü örtüldükçe, görmezden gelindikçe ve korundukça daha büyükleri meydana gelir. Milli meselede, terör konusunda müsamaha olmaz, çünkü zalime müsamaha en büyük kötülüktür. (23 HAZİRAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.kazimozturk.com
kazim_ozturk@mynet.com
kazimozturk49@hotmail.com
HAYATIMIN EN ZOR YAZISI
Ne demek; 12 şehit! Nereye kadar? Ne zaman bitecek bu? Ne biçim anlayış? Ne biçim duyarlılık? Yazmak kolay, konuşmak kolay, tenkit çok kolay! Ya çözüm? Evet ya çözüm? Sanırım burada sınıfta kalıyoruz. Bu kafayla ne terör önlenir, ne de ülke kalkınır! Şehit olan yavrularımıza Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına sabırlar diliyor, yaralı Mehmetçiklerimize acil şifalar temenni ediyorum. Kolay değil, ateş düştüğü yeri yakar! Şimdi ailelerin yüreklerine kor düşmüş bulunuyor. Allah bir daha böylesine acı göstermesin.
Elim bilgisayar tuşlarına gidemedi bir türlü! Haberleri takip ettikçe içim kan ağladı! İster inanın ister inanmayın gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Şu soruyu sormadan da edemiyorum;
“Neden?”
“Neden Teröre kesin çözüm bulma konusunda el birliği edilmiyor?”
Beyler, beylik lafları bırakın. Terör üzerinden siyaset yapma aymazlığına girmeyin. Hemen fırsatı ganimet bilerek; “hükümet istifa, erken seçim” gibi dipsiz, çapsız, anlamsız ve çözümsüz söylemlerle bir yere varamazsınız!
Kimi; hükümeti suçluyor. Kimi silahlı kuvvetleri. Kimi şunu, kimi bunu…pek iyi de biz ne yapıyoruz bu konuda? Başkalarını suçlamak, başkalarına suç atmak kolay. Ama bizler bu ülkede yaşayan insanlar olarak hiçbir şey yapmayacak mıyız? Hep başkalarından mı bekleyeceğiz çözümü? Hemen olayların peşine takılarak, kendimizi sütten çıkmış ak kaşık durumunda mı göreceğiz? Bizim hiç mi sorumluluğumuz ve suçumuz yok?
Yıllarca bu ülkede terör yüzünden kan akıyor! Çeşitli hükümetler geldi geçti. Hepsi bir kısım tedbirler almak için bazı çözüm yolları aradı fakat olmadı, olmuyor. Sanırım kesin, kalıcı ve köklü tedbir alınmazsa olmayacağa benziyor!
Ancak şu gerçekleri göz ardı etmemek lazım;
1. Terör hepimizi ilgilendiren ortak bir sorundur. Bunun siyaset malzemesi yapılmaması, üzerinden oy avcılığına girişilmemesi.
2. Bütün kurumlarımızla, sivil inisiyatifle milletçe; “terör ve teröre yönelik tehlikelere parmak basmak.
3. İçimizde terör destekçileri varsa-ki kesinlikle vardır- onlara karşı radikal önlemler almak.
4. Komşu ülkelerin terör konusunda, samimi, ciddi ve yasak savmacı olmayan çözüme girmeleri.
5. Milletler, kabileler ve etnik unsurları rencide edici söylemlerden uzak kalmak.
6. Terörü önleyecek, ülkede refahı temin edecek olan, “demokratikleşme ve anayasanın sivilleşmesi”ne bir an önce geçilmesi.
7. Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısının değiştirilmesi.
8. Irki ayırımlara son verilmesi, ırk ile övünme yoluna gidilmemesi.
9. Din eğitimine her okulda, her ailede ve her kesimde azami önem verilmesi.
10. İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerinden taviz verilmemesi.
Yukarıda sıralamaya çalıştığım hususlarda gerekli çaba ve çalışma gösteriliyor mu? Derseniz; pek umutlu değilim. Zira hükümet bu konuda yalnız kalıyor, zorlanıyor. Çünkü; “bir elin nesi var, iki elin sesi var” sözü bu yönde söylenmiş en etkin ve en güzel bir söz.
Son günlerde terörün artma sebebini incelediğimiz zaman; İsrail’in, Mavi Marmara gemisine yaptığı saldırı sonrası ortaya çıkan gerginlikle paralel olduğu görülüyor! Buna bazı basın yayın organları ve köşe yazarlarının yorumları da eklenince, mesele kendini gösteriyor. Demek istiyorum ki; terörün baş sorumlusu; İsrail devleti ve onu besleyen ABD’dir. Onun için birkaç haftadır, “eksen kayması” sözünü boşa söylemiyorlar. (20 HAZİRAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.kazimozturk.com
kazim_ozturk@mynet.com
kazimozturk49@hotmail.com
PKK'NIN HAİN SALDIRILARI NEDEN ARTTI?
Başbakan'ın son günlerde dile getirdiği "Neden şimdi?" sorusu kafalardaki soru işaretlerini artırdı.
Gün geçmiyor ki Güneydoğu’dan bir terör saldırısı haberi gelmesin... Geçen yıl yaz aylarında can çekişmeye başlayan örgüt, bu yaz eylemlerinin dozunu iyice artırdı ve Türkiye, son iki ayda terör saldırılarına 35 şehit verdi. Artan saldırılar sonucunda kamuoyu terörün neden tırmandığını tartışıyor.
Peki, örgüt, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün deyimiyle "Motive mi edildi, yoksa bir ihale mi aldı?" İstihbarat birimlerinin düzenli bilgi aktardığı Başbakan Erdoğan da son günlerdeki konuşmalarında hep aynı soruyu soruyor.
"Demokratik Açılım" çalışmaları ile bitme noktasına gelmesi beklenen örgüt, uzmanlara göre kendini yeniden ispatlama derdinde ...
"Kendi Varlığını İspat Etmenin Yollarını Arıyor"
USAK Genel Koordinatörü Sedat Laçiner, konuyla ilgili olarak, "Irak Savaşı başlayınca 2003 yılında taşeronluk özellikleri arttı. Bir de Türkiye’nin içerisinde ekonomideki iyileşmeler, demokratik hamleleri sonucunda sokaktaki etkileri azaldı. Dolayısıyla PKK işlevsiz kalınca kendi varlığını ispat etmenin yollarını aradı" diye konuştu.
"Demokratik Açılımı Akamete Uğratmak İçin..."
BİLGESAM Başkanı Atilla Sandıklı ise "Bu Demokratik Açılımı akamete uğratmak için terör olaylarına ağırlık vereceğini ve bu terör olaylarıyla halkın üzerinde ve siyasi iktidarın üzerinde baskı yaratarak kendi pozisyonunu güçlendirmeye gayret etti" dedi.
Terör Örgütü İç Siyasi Gelişmeleri de Etkilemek İstiyor
Terör örgütünün ayrıca, iç siyasi gelişmeleri etkileme arzusuna da dikkat çekiliyor. Sedat Laçiner, bu konuda da "Referandum sürecine gidildiği için, ardından da genel seçim olduğu için, bir yıl içinde 2 tane büyük oylama var. İki gerilim var. Bunu beslemek için diyorlar ki; bu bizim son şansımız sayılır. Tüm gücümüzle yükleneceğiz" şeklinde konuştu.
"Türkiye’nin Bölgesel Güç Olması Bazılarını Rahatsız Ediyor"
Dış politikadaki gelişmeler de terörün artışında diğer bir başka etkeni oluşturuyor.
BİLGESAM Başkanı Sandıklı, bu konuda şunları söyledi:
"Türkiye’nin bir bölgesel güç olarak yıldızının parlaması, bölgesel bir güç olarak bölge politikalarıyla ilgilenmesi ve bölgeyi kendi değerleri doğrultusunda şekillendirmek için gayret sarf etmesiyle, bundan bazı ülkeler, bazı devletler rahatsız oluyor. Rahatsız olunca bakıyorsunuz bir şeyler oluyor Türkiye’de. Ve Türkiye’nin önüne set çekilmesiyle ilgili, terör gibi bazı olumsuz gelişmeler sahne oluyor.[1]
Çok hassas bir dönemden geçiyoruz. Elimizdeki son vatan toprağının gitmemesi, esarete maruz kalmamamız için yapılan; “demokratik Açılım, Anayasanın sivilleşmesi, ülkenin geleceğini etkileyen ve büyümesine, dünyada söz sahibi olmasına sebep olan reformlara hep birden onay vermek zorundayız. Terör örgütünün daha önceleri açıkladığı gibi; yaz aylarında terörü tırmandırdılar. Bunu fırsat bilenler de terör örgütleriyle birlikte hareket edip onların ocaklarına odun taşımakla meşguller.
Bu vatanın; ekmeğini yiyen, suyunu içen, havasını teneffüs eden herkesin terörün bitmesine karşı ortak tavır sergilemek zorunluluğu vardır. Nereden, kimden, hangi mahfilden gelirse gelsin, adı ne olursa olsun eğer ülke bütünlüğü, barışa darbe vurma söz konusu ise, “DUR” demek hem insanlık, hem vatandaşlık, hem de İslâmî bir görevdir. (19 HAZİRAN 2010)
--------------------------------------------------------------------------------
[1] www.haber.mynet.com/17 Haziran 2010
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.kazimozturk.com
kazim_ozturk@mynet.com
kazimozturk49@hotmail.com
İSRAİLOĞULLARI
İbranice’de; “Allah’ın güçlü kıldığı”manasına gelen İsrail kelimesi, Yakub peygamberin lakabıdır. Soyundan gelenlere de, “İsrail oğulları”denilmektedir.
Yakub’un diğer bir adı da İsrail’dir. İsrail oğulları ismi buradan gelmektedir.
Benî İsrail veya İsrail Oğulları; Tevrat ve Kur’anda Hz. Yakub’un çocuklarına ve onların soyundan gelenlere verilen isim.
Kur’anda iki yerde geçen ve Hz. Yakub’un ikinci adı veya lakabı olan İsrail’den dolayı, onun soyundan gelenlere Tevrat’ta; “Beney Yisrael”, Kur’anda; “Benû/ Benî İsrail (İsrail Oğulları) denilmektedir. Tevrat’a gore Yakub’un soyundan gelenler, gerek Mısır’da gerekse Mısır’dan çıktıktan sonra çölde ve Ken’an diyarında İsrail ve İsrail Oğulları diye de adlandırılımıştır. Saul’ün ölümüne kadar bu iki isim, on iki kabileden oluşan halkın tamamını kapsamak üzere kullanılırken zamanla siyasi ve coğrafi şartlar kelimenin çeşitli dönemlerde farklı anlamlar kazanmasına sebep olmuştur. Krallığın ikiye bölünmesinin ardından on kabileden oluşan kuzeydeki krallık İsrail adını almış, bununla birlikte o dönemde ve babil esareti sonrasında İsrail bütün kabileleri kuşatıcı anlamını da muhafaza etmiş, geçmişin şanlı hatıralarını çağrıştıran ve gelecekteki mesihi krallık hayalini canlandıran bir kavram olarak varlığını sürdürmüştür.
Ahd-i atik’te İsrail Oğulları bir taraftan Tanrı’nın kavmi, mukaddes millet olarak takdim edilirken, diğer taraftan kötü davranışları sebebiyle bizzat İsrail tanrısı onları tenkit etmektedir. Çünkü onlar Musa ve Harun’a karşı gelmiş, rabb’in gözünde kötü olanı yapmış, Yahve’yi bırakıp Baal ve Molok gibi ilahlara, bu arada altın buzağıya tapmış, zina etmiş, Allah’a verdikleri sözü tutmamış, ahitlerini bozmuş, ibadethaneleri yıkmış, peygamberleri öldürmüş, başka ilahlardan korkmuş, Allah’ın şeriatını bırakıp diğer milletlerin kanunlarını benimsemişlerdir.
Ahd-i atik’e göre İsrail; dönek, Yahuda; haindir. “Öküz kendi sahibini, eşek de efendisini bilmekte, fakat israil Rabbini bilmemektedir.” Yahudi kutsal kitabı, israil oğullarının doğru yoldan sapmaları ve başka ilahlara kulluk etmeleri sebebiyle peygamberler tarafından kınandıklarını ve azapla tehdit edildiklerini gösteren örneklerle doludur.
Kur’anda Yahudilerden hem Benî İsrail olarak hem de Hud, Yehud ve Hâdû kelimeleriyle bahsedilmektedir. İsrail halkının milli şuur kazanmasının temelinde milli tanrı inancı bulunmaktadır. İsrail halkı Yahve’nin seçilmiş millet olduğuna ve tanrı ile aralarında özel ahit yapıldığına inanmaktadır.
İslâmi kaynaklarda İsrail kelimesinin, Hz. Yakub için kullanıldığı ifade edilmekle birlikte, Yahudi kaynaklarında bu kelimenin anlamı konusunda verilen bilgiler İslâm’ın uluhiyet ve peygamberlik inancıyla bağdaşmadığı için Müslüman bilginler bu hususta farklı açıklmalar getirmişlerdir.
On iki Yahudi kabilesi de, “İsrail” adyla anlır. Hz. Süleyman’dan sonra yahdi ülkesinin ikiye bölünmesi üzerine İsrail kelimesi, kuzeyde kalan bölümü oluşturan kabilelerin krallığını nitelemek üzere kullanılmıştır. Bununla birlikte sonraları İsrail tabiri, Yahudilerin tamamını ifade eden etnik bir kavram haline gelmiştir. Yahudi inancına gore Hz. Yakub’a İsrail ismi Allah tarafından verilmiştir. Yahudilik, milli bir din, Yahova da milli bir tanrı Kabul edilmiştir. Aynı telakkiye gore İsrail oğulları da seçkin bir kavimdir. Söz konusu kavim, Filistin’e yerleşmeden önce İbrani, Filistin’de İsraili, sürügünden sonra ise İsrail oğulları diye anılmaktaydı. (14 HAZİRAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.kazimozturk.com
kazim_ozturk@mynet.com
kazimozturk49@hotmail.com
DÜNYAYA DEMOKRASİ TÜRKİYE’DEN YAYILACAK!
Bizler nedense; “pireyi deve, cüceyi yüce yapma” hastalığına müptelayız! Olaylara sathi bakıyor, haber kanallarının verdiğiyle yetiniyor ve ona göre hüküm veriyoruz. Hiçbir şekilde; “yanlışa yanlış” deme alışkanlığımız yok! Eleştiri ve tenkit kültürümüz gelişmemiş. Aleyhimize bile olsa doğruyu olduğu gibi söyleme güzelliğini kaybetmişiz.
Bunun için geniş kapsamlı düşünceye sahip olanları anlamıyor, “demokratik açılım” deyince bunu yalnızca; “Apo ile sınırlandırıyor, PKK’ya destek vermek” olarak anlıyoruz! Bu kadar çapsız, bu kadar dar ve sığ düşünceye sahibiz!
Halbuki dünya demokratikleşiyor. Her ülkede; “hukuk, insan hakları” devreye giriyor! Şimdiye kadar bu hususu başkalarından bekledik, elimizi taşın altına sokmadık. Hep hazır yiyici olduk, başkalarının pişirdikleriyle yetindik. Onun için zehir de verse kabul ettik- ki hep zehir verdiler, gönlümüzü, ruhumuzu zehirlediler- kendi medyamızı, kendi arabamızı, kendi tankımızı, kendi sanayimizi, kendi top ve tüfeğimizi yapmadık. Kendi uçağımıza binemedik, kendi yağımızla kavrulmayı beceremedik!
Fakat bakıyoruz; 2002’den beri Türkiye’de büyük bir açılım söz konusu. Kim ne derse desin, kim nasıl okursa okusun. Kafası ve beyni partizanlıkla şerbetlenmemiş, parti taassubu içine girmemiş her aklıselim sahibi kabul eder ki, bu, dünyayı da harekete getirmiştir!
Açıkça görüldü ki; “mavi Marmara insani Yardım Gemisi” dünyanın demokratikleşmesine kapı açacaktır. İsrail’in, ABD’nin ve kendini demokrat kabul eden, aslında hiçbir şekilde demokratlıkla alakası olmayan ülkelerin gözünün açılmasına Türkiye önderlik yapacaktır. İsrail olayı ile ilgili kim konuşursa ABD tarafından önü kesilmekte, hatta işinden olmaktadır! İşte bir örnek;
İsrail'i Eleştirince İşinden Oldu
Beyaz Saray'ın En Kıdemli Muhabiri Helen Thomas, İsrail'i Eleştirince İşinden Oldu.
Beyaz Saray'ın en kıdemli muhabiri olan Helen Thomas'ın, İsrail'in Gazze'ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine yaptığı baskının ardından bu ülkeyi eleştirmesi, işinden olmasına neden oldu.
89 yaşındaki Thomas'ın geçen hafta basında yer alan video görüntüleri kendisine pahalıya patladı. Görüntülerde Thomas, İsrail'de yaşayan Yahudilerin geldikleri ülkelere geri dönmesini istiyor. Yahudilerin Polonya ve Almanya'ya geri gitmelerinin gerektiğini belirten Thomas, ''Yahudiler Filistin'den defolup gitsinler. Polonya ve Almanya'ya, Amerika'ya ya da her nere ise oraya dönsünler" ifadelerini kullanıyor.
BEYAZ SARAY: ELEŞTİRİLER SAVUNULACAK GİBİ DEĞİL
Beyaz Saray sözcülerinden Ari Fleischer, Thomas'ı eleştirenler kervanına katılmış ve duayen muhabirin yazarlık yaptığı Hearst'ten kovulmasını açıkca istemişti.
Pazartesi sabahı yıllardır oturduğu, Beyaz Saray basın toplantısı salonundaki ön sıradaki koltuğu boş kalan Helen Thomas için, Beyaz Saray sözcüsü Robert Gibbs, muhabirin sözlerinin savulunacak ve izah edilebilecek bir tarafının bulunmadığını ifade etti.
İftira ve İnkara Karşı Mücadele Birliği (ADL) başta olmak üzere diğer Yahudi dernekleri deneyimli muhabiri sert bir dille eleştirip, ''anti-semitik'' olmakla suçladı.
Lübnanlı bir aileden dünyaya gelen Thomas, İsrail tarafından saldırıya uğrayan yardım gemisi Gazze ile ilgili geçen hafta Beyaz Saray sözcüsünün yaptığı basın toplantısında, "Bu saldırıya Amerika olarak bağımsız bir tepkiniz yok mu?" sorusunu sormuş ve "Bunu başka bir ülke yapsa silaha sarılırdık" diye eleştirmişti.
Bunu kim kabullenebilir? Bu davranışı kim tasvip edebilir? “surda gedik açmak” o kadar kolay mı? Yalnız açılan gedikten başkaları girmesin? Gediği biz açtık, siz girin denmesin. Orta Doğu’da barış, Türkiye eliyle olmalıdır ve olacaktır. Bugünden itibaren; eğer İsrail’e bir yaptırım olacaksa- mutlaka olmalı- devlet gücüyle, geniş kapsamlı bir şekilde olmalıdır. Mesela; İsrail ile olan ithalat ve ihracatımız kesilmeli, ne kadar askeri anlaşma varsa hepsi iptal edilmeli ve İsrail yalnız bırakılmalıdır. Acaba dünya ülkeleri bunu yapacak mı? Yoksa; “kınıyoruz” demekle mi kalacak? Değilse; İsrail bayraklarını yakmak çözüm değil. Kesin, kalıcı ve caydırıcı çözümler üretmek zorundayız. Bu, milli bir dava, bu, asıl milliyetçiliktir. Ama bütün ülkelerin, özellikle İslam ülkelerinin ve Türki ülkelerin aynı kararlılıkta olması şartıyla. Dünya eski dünya değil. Orta Doğu eski Orta Doğu hiç değil ve olamaz. (08 HAZİRAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
HOŞ GELDİNİZ YÜREKLİ İNSANLAR!
Mavi Marmara gemisiyle Gazze’ye yardım götürmek, Gazze’de yaşanan insanlık dramını gözleriyle görmek ve İsrail’in uyguladığı insanlık dışı tavırları yüksek sesle haykırmak için Konya’dan ve yurdun çeşitli yerlerinden büyük bir sevgi seli ile uğurlanan Gazze gönüllüleri, yine aynı duygularla aramıza döndüler! Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz, sizlerle gurur duyuyoruz! Ne mutlu size! Gazanız mübarek olsun.
Bu güzel hareket, daha da artarak devam edecek. Ta ki; Gazze’de, Filistin’de, dünyanın değişik yerlerinde; mazlumlar, mağdurlar, inancından dolayı esaret hayatı yaşayanlar kalmayıncaya, yeryüzü barış ve kardeşlik yurdu oluncaya, TERÖR bitinceye kadar.
İnsani yardım gemisinde gönüllü bulunan bütün kardeşlerimi kutlarım. Şehit olan kardeşlerime Allah’tan rahmet yaralılara acil şifalar diler, bu kutlu davaya gönlünü, kalbini, bütün varlığını koyanları yürekten tebrik ederim.
Bu tür yardımlar artacak, artmalı. Daha şimdiden yola çıkmaya hazırlanan gemiler var! Şimdi bu kutlu davranışı tahlil edelim; bunu siyasete alet etmek, davayı bilmemek demektir. Bu, ne şunun, ne de bunun tekelindedir. Mesele sadece ve yalnızca; “Allah’ın rızasını kazanmak” olabilir mi? Allah’ın istediği istikamette hareketler sergilenebilir mi? Allah korusun, eğer konuyu; “bana şehit desinler, mücahit desinler, gazi desinler” diyerek bir övünç vesilesi ve riyakârlığa dönüştürürsek korkarım ki yaptıklarımızın değerini kaybederiz. Hiç bir zaman içimizde bu tür olumsuzluk taşımamalıyız ki kutlu davamız kutluluğunu korusun.
“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes!
Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es!” N.F.K.
Dediği gibi Şairin, bu, gerçekten kutlu bir dava. Özellikle Türkiye’nin bu konuda lider pozisyonunda oluşunun anlamı daha değişik. İsrail ve İsrail zihniyetinde olanlara çok önemli mesajlar içermektedir. Türkiye’nin dirayetli dış politikaları sayesinde kısa sürede ve fazla zayiat verilmeden konu kapanmıştır. Gerçi gönüllerde yatan insani yardım hedefine ulaşmamıştır ama “ameller niyetlere göredir” ilkesi doğrultusunda Allah nezdinde ve Gazzelilerin gönlünde hatta bütün insanlığın vicdanında yer bulmuştur! Gelecek günlerde gidecek gemilerin sayısı artacak, katılımlar daha da yoğun hale gelecektir. Gönüllülerin; her şeylerini feda ederek yola koyulacaklarını göreceğiz!
Şehit olan kardeşlerimizin ailelerindeki o metanet, o teslimiyet ve şahadete olan inanç; insanlarımızda cesareti artırmıştır! Şehirlerin meydanlarında kurulan gönüllü çadırlarında; “biz de Gazze’ye gönüllü olarak gitmek istiyoruz” diyenlerin kayıt sırasına girdiklerini gözlemliyoruz. Bu hususta gece sabahlara kadar nöbet tutanlar var. Özellikle kadınların sayısı fazla.
Bu güzellikleri; akıl çözemez. Bunun için inanç şarttır, teslimiyet başta gelir. Evet; Kur’an mantığında; “Allah yolunda; malınızla, canınızla, kanınızla, her şeyinizle mücadele ediniz” emridir insanları yollara düşüren! (04 HAZİRAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
MAVİ MARMARA İNSANİ YARDIM GEMİSİ
İHH’nın önderliğinde, yurdun ve dünyanın dört bir yanından; mağdur, mazlum, hakları elinden alınan, insani haklardan mahrum konulan, İsrail’in uygulamaya çalıştığı ambargoyu delerek Filistin ve gazze’ye gitmek için yola “Mavi Marmara İnsani Yardım gemisi” yoluna devam ediyor! Gemide, her dinden, her ırktan, her ülkeden, her düşünce ve her fikirden insan var. Farklılık söz konusu, ancak değişmeyen, kalplerin hep o yönde attığı tek bir şey var; insani yardım, zorda kalanlara el uzatmak, ağlayanlara, esir hayatı yaşayanlara özgürlüğü tattırmak!
Yıllardır vatanından uzak kalan, İsrail tarafından uzun süre hapis yatan Yahudi din adamının isyanına kim sessiz kalabilir? Bu insan da yardım gemisinde. Bu da İsrail’in uyguladığı insanlık dışı muameleye isyan ediyor. Gemide; Kur’an okuyanla İncil ve Tevrat okuyan yan yana.
Gazete manşetlerine göz attım; bazıları dostlar alışverişte görsün diye küçük bir yer ayırmış, bir kısmı belli belirsiz şekilde vermiş! Bugün böylesine önemli, böylesine hayati olan ve insan olanların yüreklerini dağlayan bir meselede; ilgisiz, duyarsız, bana ne anlayışıyla, vurdumduymaz tavırlarla sessiz kalanlar yarın kaybederler. Bugün şaşa içinde olan, her şeyleri mükemmel bir şekilde yerli yerince bulunan ülkeler ve insanlar, bunları kaybetmeyeceğine garanti verebilirler mi? Bugün süper olarak kendini kabul ettirmiş devletler, yarın; tarihteki; Âd, Semud kavimleri, Nemrud, Firavun ve Ebu Cehiller gibi hak ile yeksan olmayacaklar mı? Süper devletlere güvenip kendini onların uydusu olarak gören ülkeler, yarın yalnız kalmayacağına, kendi başlarının çaresine bakmayacağına ait ellerinde garanti belgeleri mi var?
İsrail, yardım gemisine ateş ediyor, yardımların ulaştırılmaması için! Bunu hep yapıyor. Orta doğu’da barışın sağlanmamasının tek sebebi İsrail’dir. “Mavi Marmara İnsani Yardım Gemisi” tüm dünyanın destek vermesi, insani yardımda bulunması için; “ben de varım” demesi gereken çok hayati bir hizmet ifa ediyor! Konuyu görmezden gelmek, olaylara şaşı bakmak, bu insanları kendi başlarına bırakmak bizlerin ne kadar insan olduğumuzun göstergesi ve ne kadar merhamete, ne kadar şefkate sahip olduğumuzun resmidir. Laf ile; “demokrasi, insan hakları, barış, hümanizm” olmuyor. İşte zaman bu zamandır, uzatın ellerinizi, koyun ortaya kararlılığınızı! Bir avuç İsrail’den mi korkuyorsunuz? Sonra yapılanların hangisi insanlık dışı, yasa dışı, yanlış? Veya dünya barışını tehdit ediyor? Nerede BM? Nerede Nato? Nerede ABD? Nerede AB? Nerede diğer İslam ülkeleri? Bütün dünyanın bu konuda kenetlenmesi, birlik olması, yumruk gibi İsrail’in tepesine inmesi gerekmez mi?
Unutanlar unutulur, hile yapanlar hileye uğrar. Zulmedenler zulme maruz kalır. Hiçbir devlet, ilelebet güçlü olarak varlığını sürdüremez. Doğar, büyür, gelişir ve yıkılır. Tarihte nice devletler, nice medeniyetler hüküm sürmüş, zamanı gelince de yok olup gitmiştir. Ama, iyi isim bırakmak, iyi olarak yad edilmek önemli! Osmanlı gibi, Hz. Peygamberin idaresindeki Asr-ı Saadet dönemi gibi…
Adaletle, insan haklarına riayetle, hukuk ile, demokratik tavırlarla, evrensel sevgiyi yakalamak mümkündür. İsrail, bu çirkin ve hukuk tanımaz hareketleriyle kendi kuyusunu kazıyor! (01 HAZİRAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
DARBELERDEN KURTULMAK İSTİYOR MUYUZ?
Bugün, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin 50. Yıl dönümü! 27 Mayıs; normal seçimle iktidara gelemeyen, buna karşılık halkın büyük sevgisine mazhar olmuş; bir Başbakan, bir Dışişleri bakanı, bir maliye bakanını, halkın seçtiği, demokratik usulle iktidar koltuğuna oturan bir hükümeti askeri darbelerle alaşağı etmenin adıdır. 27 Mayıs; tank yürüterek, silah patlatarak, halkın gözünü korkutmanın ismidir.
27 Mayıs Yassı ada Mahkemeleri ihtilalden bir yıl sonra dünya hukuk tarihinin en karanlık kararlarından birine imza attı. Orada adli yargılama usulleri ve hukuk değil, darbecilerin emri uygulandı.
Cumhuriyet tarihinin bu ilk darbesi aslında 27 Mayıs 1960 sabahı Alpaslan Türkeş’in sesinden radyoda okunan bildiri ile başlamamıştı. Orduda, 1946 yılından bir oluşum biliniyordu. Demokrat partiye karşı ilk müdahale niyetleri seçimin yapıldığı 14 Mayıs 1950 gecesi ortaya konmuştu. Fiili harekete geçilen tarih konusunda her cuntacının anılarında farklı tarihler mevcut.
CHP seçimle iktidarı ele geçiremeyeceğini anlayınca sert muhalefet yolunu seçti. Darbeciler arasında 1957 seçimlerini CHP’nin kazanacağı kanaati hakimdi. İnönü de bu kanaatteydi. Onun için seçimler öncesinde fikrini soran darbecilere; “ihtilal yapmanın yersiz olduğunu ve şayet bir gün mecburiyet olursa kendilerine müracaat edilebileceğini” bildirmişti. (Aksiyon, Sayı 807, s. 30, 24-30 Mayıs 2010)
Bu hareketlerle, 2003’den beri hükümete kurulan darbe komplolarını üst üste koyduğumuz zaman aynı oyunların planlandığı, aynı karanlık güçlerin; ülkenin kalkınması, demokratikleşmesi, aydınlık yarınlara ulaşması, sivil anayasa ile askeri vesayetin kalkmasını istemeyenlerin hala büyük bir mücadele içinde olduğunu göstermektedir. Ergenekon, 28 Şubat, 27 Nisan e Muhtırası, Balyoz darbe girişimi… hepsi; yanlarına kendi fikrinde olan medyayı da alarak ortamı olgunlaştırmak, halka korku salarak meşru iktidarı darbe ile indirip gayri meşru, yasal olmayan bir yönetimi iş başına getirme çabaları yapılmaktadır.
Demokratik açılım, Anayasanın değiştirilmesi, terörün bitmesi, ülkenin normalleşmeye doğru gitmesi, evsizlerin ev, işsizlerin iş-ki işsizlik aranan düzeyde değil- imkânına kavuşması, yurdun demir ağlarla örülmesi, şimdiye kadar bitirilemeyen; KOP, GAP, DOP’un bitme aşamasına geldiği, bir ortamda, sanki ağız birliği etmişler gibi bu yapılanları görmezden gelmek, aklı başında, sağduyu sahibi hiçbir insanın kabul edeceği bir husus değildir.
Darbelerden kurtulmak, tamamen demokratik bir hayata kavuşmak için hükümetin- ki iş başında hangi hükümet olursa olsun- devreye soktuğu; “referandum”da sivil, askeri vesayet anayasasını rafa kaldıran, ülkenin önünü açan, darbelere kapı kapayan anayasa’ya “evet” demek vatansever herkesin en birinci görevidir.
Türkiye’nin yürüyen değil koşan, dış politikasını kendisi belirleyen, her konuda söz sahibi bir ülke olmasını istiyorsak darbelere, darbecilere karı durmak, darbe heveslilerinin isteklerine olumlu cevap vermemek, kaos ortamı oluşturmamak için; “darbelere hayır”, “darbelere dur de”, “darbecilerden hesap sorulmalıdır” diye düşünmemiz ve bu yönde mücadele yapmamız gerekir. (28 MAYIS 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
İSRAİL'İN DÜNYAYA KAFA TUTMA SEBEBİ
İngiliz Guardian gazetesi, bir Amerikalı akademisyenin ortaya çıkardığı belgelere göre, İsrail'in Güney Afrika'ya 1975'de nükleer savaş başlıkları satmayı önerdiğini yazdı.
Haber, bugüne kadar nükleer silah sahibi olup olmadığını resmen açıklamayan ve bu konuda "belirsizlik" politikası izleyen İsrail tarafından yalanlandı.
Gazetenin haberine göre, Amerikalı akademisyen Sasha Polakow-Suransky, İsrail'in Güney Afrika ile ırk ayrımcılığına dayalı, beyazların azınlık (apartheid) yönetimi sırasındaki ilişkilerini konu alan kitabı için yaptığı araştırmalar sırasında ele geçirdiği belgeler, İsrail'in nükleer silahı olduğuna ilişkin ilk somut kanıtı da ortaya koydu.
Güney Afrika'da apartheid dönemi sonrası kurulan hükümet, Amerikalı akademisyenin talebiyle iki ülke arasında üst düzey yetkililer arasında 1975'de yapılan görüşmelerin, çok gizli bölümleri dahil, belgelerinin gizliliğini kaldırdı.
Guardian'ın Washington muhabiri Chris McGreal'in haberine göre, fotoğraflarına da yer verilen belgeler, İsrail'in, nükleer silahlara sahip olduğunu ne kabul, ne de reddetmesine rağmen, nükleer silaha sahip olduğu konusunda deliller sunuyor.
Bu belgelere göre, dönemin Güney Afrika Savunma Bakanı P.W.Botha'nın nükleer savaş başlıkları talebine karşılık dönemin İsrail Savunma Bakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı Şimon Peres de "üç farklı boyutta" savaş başlığı satmayı önerdi.
Haberde İsrailli yetkililerin, Güney Afrika hükümetinin, Polakow-Suransky'nin isteği üzerine söz konusu belgeler üzerindeki gizlilik kararını kaldırmasını engellemeye çalıştığı da kaydedildi.
Gazetenin haberine göre, söz konusu nükleer anlaşma, kısmen fiyatı yüzünden sonuçlanamadı.
Guardian muhabiri ayrıca, bu belgelerin, "İsrail'in, nükleer silaha sahip olsa bile, 'sorumluluk sahibi' bir güç olduğu için bu silahları kötüye kullanmayacağı, ancak İran gibi ülkelere güvenmenin mümkün olmadığı yolundaki argümanlarını da zedeleyeceği" yorumunu yaptı.
-İSRAİL'DEN YALANLAMA-
İsrail ise "asılsız" olarak nitelediği haberi yalanladı.
Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in sözcüsü Ayelet Frisch, yaptığı açıklamada, iki ülke (Güney Afrika-İsrail) arasında gazetede bahsedildiği şekilde "hiçbir zaman bir görüşme olmadığını" söyledi.
Frisch ayrıca, haber yayımlanmadan önce Peres'in yorumunu almak üzere aranmadığını belirterek, gazetenin cumhurbaşkanlığı bürosundan yorum almaya çalışmamasından üzüntü duyduklarını da kaydetti.
Nükleer silah sahibi olduğunu ne doğrulayan, ne de yalanlayan İsrail'in Dimona reaktöründe 200'ü aşkın nükleer savaş başlığı olduğuna ilişkin dünyada yaygın bir kanı bulunuyor.
İsrail ile Güney Afrika arasındaki nükleer işbirliğine ilişkin ilk şüpheler, 1979'da bir ABD uydusunun Hint Okyanusu üzerinde gizemli bir ışıltı tespit edilmesiyle gündeme getirilmişti. Amerikan CBS televizyonu, bunun iki ülkenin yaptığı nükleer deneme olduğunu kaydetmişti.[1]
Zaten bunu bilmek için uzman olmaya gerek yok. İyi bir gözle bakılınca görülecektir ki, bu tür silahı olmayan bir ülke etrafa kafa tutacak gücü kendinde bulamaz. Baksanıza bir avuç devlet dünyaya meydan okumaya kalkıyor. Meydan da okuyor nitekim. Değilse ne ABD ve ne de diğer emperyalist ülkeler İsrail’in yanında yer alır. Kafa tutma sebepleri arasında bütün emperyalist fikirli devletlerin İsrail’in yanında yer alması gelir. Felsefeler, fikir kitapları, hikaye ve romanlar materyalist anlayışla kaleme alınıyor! Adeta- sanki mümkün olacakmış gibi- İslâm’ı yeryüzünden silip süpürme gayretleri gözden kaçmıyor! Ancak İslâm, Allah’ın elindedir. Kim sahip olursa orada barındırır.
Ama burada bize çok iş düşüyor. Bir kere İslâm ülkeleri ve Müslümanlar üzerlerinde ki meskenet küllerini teker teker atmak, dinamik, uyanık, etkin olmak zorundalar. Eğer Allah’ın verdiği bu nimetlerin- petrol, yer altı zenginlikler, altın, gümüş, uranyum, bor v.b.- kadrini bilmez, birliğimizi korumazsak, İslâm düşmanları Müslümanları bir kaşık suda boğarlar. Bugün Flistin’de yaşanan dram, Gazze’nin gözyaşları, dünyanın bir başka coğrafyasındaki zulümlerin arkası kesilmez. Cemaat şuurumuz nerede? Kur’anın; “hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın” hatırlatmasına ne oldu? Oturup kendimizi denetime tabi tutmak zorundayız!
İsrail, kendi inancının gereklerini yerine getiriyor! Bu konuda taviz vermiyor. Yıllardır uygulamayı planladığı; “BOP (Büyük Orta Doğu Projesi)’u eyleme geçirmek için gece gündüz çalışıyor! “üstün ırk” anlayışını dünyaya kabul ettirmenin çabası içinde! Allah bizlere akıl, iz’an, birlik ve dayanışma şuuru versin. (25 MAYIS 2010)
--------------------------------------------------------------------------------
[1] www.haber7.com/AA, 24 Mayıs 2010
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
KLIÇDAROĞLU ADAYLIĞINI AÇIKLADI AMA…?
CHP genel başkanı Deniz Baykal’ın istifasıyla genel başkanlık için adaylar ortaya çıkmaya başladı. Salı günü MYK toplanıp bu konuyu masaya yatıracaklar, ondan sonra genel başkan adayları konumlarını açıklayacaklardı.
Cumartesi günü yapılacak olan olağan kurultayı, eski genel başkan deniz Baykal ve parti genel merkezinin kararını beklemeden aday olduğunu açıkladı. Hemen destek arama turlarına başladı. Hatta manifesto niteliğindeki hedefini de açıkladı; “CHP genel Başkanlığına değil, Başbakanlığa soyundum. 2011’deki genel seçimlerde en az % 40’la tek başına iktidardayız.” Dedi ve şöyle devam etti;
“Sayın Deniz Baykal’dan her konuda yararlanmaya devam edeceğiz. Kendisinin siyasetteki duruşu, kişiliği, birikimi bize yol gösterecek. Sıkıştığım zaman mutlaka Deniz Bey’i arayıp danışacağım. Hatta referandum ve seçim meydanlarına birlikte ineriz. Kendisinin özel olarak bir onursal genel başkanlık payesine ihtiyacı yok. Deniz Bey’e her zaman genel başkanımız olarak saygı duyacağız. Akrabalarımın, partililerimizin, partili olmayıp ne yapacağımı merak eden binlerce kişinin özellikle pazar günü artan baskısı ve yaptığım diğer temaslar bu kararı almama neden oldu. Bu noktada Sayın Önder Sav’ın desteği beni fazlasıyla sevindirdi. Pazar akşamı Önder Bey’le son kez görüşerek kesin kararımı verdim. Yürüyüşe başladım.
Adaylık sürecinde hiçbir pazarlığın içinde olmadım. Adaylığımı il başkanlarının öncesinde açıklamam, onlara genel başkan adaylığı konusunda bir alternatif sunmak amacını taşıyordu. Adaylığımı açıklayınca rahatladım. Nesrin Baytok’un istifasıyla ilgili bir durum yok. Partimizin milletvekilidir ve böyle kalmaya da devam edecektir umarım.
Parti gençleşecek
Ankara’da geçirilecek günler azalacak. Anadolu’nun her bölgesini gezeceğiz. CHP’nin neden halkın partisi olması gerektiğini anlatacağız. Kadın ve gençlik kollarını daha aktif çalışacak şekilde revize edeceğiz. Tüm Türkiye’ye yayılmış, bölgesel dengesizliği ortadan kaldırmayı amaçlayan, işsizliği yenmeyi öncelikli hedef gören bir CHP olacağız. Parti gençleşecek, tüzük demokratikleşecek. Seçim sürecine projelerimizle gireceğiz; üreten bir Türkiye yaratacağız. Kurultayın ardından CHP’yi seçim atmosferine sokacağız. AKP hükümetine, bakanlıklarına yönelik özel çalışma grupları oluşturacağız. Yolsuzluklara karşı mücadelemiz sürecek.” İfadelerini kullandı.
Tabii ki, her siyasi partinin idealinde olan; iktidara gelmektir. Bu hayal ile yaşayan Kılıçdaroğlu, bir çeşit hükümet programı gibi hedeflerini ortaya koydu. Eğer dediği gibi en az % 40’la iktidara gelmek istiyorsa; halkın değer yargılarına önem vermeleri gerekir. Pekiyi bunu yapabilecekler mi? Bana göre mümkün değil. Fakat unutulan, hatırdan çıkarılan bir başka husus daha var ki, onu aşmak biraz zor olsa gerek. Acaba Deniz Baykal; bazılarına “direnin” derken neyi kast etti? Kılıçdaroğlu’nun adaylığına direnin, onun adaylıktan çekilmesi ile ilgili her türlü çalışmayı yapın mı demek istedi? Yoksa benim adaylığım, aday olmam konusunda mı direnin” dedi?
Ama öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu erken konuştu ve bu konuşma ile ilgili genel başkanlık ve de başbakanlık hayali kurultayda suya düşecek gibi. Cumartesiye kadar birçok aday ortaya çıkacak. Kurultay’da da yumruklar havada uçuşacak. Bu hengamede Deniz Baykal yine partinin başına dönecek. Senaryolar, planlar bu doğrultuda. Zira görünen köy kılavuz istemez.( 19 MAYIS 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
AYAK OYUNLARI
Türkiye üzerindeki ayak oyunları bitmek bilmiyor. Son zamanlarda iyice gemi azıya aldılar. 2002 yılından beri, “AK PARTİ HÜKÜMETİ” ni çeşitli oyunlarla, değişik mahfillerle ilişkiye girerek, hükümeti devirmek, anayasayı işlemez kılmak, demokrasiye darbe vurmak, halkı hiçe saymak için olmadık Bizans oyunları oynanıyor!
“28 Şubat bin yıl devam edecek” diyorlardı. Onun yaptığı tahribatın bin beteri; 2003 yılında devreye sokulmaya, askeri darbeye teşebbüs edilmeye çalışılmış ancak sağduyu sahibi zamanın genel kurmay başkanı orgeneral Hilmi Özkök’ün ilkeli, kararlı tutumu sayesinde darbe yapılamamıştır. Fakat darbe heveslileri boş durmamış, AK PARTİYİ VE GÜLEN CEMAATİNİ BİTİRME PLANI adı altında albay Dursun Çiçek imzalı bir darbe planı piyasaya çıkmıştır.
1.Ordu komutanı Orgeneral Çetin Doğan tarafından hazırlanan ve camileri bombalamaya, halkın tepesine inmeye yönelik çok çirkin ve son derece tehlikeli olan balyoz darbe planları- ki planlı tatbikat olarak lanse ediliyor- deşifre edilince ne yapacaklarını şaşırıyorlar, ancak Başbakana suikast tertip etmek yolunu seçiyorlar!
Samsun’da Ahmet Türk’e, Kayseri’de Enerji bakanı Taner Yıldız’a yumruklu saldırı, Van’da Deniz Baykal’a yumurtalı saldırı yapılarak; bunu hükümetin teşvik ettiği yalanını ortaya atıyorlar. Hükümet teşvik etse kendi bakanını yumruklatır mı? Hükümetin yaptığına dair bir belge, somut delil var mı?
İstanbul 13. Ağır ceza Mahkemesi’nde süren ikinci Ergenekon davasında, avukatı, tutuklu sanık Tuncay Özkan’daki Susurluk raporunun, eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın, Özkan’ın masasında unuttuğunu öne sürüyorlar. Aslını unutup fotokopisini alıp gidiyor Mesut Yılmaz! Bu sizce de garip değil mi? Bunda bir ayak oyunu yok mu sizce?
Ülkenin çeşitli yerinden toprağa gömülmüş vaziyette cephaneler çıkıyor. Birçok insanımız, faili meçhul adı altında kim vurdu ya gidiyor! Karakollara baskınlar yapılıp, “terör saldırısı” denerek bir çok Mehmetçiğimiz şehit ediliyor!
Kanunları uyguladı diye bazı savcı ve hâkimler meslekten men ediliyor! HSYK; hükümet üstü çalışmalar yaparak la yüs’el tavırlar sergiliyor.
Halkın % 40’ın üstünde bir oy ile seçip iktidara getirdiği hükümeti; “ İmam Hatipli bir başbakanı içime sindiremiyorum” diyerek, halkın tercihine itiraz edenler çıkıyor. “12 Eylül darbe anayasası ile bu ülke yönetilemez, askeri vesayetten kurtulmalıyız” diyen muhalefet, iktidar tarafından askeri vesayeti kaldırıcı, tamamen sivil bir anayasa yapmak için kolları sıvayınca; “hayır bu anayasayı bu hükümet yapmamalı, yapamaz da zaten” diyerek, ayak oyunlarına devam ediyorlar.
Bütün yaptığı ülke yararına olan icraatlara; “istemeyiz” naraları atarak Türkiye’yi çıkmaz yola sokmak isteyen bir anlayış var. Yıllardır; “en iyi çözüm çözümsüzlüktür” diye hiçbir sonuç alınamayan Kıbrıs meselesinde; yavaş yavaş sonuca doğru gidiliyor. Hep komşularla sinir harbi içinde olduk. Kimine Arap, kimine Acem, kimine Ermeni, kimine Yunan diyerek diyalogu ortaya koymadık. Şimdi AK PARTİ hükümeti zamanında “komşularla sıfır problem” anlayışı devreye girdi. Dolayısıyla vizeler teker teker kalkıyor, ticari ilişkilerimiz gelişiyor.
Fakat bunlar hiç göze görünmüyor; bu hükümet gitmeli, bu hükümet geldikten sonra rahatımız kaçtı” denerek ülkede yapılan hizmetler inkâr ediliyor! Evet birilerinin rahatı kaçtı, kaçacak da; zira; yasa dışı iş yapanlar, devleti hortumlamayı meslek edinenler, seçimle iş başına gelen iktidarı devirme hevesinde olanların rahatı tabii ki kaçacak. Kaçması da lazım. Yasa dışı iş yapanların uykusu kaçsın.
Anayasa, referandumda % 60’ın üstünde bir çoğunlukla halk tarafından kabul edilince bakın siz o zaman ülkedeki güzelliklere! “Referandumda % 60’ın üstünde halk oylamasıyla anayasa kabul görünce ülkede rejimin değişeceği, ülkenin; şeyhler, mollalar, imamlar ülkesi olacağı” yönünde olumsuz propagandalar yapılıyor, yapılacak. Halkın kafasını karıştırmak için her türlü iftiralar bile atılacak. Buna halkımızın inanacağını sanmıyorum. Eğer inansaydı AK PARTİ’yi her seferinde tek başına iktidara taşımazdı. Baksanıza; YSK’nın aldığı referandum tarihinde bile; “tarihe dikkat edin, 12 Eylül. Askeri darbenin yapıldığı tarih. Şimdi de 12 eylül’de sivil darbe yapmak için bu tarihi seçiyorlar.” Hal bu ki bu tarihi hükümet almadı. Hükümet, 60 günlük süre olan ve temmuz sonuna denk gelen tarihi hesap ediyordu. Ama olmadı. Hep ayak oyunları, hep hile. O kadar garip ki; yapılan ayak oyunları, kurulan hileler hep kendi ayaklarına dolaşıyor, dolaşacak. (17 MAYIS 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
HANGİ DAVRANIŞ BAŞARIYA GÖTÜRÜR?
Yaptığımız işlerde, bize verilen görevlerde, yöneticilikte; iyi ve iş bilir bir kadro, elini taşın altına sokabilecek, sorumluluk sahibi, verilen görevin bir emanet olduğu anlayışı, “sadece benimle ne olacak?” Değil; benim bu çorbada bir miktar tuzum olabilir mi? Bana hangi görevler düşüyor? Elimden geleni yapmalıyım… düşüncesi toplumu ileri seviyeye götürür.
Unutmayalım ki; “tek çiçekle bahar olmaz ama bahar tek çiçekle başlar”. Bir rakamının yanına tekrar bir rakamını koyarsak on bir eder. Bu; 111+ 1111+11111… şeklinde uzar gider. Kimse; “benim yeteneğim yok, ne yapabilirim ki, beceriksizim, elimden kör eşek yem yemez, sulu dereye gitsem susuz gelirim” gibi karamsar tutumlar içine girmesin. Herkes ayrı bir değerdir.
Her insanı Allah değişik yetenekte, değişik iş yapacak güçte yaratmıştır. Yaptıklarımızda başarısız oluyorsak, bu, bizim yeteneksiz olduğumuzdan, kafamızın çalışmadığından değil, eksik bilgi, iyi ve iş bilir kadro ile çalışmadığımız belki de bilenlere sormadığımız, danışmadığımız içindir. Daha da önemlisi; kötü düşüncelere sahip olduğumuz, aldatmaya çalıştığımız içindir. İşte bazı meselelerden sonuç alamayınca moralimizi bozuyor, bir daha o işe kendimizi vermiyoruz.
Çok konuşup, çok eleştiri yapmak, çok konuşup iş bitirmemek, başarılı olanları kıskanmak maneviyatımızı ve ruhumuzu olumsuzluklara yöneltir. İnsanlar; başarıdan, iş bitirmekten, ülkesine hizmet etmekten mutluluk duyar. Daima, kendi düşünce mahsulü, kendi fikrinin eseri olan çalışmalardan haz alır. O bakımdan; başkasının düşüncesiyle hareket eden, düşünmeden iş yapan, fikir geliştirmeyenler tenkit edilir ve makbul sayılmaz.
Yapılan anketler, ortaya konulan ilmi araştırmalar göstermiştir ki; inanç, milli ve manevi değerlere saygı, insanlara tepeden bakmamak, herkesin fikrine hürmet etmek, ülkeye hizmeti ibadet olarak görmek, kafasının içinde; ihanet, gizli gündem, ayak kaydırma oyunları, aldatma senaryoları olmaması sevilmeye, sayılmaya, takdir edilmeye, halk tarafından baş tacı kılınmaya layık tavırlardır.
Olaylara bakınız, haberleri izleyiniz, açık ve net olarak göreceksiniz ki; insanlarımız; düzmece olmadan, hileye kaçmadan, gerçekten mağduriyete uğrayanların yanındadır. “bana mağdur desinler, başıma gelen olaylar sebebiyle benim yanımda yer alsınlar” gibi hileli mağduriyetlere de prim vermez. Birkaç gündür gündemi meşgul eden kaset skandalı, kimseyi inandıramamıştır. İşin içinde iş olduğu, bunu yine kendilerinin yaptığı, bir çeşit Bizans oyunu olduğu görüşünde. Böyle bir hareketle sanılıyor ki, Ergenekon, Balyoz darbe planlarına maruz kalan insanlarımıza halkımız nasıl sahip çıktı, nasıl onların yanında yer aldı ise bize de sahip çıkacak, bizi de destekleyecek sanılıyorsa yanıldıklarını bilmeliler.
Allah; gizli gündemi olanları, hainlik yapanları, ülkede “kast sistemi” uygulayanları, milli- manevi değerlere sahip çıkanları “illetli” olarak görenleri, Müslümanca yaşamaya çalışanlara insanca yaşamayı çok görenleri, yalancıları, iftiracıları, sözünde durmayanları, camilere bomba atma niyetinde olanları, “terör saldırısı” bahanesiyle Mehmetçiğimi şehit eden eli kanlı, gönlü kara, beyni çürük, insanlıktan nasibini almamışları, Kur’an düşmanlarını başarıya ulaştırmaz.(14 MAYIS 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
MUHALEFETTEN “REFERANDUMDA ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE HAYIR” KAMPANYASI
Meclis’te Temsil edilen Muhalefet partileri; “anayasa değişiklik paketine hayır” kampanyası başlatacaklarını söyledi. İl il, ilçe ilçe, belde belde, köy köy dolaşıp halka; “anayasa referandumuna hayır deyin” diye yollara düşecekler. Kahveleri dolaşacaklar, ev ziyaretleri yapacaklar, hatta belki de broşürler, el ilanları ve reklamlar hazırlayacaklar. Sık sık televizyonlara çıkıp meseleyi iyi bilmeyen, konuya vakıf olmayanlara, konuyu çarpıtarak, yalan yanlış açıklayarak sunacaklar. Belki kaba kuvvete de baş vuracaklar. Fikirlerini; yumrukla, döverek, söverek kabul ettirmeye çalışacaklar.
Muhalefet böyle bir tavır sergileyince halkımız hemen anlatılanlara kanacak mı? Daha önceki hükümetlerin yaptıklarıyla bu hükümetin yaptıklarını karşılaştırmayacak mı? Eskiden günde birkaç sefer piyasaya zam geliyordu, enflasyon üç ve dört haneli rakamlara ulaştı. Ekonomi karanlık bir tablo çiziyordu. IMF’ye muhtaçtık. Dış ülkelerde itibarımız yoktu. Hortumcu denilenler, devleti soymanın çabası içindeydi. Bir taraftan da, bugün davaları görülmekte olan Ergenekon terör örgütü; ülkede kaos çıkarmak, terörü kalıcı hale getirmek, balyoz darbe planlarıyla halkın tepesine inmek, camileri bombalamak gibi insanın hafakanlarını kaldıran olaylar meydana geldi. Mütedeyyin, vatanını milletini sevenler fişlendi. 12 Eylül’de birçok; dindar, Milliyetçi ve ülkücü haksız yere hapse girdi, işkencelere maruz kaldı. Bazıları işinden, mesleğinden oldu.
Bunları bir kenara atıp; çekilen sıkıntı ve işkenceleri unutup askeri vesayet anayasasının değiştirilmesi ile ilgili referanduma “hayır” demenin iler tutar yerini bana gösterebilir misiniz? Mazlumların, zalimlerin yanında yer aldığı nerede görülmüştür? Siz hiç; haklı davanızdan dolayı haksız yere hapse girip, olmadık insanlık dışı muameleye tabi tutulup, hayatı size zehir edenlere karşı nasıl muhabbet beslersiniz?
Anayasa değişikliğiyle; sivil bir anayasaya kavuşulacaktır. Hasret kaldığımız, bir türlü ulaşamadığımız Demokrasiye ulaşacağız. Terörün kaynağına inilmeye başladı. Son zamanlardaki başkaldırı bunun sonucudur. TSK’daki olumsuz yapılanma temizlenip yerini eskiden olduğu gibi yine; “peygamber ocağı” anlayışına bırakacaktır. Kurumlar arasındaki dengesizlikler giderilecek; şeffaf, adil, hukukun üstün olduğu bir sisteme kavuşulacaktır.
Anayasa referandumda büyük bir çoğunlukla “evet” oyu alacaktır. Çünkü halkımızdan gelen tepkiler bu doğrultudadır. Halk; hiçbir olumsuzluğu, hiçbir haksızlığı sinesine çekmez. Özellikle kendisine ve ülkesine karşı yapılanları asla unutmaz. Ülkenin önünün açılmasıyla ilgili çalışmalara engel olanlara dersini en şiddetli biçimde verir. Daha önceleri verdiği gibi. O bakımdan muhalefetin şehirleri dolaşıp halktan; “hayır oyu verin” diye talepte bulunması muhalefete çok pahalıya mal olacaktır. Yapılacak seçimde böyle tavır sergileyenlerin sandığa gömülmesi ve milletten şamar yemesi gayet normaldir. Eğer bilemeyen varsa; Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis’e girmeyerek tepki koyan siyasi partilerin nasıl yok olduklarını hatırlamalarını öneririm. Bir başka örnek; DP iktidarında halkın CHP’ye nasıl bir ders verdiğini, 12 Eylülcülerin kurdurduğu MDP’nin aradığını bulamayıp; sivil ve ülkenin önünü açan ANAVATAN partisine nasıl teveccüh ettiğini unutmayın. Bunlar, muhalefet edenlerin aklının bir köşesinde bulunsun. (10 MAYIS 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNÜ YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL
Bu söz; dünya durdukça güzelliğini koruyan, bütün insanlara lazım olan çok önemli ve bir o kadar da insanı insan yapan bir özelliğe sahiptir. Kur’an-ı kerimdeki; “Niçin yapmadığınızı söylersiniz?”, “Biz insanı en şerefli biçimde yarattık. Sonra onu esfel-i safiline reddettik. Ancak, iman eden, ameli Salih işleyenler hariç. Onlar için bitip tükenmeyen ecir ve mükafatlar vardır.”[1], “Onların(Kurbanların) etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır…”[2]
Samimiyet, her şeyin başında gelir. Samimiyetin bir ismi de; “ihlas”tır. O bakımdan ibadetlere başlarken, ihlasla, samimiyetle niyet edilmesi istenir. Niyet, bir çeşit ihlas testi, samimiyetin gönülde terennümüdür.
Samimiyetin karşıtı riyadır. Daha doğrusu yalancılıktır. “yalanla iman bir arada bulunmaz”, “ münafığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan söyler, emanete hıyanet eder, söz verdiği zaman sözünde durmaz”. Bu ilkelere uymak, yani bunların tersini yapmak bizi riyadan kurtarır.
Sözden ziyade öz önemlidir. Yani; yapıp etmek, fiil, davranış, amel. Bunun için, “Allah sizin suretlerinize (Kalıbınıza, endamınıza, boyunuza, soyunuza) değil, siretlerinize (davranışlarınıza, uygulamalarınıza, yaptıklarınıza) bakar” denmiştir.
Büyükler öyle der; “bir kişiyi gökte uçarken görseniz, eğer tutum ve davranışı Kur’an ve Sünnete uygun değilse inanmayınız.”
Ziya Paşa şöyle der:
“insana sadakat yakışır görse de ikrah,
Yardımcısıdır doğruların Hazreti Allah”[3]
Mevlana’nın; “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” öğüdü; ticari hayatta, aile ilişkilerinde, sosyal ilişkilerde, devletler arası münasebetlerde, hukukta, ekonomide… dolayısıyla her alanda, “olmazsa olmaz” şarttır.
Bu ilkeye uymamak, “elest bezmi”ne aykırı tavır sergilemek demektir. Ayrıca; “nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşır olursunuz” peygamber sözüne terstir.
İşte bunlara bakarak; Mevlana öğütlerinin, Kur’an ve Sünnetle uygun olduğunu ve Mevlana’nın; “Kurânın bendesiyim…” sözünün arkasında durduğunu görürüz. (06 Mayıs 2010)
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Tin/4-5-6
[2] Hac/37
[3] ÖZTÜRK Kazım, Mevlana’nın Tefekkür Dünyası, Tebeşir yayınları, Konya, 2009, s. 70
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
1 MAYIS’TA PROVOKATÖRLER DIŞLANDI, TERÖRDE DE AYNI YOL İZLENEMEZ Mİ?
Güzel bir 1 Mayıs, kardeşçe bir gün kutlandı. Türkiye’nin her yerinde bayram havası vardı. Herkes mutlu, sevinçli. Dillerde şu ortak söylem vardı: “çocuğumuzla, ailemizle birlikte aradığımız bir ortam”.
Demek ki istenirse oluyormuş! 1977 yılındaki o kanlı 1 Mayıs, neyse ki yaşanmadı. Şu küçücük dünyada neyimizi paylaşamıyoruz? Ne alıp veremediğimiz var? Dünya herkese yeter. Sevgi, güler yüz, mutluluk, el ele kol kola yürümek, ekmeğimizi paylaşmak, veren el olmak, yardımlaşmak, dünyayı cennet yapmak! Zor değil. Yeter ki isteyelim, yeter ki beynimizi kullanalım.
Hatırlayınız o günleri; ellerinde bıçaklar, satırlar, baltalar, kamalar, dönerci aletleri, mınçakalar… bahar bayramına mı gidiliyor yoksa savaşa mı? Diye sormadan edemezdik. Hamdolsun şimdi güzel bir ortama girdik. Bir de terör denilen beladan kurtulabilsek. Yine şehit haberleri gelmeye başladı! Her şehit haberinde içimiz kan ağlıyor. Ocaklara ateş düşüyor. Analar, babalar, bacılar, eşler, kardeşler… ağlıyor.
Atalarımız; “kale içten fethedilir” derler. Doğrudur. İç fetih, gönüllerin fethi, kalplerin kazanılması çok önemli bir olay. İçimizde, birliğimizi, dirliğimizi, dayanışmamızı tesis edersek dışarıdan gelebilecek bütün tehlikelere karşı güçlü oluruz. Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Milli meselelerde, ülke ile ilgili konularda; partizanlık, hamaset, bölücülük, kırıcı tavırlar, muhalefet sonuç vermez. Çünkü mikrop zayıf bünyede yer eder.
Her birimiz toplum içinde olduğumuza, toplumsal sorumluluğumuz bulunduğuna göre la yüs’el (Sorumsuzca) davranış sergileyemeyiz. Her insanın, her canlının mutlaka ama mutlaka bu yer kürede yapacağı iyilikler vardır. İnsanı ancak yaptığı iyilikler mutlu eder.
Ülkede son zamanlarda yapılan işler; terörün bitmesine, kardeşliğin ikamesine, huzurun sağlanmasına, demokrasinin yerleşmesine doğru bir adımdır. Bunu istemeyenler; yine terörden medet ummakta, ülkenin önünün açılmasını istememekte, karanlık işlerden nemalanmaktadırlar. Çıkın sokağa, gezin mahalleleri, sorun soruşturun etrafınızı, halkın nabzını tutun şu sözlerle karşılaşırsınız; “işsizlik var, ama bu da geçecek. Çünkü biz en başta huzur istiyoruz. Biz daha önceki hükümetleri de gördük; bir günde iki kere mallara zam geldiğini, enflasyonun çift hanelere çıktığını, devleti soymak için devreye giren hortumcuları, “devlet malı deniz yemeyen domuz” anlayışının tavan yaptığı, halkın tepesine balyoz indirmek isteyenleri yaşadık. Allah bu hükümetten razı olsun. Eğer memleketimizi seviyor, ülkemizin bir daha karanlıklara sürüklenmesini istemiyorsak AK PARTİ hükümetini tekrar iş başına getirmek önemli bir görevdir. Aksini yapmak büyük ihanet olur. Anayasanın değiştirilmesi, sivilleşme artık vazgeçilmez bir husustur. Bunlara karşı çıkmak, bindiği dalı kesmektir.” (02.05.2010)
KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturkqmynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
İTHALAT, İTHAL ET
Son zamanlarda etteki aşırı fiyat artışı; hükümeti et ithalatına yöneltti. Söylendiğine göre et ithalatıyla ette büyük indirimlerin olacağı yönünde. Tabii bu arada çeşitli kesimlerden de tepkiler gelmeye başladı.
Yapılan her işte birçok problem de beraberinde geliyor. Et fiyatları niçin yükseliyor? Buna sebep olan bir durum var mı? Yoksa hükümeti zor durumda bırakmak, yapılan bunca hizmetleri halkın gözünde “hiç”e indirmek, bazı spekülatörlerin ülkede sıkıntı hasıl etmesi, haksız kazanç elde etmeleri gibi bir yanlışlığın ortaya çıkması şeklinde görülüyor. Uzmanlar; işin içinde spekülasyon olduğunu söylüyor. Mikrofon uzatılan bazı hayvan yetiştiricileri de; “hayvancılığın bittiği, girdilerin pahalılığı, hükümetin yanlış hayvancılık politikası olduğunu” ifade ediyorlar. Bunu kim yapıyor? Muhalif Televizyonlar. Açın hepsini dinleyin, sanırsınız ki ülke yanmış, yıkılmış, satılmış, peşkeş çekilmiş! Programa katılanlar da özel olarak seçilmiş insanlar! O kadar yanlış, o kadar abartılı konuşuyorlar ki şaşarsınız. Elde herhangi bir belge ve veri yok. At babam at.
İşin bir başka açmazı da; ithal edilecek etin durumu; gelen et, çeşitli hastalıklara maruz kalan, sağlığı tehdit eden hayvanların yurda girmesi, eğer parça ve kesilmiş olarak gelecekse o zaman da; ne eti? Domuz mu? Bufalo mu? Veya inancımızca yenmesi haram olan bir başka hayvan eti mi? Şu an kafalar karışık ancak ilerleyen zamanda hükümet bu konuda açıklama yapacak ve halkımızın kafasındaki soruları giderecek, daha doğrusu gidermek durumunda.
İşin en önemli hususu; et neden birden bire pahalandı? Bunu kim veya kimler yapıyor? Hayvancılığın üssü diyebileceğimiz bir ülkede neden dünyanın diğer ülkelerine oranla pahalı et yiyoruz? Bunun araştırılması, halkı sıkıntıya sokan, birilerinin aklına estikçe halkın cebine el atan zihniyetin ortaya çıkartılması gerekir. Bu tür yanlışlıkları diğer gıdalarda da görüyoruz. Özellikle Ramazan ayında gıdalardaki aşırı fiyat artışlarını yaşıyoruz. Bunun adına; “terör” diyebiliriz rahatça. Aynı zamanda da halkı enayi, bir şey bilmez, yolunacak kaz olarak gören bozuk zihniyetin eseridir.
Dinleyin, kulak verin bazı üreticileri; sanırsınız ki ölmüşler de kimsenin haberi yok. Hükümet bütün hışmıyla bunların üstüne gidiyor. Hayvancılığı, tarımı, üretimi yok ediyor, yabancılara el avuç açtırıyor! Bu tür hareketler komplike ve koordineli olarak ortaya atılmış hareketlerdir. İnanmıyorum, inanasım gelmiyor. Şu günlerde; demokratik açılım, Anayasanın değişmesi, ülkenin önünün açılması gibi reformların yapıldığı bir zamanda- ki bu zamana denk geldi et zammı- böyle bir tutum içine girilmesini nasıl izah edersiniz? Bunda bir masumiyet görebilir misiniz?
Yine görüyoruz; terörü kaşımaya çalışanları. Ergenekon ve balyoz darbecilerini kurtarmak için ne tür oyunlar oynandığını. Bütün hareketler; hükümeti kuşatmak, işini zora sokmak, ülkede ve dünyada itibarını kaybettirmek!
Ama insanlarımız olayları çok iyi izliyor. Kimin nasıl ve ne niyetle hareket ettiğinin farkında. Eski halk, eski anlayış, eski düşünce tarzı yok. “Atı alan Üsküdar’ı geçemeyecek”. “mızrak çuvala girmeyecek ve girmiyor.” Birisi sağ yanağımıza tokat attığı zaman; “öbürüne de vur” tutumu tarihe karıştı. Kimse, gassal elinde meyyit değil. Parti taassubu yok, liderler sultası sona erdi. Vurmakla, dövmekle, kaba kuvvetle, yalanla, iftirayla, hayali konuşmalarla, aslı olmayan siyasi vaadlerle kimse kandırılmıyor, kandırılamayacak. İnsanlar; icraata bakıyor, halk; samimi, dürüst, gerçekçi, ülke menfaatine olan çalışmaları takdir ediyor. TBMM’de ve çeşitli mahfillerde, bilgisizce ve mantıksızca konuşulan sözleri, muhalefetin asılsız iddialarını nazarı itibara almıyor, gülüp geçiyor ve; “sen salla başını ben bilirim işimi” diyor.
Anketler yapılıyor. Gerçi son ankette hükümetin oy oranı düşmüş görünse de yine birinci parti özelliğini koruyor. “sen doğru olursan eğri sana zarar veremez” ilkesini hayat düsturu yapmalıyız. Güzel bakan güzel görür. İyilikler, iyilere aittir. Dünya, iyilerin olacaktır. (29 NİSAN 2010)
KOŞA KOŞA GEL
Sevgi dünyasına, rahmet deryasına,
Bilgi ummanına, inanç fermanına;
Koşa koşa gel.
Bu yol insanlık yolu, barış yolu,
Hale hale sevgi dolu, muştu dolu,
Huzur iklimine; koşa koşa gel.
Herkes aradığını bulur,
Hak arayan hakkı görür,
Hakka doğru koşa koşa gel.
Bu kapıda umutsuzluk yok,
Arınmak, sevmek çok,
Sevmek için koşa koşa gel.
Kalpler zikirle huzur bulur,
Tövbe eden temiz kalır,
Temizlenmek için koşa koşa gel.
KAZIM ÖZTÜRK 26 NİSAN 2010
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturkqmynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
DARBE MECLİSLERİ
Anayasa değişikliği tartışmaları siyasette tozu dumana kattı. İktidarın adımları meclis içi ve dışı muhalefetçe genel itibariyle ‘sistemi lehine çevirme girişimi’ diye algılanıyor ve topluma böyle sunuluyor. Yine de ‘uzlaşma zemini doğabilir’ ümidiyle hareket edenler sürekli yeni fikirlerle çözümü beslemeye çalışıyor. Fakat politik çekişmeler buna izin vermiyor. Çoğu öneri yeterince değerlendirilmeden gündem gerisine düşüyor. ‘Kurucu meclis’ de bu minvalde perde gerisine düşen tekliflerden. Üstelik yeni de dillendirilmiyor. 22 Temmuz 2007 seçimleri akabinde başlayan Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki anayasa taslağı çalışmaları sırasında da bahsi geçmişti. Hatta dönemin TBMM Başkanı Köksal Toptan “Kurucu meclis konusunda uzlaşma sağlanırsa niye olmasın. Bir yasa çıkarılır, düzenlenir ama bunların hepsi düşüncedir.” demişti.
İLK KURUCU MECLİS AMERİKA’DA
Peki, nedir kurucu meclis? Destekleyenler ya da karşı çıkanlar hangi argümanlara dayanıyor? 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinden sonra teşkil edilen kurucu meclislerin hüviyetleri neydi? Aldıkları kararlar ne kadar demokratik ve sıhhatliydi? Tarihî kurucu meclis namı verilen Birinci Meclis ile diğerleri arasındaki farklar nelerdi? Nihayet şimdiki TBMM kurucu meclis potansiyeli taşımıyor mu? İlk anda akla gelen sorulara yenileri eklenebilir. Fakat sayılanlar bile meseleye açıklık ve netlik getirebilecek düzeyde…
Kurucu meclis konusuna başlamadan ‘kurucu iktidar’ kavramına değinip mevzunun esasını algılamak gerekiyor. Kemal Gözler’in ‘Kurucu İktidar’ başlıklı kitabında belirtildiği üzere kavramı kabaca ‘anayasayı yapma ve değiştirme iktidarı’ diye tanımlayabiliriz. “Durduk yerde niye yapıyor veya değiştiriyoruz?” sorusunun cevabı yine Gözler’in eserinde anayasayı canlılara benzeten Pierre Pactet’e ait değerlendirmede saklı: “Doğarlar, gelişirler, siyasal yaşamın bozucu etkilerine maruz kalırlar, önemli ya da önemsiz değişikliklere konu olurlar ve bir gün yok olurlar.”
Kurucu iktidar ikiye ayrılıyor. Anayasa yapma hakkına sahip olana ‘asli’, sadece değişikliğe gidebilene ‘tali’ deniyor. Asli kurucu iktidar da anayasa yaparken farklı yöntemler kullanıyor. Mesela temsilî demokrasiyle seçilen bir meclise bunu hazırlatma veya bir komisyona havale edip oluşan metni halkoyuna sunma. Birincisi kurucu meclis ikincisiyse kurucu referandum ismini alıyor. Millî hâkimiyete dayanması ve siyasi meşruiyetinin fazlalığı sebebiyle de anayasa yapmak için çoğunlukla kurucu meclis tercih ediliyor.
Kurucu meclise tarihte ilk Amerikan bağımsızlık sürecinde rastlıyoruz. 1776’dan itibaren ayaklanan koloniler kendi anayasalarını yapabilmek için ‘Konvansiyon’ adıyla kurucu meclisler oluşturmuştu. Mesela Federal Anayasa, 1787’de Filedelfiya Konvansiyonu’nca hazırlanmıştı. Aynı usul, Fransız İhtilali’nden sonra bu ülkeye geçti. 1791, 1848 ve 1875 anayasaları bu yolla kaleme alındı. Zamanla kurucu meclis görevleri yönüyle Fransız ve Amerikan tipi diye ikiye ayrıldı. İlkinin çifte vazifesi vardı. Anayasanın hazırlanması ve kabulünün ötesinde olağan yasama organı rolü de üstlenirler. Diğeriyse sadece anayasa yapar, yasama kuvvetini üstüne alamaz.
Tüm demokratik artılarının yanında kimileri kurucu meclisin barındırdığı bir tehlikeye işaret ediyor. Bu da kurucu meclis milletvekillerinin, hazırlayacakları anayasaca teşekkül ettirilecek gelecekteki parlamentoda tekrar vekillik yapmaya heveslenmesi. Üzerinde durulması gereken hususlardan biri kurucu meclisin geçiciliği esası ve üyelerinin bunu kabullenme ahlakı. Peki, olağan parlamentolarla kurucu arasındaki fark nedir? Esasında yapı itibariyle ikisi özdeş. Doğrudan ve genel oyla seçilirler. Ayrım güven hususunda ortaya çıkıyor. Kurucu meclis seçiminde vatandaş vekillere anayasa yapma ehliyeti verir. Diğerinde yasa hazırlanması yönünde vekâlet aktarılır. Bir görüşe göre söz konusu özelliği sebebiyle kurucu mecliste alınan kararlar halk oylamasına tabi olmamalıdır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve 1791 Fransız Anayasası kurucu meclislerce kabul edilmiş ve akabinde referanduma gidilmemiştir. (23 NİSAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturkqmynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com
www.hicrandergisi.com/yazarı
ÜLKÜCÜLERDEN BAHÇELİ’YE CEVAP
Hatırlayacağınız üzere geçtiğimiz günlerde eski Ülkücülerden Anayasa değişiklik paketine destek gelmişti. Bunun üzerine MHP genel Başkanı Sayın devlet Bahçeli, zehir zemberek bir açıklama yapmış ve eski ülkücü camiayı kızdırmıştı. Ve o camiadan bir açıklama geldi. Neler mi var bu açıklamada? Birlikte görelim;
Bahçeli'nin, anayasa paketini destekledikleri için 'kendinden menkul zavallılar' olarak nitelendirdiği 12 Eylül'de işkence gören ülkücüler ve MHP Kurucular Kurulu üyeleri ve eski vekiller çok sert bir açıklama yayınladı ve Rahşan Ecevit olayını hatırlattı...
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin eski MHP'li milletvekilleri ile 12 Eylül darbesinin ardından cezaevinde işkencelere maruz kalan ülkücülerin anayasa paketini desteklemesine kızarak bu kişileri 'kendinden menkul zavallılar' olarak nitelendirmesine tepkiler devam ediyor.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) kurucuları, Bahçeli'nin açıklamalarının ülkücü camiayı derinden üzdüğünü belirterek milletin taleplerine aykırı bir politika yürütülmesinin kendilerini derinden üzdüğünü vurguladılar.
"BAŞBAKAN OLMAKTAN KORKTU"
Asıl zavallılığın ise milletin MHP'ye sağın liderliğini verdiği halde Başbakan olmaktan korkup emaneti götürüp geçmişte 'katiller, caniler' diyenler ile hükümetler kurmak olduğu belirtildi.
Bahçeli'nin talihsiz bir o kadar da vefasızlık örneği teşkil eden açıklamasının özellikle de "kendilerinden menkul zavallılar, eski ülkücüler" tabirlerinin Kurucular Kurulu üyelerini ve ülkücü camiayı derinden üzdüğünün dile getirildiği açıklamada, ülkücü hareket mensuplarının hiçbir zaman zavallı olmadığı, daima dik durduğu, en ağır işkenceler altında bile şahsiyet, haysiyet ve vakarlarından zerre miktar taviz vermediklerine dikkat çekildi.
RAHŞAN ECEVİT HATIRLATMASI
MHP Kurucular Kurulu üyeleri Naci Meriç, Hayrettin Başeğmez, Kemal İnandı, Mehmet Zeybek, Hüseyin Ünlüer, Niyazi Ahıska ve Fikret Fırat'ın imzasını taşıyan açıklamada, "Ülkücüler hiçbir zaman eski veya yeni de olmamışlardır. Dün de bugün de ülkücü olmuşlardır. Ülkücü Hareketin (muvafığı, muhalifi) hiçbir ferdi, böyle bir hakarete müstahak değildir. Bu talihsiz beyanlar, ağacın, kendisini kesen balta için dediği gibi 'ne yapalım ki sapı benden' misali bizlere acı vermektedir. Asıl zavallılık; aziz Milletimiz partimize sağın liderliğini verdiği halde Başbakan olmaktan korkup emaneti götürüp geçmişte 'katiller, caniler' diyenler ile hükümetler kurup önlerinde süklüm püklüm dururken, ülküdaşlarıma aslan kesilip hakaretler yağdırmak ve ülküdaşlarına işkence edenler ile aynı safta yer almaktadır." ifadeleri kullanıldı.
13 yıllık Bahçeli yönetiminin, rahmetli Başbuğ'unun yolundan ve kadim MHP misyonundan saptığının üzüntüyle müşahede edildiğinin belirtildiği açıklamada, bu konuda zaman zaman yapılan uyarmalara ve fikir beyanlarına hiç de demokratik ve nazik olmayan üsluplarla karşılık verildiği ve "kol kırılır yen içinde" diyerek sineye çekildiği kaydedildi.
Partinin, misyonlarına yabancı, ülkücü hareketin imanından ve heyecanından yoksun (yabani kuşlar tabir edilebilecek) kimselerle doldurulduğu savunulan açıklamada, ülkücülük ve ülkücülerin dışlandığı ileri sürüldü.
"Ülkücülük milletin değerlerine dayanır, ülkücüler de onları yüceltmek ve milletinin hak ve hukukunu her türlü baskı, zulüm ve dayatmalara karşı korumak davasını ve mücadelesini yürütür." denilen açıklamada, şu görüşler dile getirildi: "Bu inanç ve azimle kurduğumuz MHP'nin 13 yıldır ne yazık ki bu davaya yabancılaşmış olduğunu görmek bizlere acı vermektedir. Asıl zavallılık; milletine yönelen her tür tehlike ve tecavüze göğsünü siper eden ve onun, tarihte olduğu gibi milletler ailesi içinde hak ettiği mevkii alması uğruna verdiği mücadelede ülkücülere en fena muameleleri reva görenlerin yaptıkları Anayasaya yıllardır bir alternatif üretemeyip, onu nevzuhur partilerin eline bırakmaktır. MHP ve ülkücüler, darbecilik ve darbecilerden en çok çekmiş bir topluluk olduğu halde, darbeciliğe ve onların Anayasası ve o anayasa ile kurdukları düzenlerine karşı 13 yıldır hiçbir mücadele koymamış, alternatif anayasa projelerini herkesten evvel bizzat kamuoyuna sunmaları gerekirken, hiç de yeterli olmayan değişiklik tekliflerinin bile gerisinde kalıp milletin taleplerine aykırı bir politika yürütmesi bizleri derinden üzmektedir. Bu politika MHP'ye değil AKP'ye prim sağlamaktadır." (18 NİSAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
BİR FİKİR VE DÜŞÜNCE ADAMI
“Anadolu’nun kurtuluş savaşı, ruh cephesinde henüz yapılmadı. Bizim halkımızın belden yukarı namus anlayışı yoktur. Namus; sözünde durmaktır halbuki. Hür ve kuvvetli olan insan, yırtıcı olan değil, mucit kafalı insandır. Kin ile din birleşmez. Hukuk ahlakın asgarisidir, asgari kurallarıdır. Ümitsizlik imansızlıktan gelir. Gerçek dini hayat; ahlakımızla birlikte kimsesiz ve yoksuldur. Şark dünyasında çalışmak ibadet değildir. Şarklı, henüz çalışma aşkını tatmamıştır. Bilgisizliğin üç çeşidi vardır: gerekeni bilmemek, kötü bilmek ve gereksiz şeyi bilmek.
“Dünyanın en cesur insanları din adamlarıdır. Ahiret sermayesini dünyalık edinmek her babayiğidin harcı değildir. Dostlarınıza karşı zekânızı kullanmayınız. Istırabını duymadan yazmak riyakârlık ve samimiyetsizliktir.”..
………………………………….
Yukarıdaki sözler, 40yılını öğrenci yetiştirmeye adamış bir ahlak filozofu olan Nurettin Topçu’ya aittir. O, zor zamanların adamıydı. Geride bıraktığı fikri ürünler hep bir ıstırabın sonucuydu. O, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki dönemlerde kendisiyle görüşmek isteyen darbecilere yüz vermemişti. Alpaslan Türkeş, birçok defa haber göndermiş olmasına rağmen o; “Devlete silah çekenlerin elini sıkmam” demişti.
Düşünce, hareket ve fikir adamıydı. Kimine göre 20. Yüzyılın Hz.Ömer’i idi. Topçu, Sorbonne’da felsefe doktorası yapan ilk Türk idi. Fakat buna rağmen Topçu, Türkiye’de gerekli ilgi görmemiş, geniş kitlelerce anlaşılamamıştır.
Bergson üzerine hazırladığı teziyle Doçent olan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Hilmi Ziya Ülken’in kürsüsünde kadrosuz ahlak doçentliği yapan Topçu’ya, yetiştirdiği binlerce öğrencisi üniversitelerde yer bulmasına rağmen, çeşitli oyunlarla kadro verilmez. Mason olmadığı için kadrosunun çıkmadığı dile getirilir.
Topçu, 1950 seçimlerinde, Demokrat Partili dostları “aday” olmasını istediklerinde hocası ve şeyhi Abdülaziz efendi’ye danışır. Hocası; “tarikten ayrılma (Yoldan ayrılma), muallimlikte kal. Her sene İslâm’ı bilen ve tatbik eden on öğrenci yetiştirsen kafi” cevabını alınca bu işlerden vazgeçer.
Ama o sohbetlerde, “İslâmî bir parti” kurmak için kendisinden izin isteyenler, Abdülaziz Efendi’nin izin vermemesine rağmen, sonraki yıllarda ondan onay almışçasına hareket edince, Topçu, onların notunu daha o yıllarda verir.
Nurettin Topçu, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra oluşan boşluk ortamında hizmet etmek için Adalet Partisi’nin kuruluş çalışmalarını destekler. İzmit, Bursa ve Konya’dan aldığı teklifleri değerlendirir. Mevlana’ya olan sevgisi ağır bastığından, Senato seçimlerinde Konya’dan aday olur. Seçim gezilerine de gider. Ancak kazanamaz. Çevresindekilerin bir kısmına göre kazanamayacağı bir yeri tercih etmiştir. Bir kısmına göre de parti içi oyunlara gelmiştir.
Darbeciler 27 Mayıs’ı gerçekleştirdiğinde, ihbarcılar da devreye girer. Behçet Kemal Çağlar, Topçu’yu; “devrime karşıdır, Abdülhamid’i methediyor” diye ihbar edince hocanın Robert kolejindeki dersi sona erer. (13 NİSAN 2010) [1]
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Kalyoncu A. Cemal, Aksiyon, sayı: 801, s. 26
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
YAKINDA KAPATMA DAVASI AÇARLARSA ŞAŞIRMAYIN
Dört bir taraftan adeta kuşatılmaya çalışılıyor. Ne yaparız da anayasa değişikliğini rafa kaldırtırız. Açın televizyonları, gazeteleri. İzleyin anayasa değişikliğine karşı olan muhalif grubu. Eğer meseleyi bilmiyor, şimdiye kadar yapılan hizmetleri görmüyor veya göremiyorsanız, ülkenin 2003’ten beri nasıl bir atılım içinde olduğunu objektif bir nazarla takip edemiyorsanız, kafanız, beyniniz, ruhunuz siyasallaşmışsa, olaylara partizanca yaklaşıyorsanız, ülkenizi değil menfaatinizi düşünüyorsanız, “vatan millet sakarya” şeklinde bir anlayışınız varsa, memleketin kalkınması beni ilgilendirmiyor, neslimizin daha mutlu, daha umutlu olması benim umurumda değil aymazlığına sahipseniz anayasa değişikliği konusunda takınılan muhalif tavırların etkisinde kalmanız gayet normaldir.
Baksanıza şimdi de Yargıtay cumhuriyet başsavcısı bu hususta devreye giriyor! Zaten girmezse şaşardım. Ne diyor sayın savcı;
“ Anayasa değişikliği, cumhuriyetin ve demokrasinin temel unsurları göz önüne alınarak ne getirip götüreceği dikkate alarak yapılmalıdır. Değişiklik yapılmak istenen kurumların görüşü her zaman alınmalıdır. Çoğunluk iradesinin ortaya çıkmasını engelleyen Anayasa Mahkemesi ve HSYK’ya siyasetin egemen olduğu kişilerin getirilmesini sağlayan bir düzenleme olacaktır.
Bu ifadeler izaha muhtaç; bir kere değişiklik meselesinde yıllardır mutabakat için çaba gösteriliyor ama karşıda; “istemezzük” grubu var. Muhalefet peşinen kapıyı kapattı, diyalogu kesti. “Anayasa Mahkemesi ve HSYK’ya siyasetin egemen olması” sözü doğruluktan uzak çarpıtma bir söz. Birilerinin kulağına fısıldadığı ve zorla dikte ettirdiği ifadeler. Anayasa değişikliğiyle bu çarpıklıktan kurtulunacak. Devam ediyor sayın savcı basın toplantısındaki sözlerine;
“Adayların demokratik olmayan bir tarzda seçilmesi niteliklerini değil siyasi görüşlerini ortaya çıkaracaktır. Üstün değerler taşıyan sağduyulu objektif düşünen, yüce milletimizin öncelikleri ve dikkate alınması gereken hususlar şunlar olmalıdır: Tarafsız bir HSYK ve Anayasa Mahkemesi oluşturulması için ilk gözetilmesi gereken konu yargıyı iktidarların müdahalesinden uzaklaştıracak siyasi iradenin olmamasının sağlayacak kurallar getirilmesidir.” Neresi tarafsız bu kurumların? HSYK mı? AYM mi? Eğer HSYK tarafsızsa verdiği kararlara hukukçular niçin itiraz ediyor? Niçin millet bu konuda rahatsızlık duyuyor? Ve devam ediyor. Diğerlerini yazmaya ve söylemeye gerek yok.
Basın toplantısında dedikleri bundan ibaret. Ama bu sözleri, bu basın toplantısını kendi iradesiyle yaptığını sanmıyorum. Biri talimat verdi o da talimatı yerine getirdi. Bir zaman TSK’daki cuntacılara birifing verdikleri gibi. Basın toplantısında şunları ima etmeye çalışıyor; “gelin ayağınızı denk alın, bu sevdadan vazgeçin. Değilse kapatma davası açarım, iyisi mi işin başında bu konuyu kapatın”. Yaşadığımız sürece daha neler göreceğiz. Şimdiye kadar Türkiye çok badirelerden geçti. Aklı selim, aklı başında, gerçek vatanseverlere çok şeyler yapıldı. Ama ihanet edenlerin adı sanı yok oldu, vatanseverler gönüllere taht kurdu. (11 NİSAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
BU KAFAYA HALK İTİBAR ETMEZ
Çok değil bundan birkaç yıl önceydi; meydanlarda; “Cumhuriyet Mitingleri” yapılıyor, ellere Türk bayrakları alınıp, “dağ başını Duman almış” marşları söyleniyor, hep bir ağızdan; “Türkiye laiktir laik kalacaktır” sloganları atılıyordu. Bunlar meydanlarda bu tür hareketleri icra ederken içeride bir kısmı; hükümeti yıkmak, devleti ele geçirmek, darbe yaparak ülkede kaos çıkarmak istiyordu. O kadar istiyorlardı ki; “halkı tepeleyeceksin” diyecek kadar ağır ve hakaret dolu sözler ediyorlar, camileri bombalamayı düşünecek kadar gözleri dönmüştü!
İş başında; seçilmiş, halkın büyük teveccühü ile hükümet olmuş bir iktidar vardı. Halk, darbecilere, mitinglerde boy gösterenlere değil, gerçek halk âşıklarına itibar etti. İtibar eder. Halkın bu sevgisi; Adnan Menderes’i iktidara getirmekle kendini gösterdi. Çünkü DP’den önce halka karşı; baskı, yıldırma, korkutma, cezalandırma, işkence ve yasaklar vardı. İnsanlar dinini öğrenemiyor, camilere Kuran talimine gidemiyordu! Tek partinin tahakkümü hüküm sürüyordu. Yaşı 70’in üzerinde olanlar bunu çok iyi bilir. Halkımızın gözbebeği mesabesinde olan ezanımız Türkçeleştirilip; hiçbir duygusal ve dini özelliği olmayan havaya büründürülmüştü! “Tanrı uludur/, Tanrıdan başka yoktur tapacak/v.b. şeklinde devam ediyordu. Babam rahmetli anlatırdı; “İsmet İnönü Döneminde saklı, gizli çocuk okuturduk. Jandarma gelecek diye de korkar, gözcüler koyardık ki gelirken haber versinler de Kur’anları kaldıralım. Bazı camileri depo haline getirdiler, namaz kılınmıyordu. Din ve din eğitimi üzerinde yasak vardı.” sadece babam değil hayatta olan o zamanları yaşamış bulunanlara sorsanız söyler ve gözyaşı içinde anlatırlar!
Tek parti (CHP) nin yaptıkları bununla sınırlı değil. Seçim; açık oy, gizli tasnif şeklindeydi. Eğer sandıktan CHP’ye az oy çıkarsa gizli tasnifte iş kılıfına uyduruluyordu! Zaten oy verme açık olduğu için başka partiye oy vermek o kadar da kolay değildi. Yani bir korku imparatorluğu oluşturmuşlardı.
Bu durumdan rahatsız olan; Adnan menderes ve arkadaşları; CHP’nin karşısına muhalefet olarak DP ile çıktılar. CHP ne kadar değişik oyun oynadıysa kâr etmedi. Halkımız büyük bir teveccühle DP’yi iktidar yaptı. O gün bugündür CHP tek başına iktidar yüzü görmüyor. Aynı anlayışta devam ederse görmesi de mümkün değil.
CHP yine aynı oyunu oynamak istiyor! Yapılan saldırıları, hükümetin organize ettiği, onların kışkırttığı gibi sözlerle halkın gözünden hükümeti düşürmeye çalışıyorlar! Hükümetin halk için, ülkenin yararı için yaptığı hiçbir şeyi içine sindiremiyor! Bu hareketleri yüzünden Konya/ Kulu/ Tavşançalı kasabası CHP örgütü rahatsızlığını belli ederek istifa etti. Tabii bu, sadece bir örnek. Daha birçok yerde istifalar var, olacak da. Kendini bilen, aklı başında hiçbir insanın; anayasa gibi çok önemli bir konuya karşı olması mümkün değil. Bu sözü, laf olsun diye söylemiyorum. Bütün Anayasa hukukçuları, beyni parti taassubu ile uyuşmamış olan her aklıselim sahibi söylüyor. CHP liderinin; “halk anayasanın değişmesini istemiyor, referandumdan yana değil” sözü doğruyu yansıtmıyor. Onun içindir muhalefetin hırçınlığı. Dikkat ettiyseniz son zamanlarda daha da azdılar. Ama bu süreç devam edecek, milletimizin menfaatine sonuçlanacak. Devamlı dediğim bir söz var; “tünelin ucu göründü, yarınlarımız aydınlıktır.” Ne diyor Süheyl Batum; “Anayasa değişikliği konusunu halka anlatmamız lazım. Köy köy, kasaba kasaba, bucak bucak. Anlatalım ki halkımız referanduma gitmesin ve referandumda olumsuz oy kullansın” iyi olur halkın karşısına çıkmanız. Bakalım ne diyecekler? Bizzat görür, yaşarsınız. (09 NİSAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
Anayasa Değişirse; 1. cumhuriyet bitecek, ikinci cumhuriyet mi gelecek?
CHP Grup başkan Vekili Kemal Anadol; “Referandumda kabul edilmesi halinde, ertesi gün bambaşka bir Türkiye'de uyanılacağını” söyleyerek, ''1. cumhuriyeti bitirecekler, ikinci cumhuriyeti getirecekler. Türkiye bu deli gömleğini giymeyecek'' dedi.
Paketin bütünüyle halkoylamasına sunulmasını eleştiren Anadol, ''Bir menü veriyorlar, 'ya hepsini yiyeceksin, ya da yemeyeceksin' diyorlar. İnsan doğası ve demokrasiye aykırı bir dayatma yapıyorlar'' dedi.
Türkiye'yi Atatürk'ün cumhuriyeti olmaktan çıkarıp şeyhlerin emirliği gibi görmek isteyen bir anlayıştır bu'' dedi.
Eğer Anadol’un kafasının gerisindeki Cumhuriyet; ilerlemeye engel, demokratikleşmeyi istemeyen, muhalefeti yanlış anlayan ve uygulayan, statükocu, Atatürk’ün; “muasır medeniyet” dediği hamleleri yakalamayan, millete tepeden bakan, askeri vesayeti tek kurtuluş yolu gören bir sistemse, demek ki Cumhuriyeti anlamamıştır. Yok, hukukçuların, elit kesimlerin, sanayici, ekonomist, ilim adamı, sağduyu sahibi herkesin hemfikir olduğu; “bu anayasa değişmeli, demokratikleşme sağlanmalıdır. Ekonominin önündeki en büyük engel bu anayasadır” dedikleri hali hazır anayasa ise o zaman ülkeyi ileriye götürecek, huzuru sağlayacak, barışa ön ayak olacak, yurdun dört bir tarafının demir ağlarla örülmesinin yolu açılacak, halka değer verilecek, kalkınma hamleleri ortaya konacak bir sistem oluşturulacaksa- ki öyledir- böyle bir Anayasaya şiddetle ihtiyaç vardır.
Eski İstanbul baro başkanı Doç. Dr.Yücel Sayman; “demokrasi esasına dayalı bir devlet düzeni için anayasayı baştan sona değiştirmek lazım. Despotik bir devlet anlayışı var. AK PARTİ’nin yapmaya çalıştığı, devlet politikası ile siyasi iktidar politikaları arasındaki ikilemi ortadan kaldırmak. Bir yığın kamplaşmalara sebep oluyor bu tartışmalar. HSYK, iktidarı elinden gideceği için karşı. Çoğunluk, mevcut yapıdan rahatsız. Ben referandum sonucunun olumlu olacağını düşünüyorum” şeklinde fikir belirtiyor.
Tedirginlikleri; kafa karıştırma, belden aşağı vurma taktikleri, saltanatları yıkılacağı, yıllarca millete tahakküm etmenin korkularını yaşamaktan kaynaklanıyor. Fakat millet gözünü açtı. Bundan sonra millete rağmen, halkı hiçe sayarak bir yere varılamayacaktır. Kötü niyetli, içten pazarlıklı olanların iplikleri pazara çıkmıştır. (05 Nisan 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
ADNAN MENDERES NİÇİN İDAM EDİLDİ?”
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) MYK Üyesi Prof. Dr. Vedat Bilgin, Adnan Menderes’in idam edilme sebebini neye bağladı? Çok ilginç ve mutlaka okunması gereken bir yazı. Özellikle değişime, anayasa değişikliğine, demokratik açılıma karşı olanlara mesaj niteliğinde. Yazıyı aynen alıyor, siz geğerli kardeşlerimin görüşüne sunuyorum.
“TÜRKİYE NEDEN VE NASIL BİR BUNALIM YAŞIYOR?
Bu topraklardaki varlığımızı tehdit eden bir süreç yaşadığımız uyarısında bulunan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vedat Bilgin, toplumsal bunalımların temelinde, krizleri çözmesi gereken siyaset kurumunun, topluma yabancılaşıp, bizatihi krizi derinleştiren bir yapı haline gelmesinin bulunduğunu söyledi. Bu süreçte Türk milliyetçilerine önemli görevler düştüğünü belirten Prof. Bilgin, “Milli devletle, milli kültürü birleştirecek, yani halkın değerlerini devlete taşıyacak yegâne güç milliyetçilerdir. Ayrıca artık yeniden milliyetçi iktisadi politikaları düşünüp, tartışmamız da gerekiyor. Türkiye neden ve nasıl bir bunalım yaşıyor? Bunun boyutları ve kaynakları nelerdir? Toplumların her an, özellikle tarihsel dilimlerde değişerek, varlıklarını sürdürdüğünü, değişimin olmamasının ise tehlike çanlarının çalması anlamına geldiği, her zaman değişimlerin krizlere dönüşme ihtimalinin bulunduğunu da ifade eden Vedat Bilgin, buna karşılık rutin, yönetilebilir değişimlerin toplumların istikrarını sağladığına dikkat çekti.
Değişimi anlamak için toplumsal sistemin anlaşılması gerektiğini belirten Prof. Bilgin: “Toplum, bir topluluk değil, derin bir varlıktır. Sadece gruplaşan yapıları görürüz, ama asıl önemli olan görünmez yapılardır. Toplumlarda görünmez, ama hissedilir bir dizi kurum bulunur. Örneğin din bir insan için iman inanç, meselesidir, toplum içinse bunun ötesinde fonksiyonları vardır. Toplum olmada devlet kurma, önemli bir yapı taşıdır. Değişim bu kurumların bir kısmında başlar, sonunda günlük davranışlarımıza yansır. Her davranış da bir olayı meydana getirir. Bu değişim, düzenlenemez, yönetilemezse insanları umutsuzluğa, tedirginliğe sevk eder.”
DEĞİŞİME CEVAP VEREMEYEN TOPLUMLAR YOK OLUR.
“Milletimizin yaşadığı önemli krizlerden birisinin, İmparatorluktan, milli devlete geçiş olduğunu anlatırken de şunları söyledi: “Bu bir krizdir, çünkü büyük bir imparatorluğu kaybettik. Onun yarattığı kültürel değerlerle, milli devlete ulaştık, bu bir başarıdır, değişimin yarattığı krize verilen bir cevaptır. Zaten değişime cevap veremeyen toplumlar yok olur, gider, verenler ayakta kalır. Tarihin değişim anlarına ortaya çıkan duruma cevap vermek bu nedenle önemlidir. Ne yazık ki milli devletin sonraki değişimlere cevap verme ve sorunları çözmede zorlandığını, bunun temel sebebinin Milli Mücadeleyi yapan ittifakın bir süre sonra çözülmesinin ortaya çıkardığı siyasal problemler ve siyaset kurumunun toplumun gerisinde kalması olduğunu vurguladı.
MİLLİ MÜCADELEYİ MECLİSLE YAPAN TEK ÜLKE BİZİZ
“Milli devletin kurulup, gelişmesi her şeyden önce orta sınıfın gelişmesi ve güçlenmesine bağlıdır. Milli devletin, demokratikleşmesini sağlayan bu yapıdır. Nitekim Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında, daha ortada fol yok, yumurta yokken bir kongre süreci planladı. Aslında kongrelere ihtiyacı yoktu, ancak kafasındaki şuydu; Milli Mücadele ancak milletle başlar, milli devlete giden süreç böyle başlar. Milli Mücadeleyi Meclis eliyle yapan tek ülke biziz. Bu, o insanların zihniyetini ortaya koymaktadır. O ekip, tarihi dönüşüme de cevap verdi. Ancak sonraki süreçte problem çıktı.
REJİMİN İÇE KAPANMASI ASKERİ BÜROKRASİYİ YARATTI
Sivil müttefikler bir orta sınıf değil, Anadolu’nun orta halli insanlarından oluşan geleneksel zümre temsilcileriydi. Milli devleti taşıyacak bir orta sınıf olmadığı için yetki bürokrasi ve milli mücadelenin askeri kadrosunda kaldı. Ekonomik dinamiklerin de yetersizliği sonucu, demokrasi taleplerini taşıyacak bir orta sınıf ve toplumsal dinamikler oluşmadı. Neticede rejim giderek içine kapandı, ortaya bürokratik-askeri elitin oluşturduğu bürokratik bir yapı çıktı.
”DEMOKRAT PARTİ OLAĞANÜSTÜ BAŞARI GÖSTERDİ
Ancak 2. Dünya Savaşı sonrasındaki gelişmelerin, Türkiye için yeni bir kapı açtığını, Batı ile yeni bir ilişkiye geçilmesi mecburiyetini doğurduğunu hatırlatan Bilgin, bunun sonucunda çok partili siyasi hayata geçildiğini, sivil dinamikler, demokrasi gelişmemiş olsa bile Demokrat Parti’nin sadece köylülerin taleplerine cevap vererek, olağanüstü başarı gösterdiğini, dışarıdan gelen yardımların tarımda yapısal değişimi yönlendirmesinin önemine de dikkat çeken Prof. Bilgin, “İlk defa tarımdan, tarım dışına aktarılan değer yüzde 8.9’dan yüzde 16.21’e yükseldi. Bunun anlamı tarımda verimliliğin artması, tarım ve pazarın buluşması, çiftçilerin geleneksel tarımdan kopup, endüstriyel tarıma başlamasıdır. Beraberinde olağanüstü göç, şehirleşme sürecini başlattı. Bu 1950’den, 1970’lerin sonuna kadar devam eden önemli bir değişimdir. Bunun ilk sonucu da ilk defa sınıflaşma sürecinin ortaya çıkmasıdır. Bizim kültürümüzde sınıflar yoktur, sınıflaşma, modernleşme sürecinin bir sonucudur. 1980’ler, 1990’lar, 2000’lerde hala devam eden bir orta sınıflaşma süreci yaşıyoruz. Ülkemiz sanayi devrimini yaşamadan, küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerinden sınıflaşmayı başlatan bir ülke olmuştur” dedi.
ADNAN MENDERES’İN İDAM EDİLME SEBEBİ
“Değişimlerin istikrara dönüşebilmesi için siyasal sürecin bu değişime paralel bir yapılanma içinde olması şarttır. Maalesef siyasal yapımız, toplumsal değişimlerin gerisinde kalmıştır. Siyasal yapı dediğimiz ideoloji, devletin örgütlenmesi ve siyasal aktörlerdir. Ne yazık ki her üçünde de problem var, çünkü bu süreci anlayamıyorlar. Anlaşılması gereken şudur; Siyaset, toplumsal krizleri çözen bir kurumdur. Bugün ülkemizde yaşanan tartışmalar ve krizlerin kaynağında bunun anlaşılmaması vardır. Geleneksel ideoloji, devleti merkeze almaktadır. Bu, tarımsal bir toplumda, bürokratik tahakkümün oluştuğu tek parti yönetimlerinde geçerlidir, ama artık dünya ile iletişimin böylesine geliştiği ya da dünya üniversiteleriyle aynı dersleri okuyan gençlerin çoğunlukta olduğu bir ülkede geçerli değildir. Devletteki örgütlenme, bürokratik kadro mekanizması da tuhaf, kendilerini devletin sahibi sanıyorlar. Evet bin yıldan beri gelen kurallar var, ama 2000’li yıllardan sonra bu da geçerli ve doğru değildir. 1960’ların kadrosuna baktığımızda, bunların 1920’yi anlamadığını, onların gerisinde kaldığını görüyoruz. Onun için Menderes idam edildi. Siyaset, topluma yabancılaştı. Devlet kadrolarının, değişimden rahatsız olduğu görülüyor. Siyasal aktörlerle ilgili problemlere gelince; Daha çok devlete bakıyor, devletin taleplerini, toplumun talepleriyle uzlaştırmaya, hatta devletin istediklerini yapmaya çalışıyorlar. Siyasetçi, toplumun taleplerini devlete götüren, devlet adamı da sorunları çözen insandır. Siyasal aktörler, devlet paradigmasına mı, yoksa gelen yeni sivil paradigmaya mı bakacakları konusunda tereddüt içindeler. Tabii bu kolay değil, çünkü geride bin yıllık bir anlayış var. İşte bu sorunlar siyaset kurumunun çözüm üretemez hale getiriyor, krizi derinleştiriyor.”
TÜRK-İSLAM DÜNYASINDA İLK DEFA BİZE FARKLI BAKIYORLAR
Prof. Vedat Bilgin, siyasal krizlerin, toplumsal çatışmaya yol açacak olaylar meydana getirdiğini, ülkemizde ise bu travmaların çatışmaya dönmemesinin sebebinin, 20-25 yılda meydana gelen değişim ve dinamikler olduğuna dikkat çekip, toplumun, siyasetin çözemediği sorunları erteleme veya daha farklı şekilde çözme yoluna gittiğini, tüm bunlara ilave olarak devlet fonksiyonlarında ciddi problemlerin yaşandığı, kurumların görev alanını karıştırıp, kendisine siyasi misyon biçtiği bu süreçten geçtiğimizi hatırlatan Prof. Bilgin, “Bu süreçte, milliyetçilerin yeni bir görevi olduğunu düşünüyorum. Milliyetçilik, milli devletleri ortaya çıkaran bir ideolojidir. Milliyetçiler, milli devleti savunur, ama aynı zamanda milli kültürü de savunur. Bu ikisini birleştiren demokrasidir. Milliyetçiler, demokrasi misyonuna sahip çıkmazsa, devletçiliğe savrulur, bu da halktan, halkın değerlerinden uzaklaşmayı getirir. Halkın değerlerini, yaşadıklarını, milli kültürü, devlete taşıyacak güç milliyetçilerdir” şeklinde konuştu.
Konuşmasının son bölümünde, bu topraklardaki varlığımızı tehdit eden bir süreç yaşadığımızı vurgulayan Prof. Bilgin, buna yol açan en önemli dış faktörün küreselleşme olduğunu, bununla birlikte küreselleşen Türkiye’de milliyetçilerin varlıklarını daha iyi fark ettiğini bildirdi. Türk-İslâm dünyasında olağanüstü bir değişim yaşandığının da altını çizen Bilgin, “İlk defa Türkiye’ye farklı gözle bakıyorlar. Bu bizim şansımız. Değişimin yarattığı sorunları aşacağımıza inanıyorum” dedi. www.cafesiyaset.com/01.04.2010 ( 02 NİSAN 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
KOMUTANLARA 'YÜCE DİVAN' YOLU AÇILIYOR
AK Parti'nin hazırladığı Anayasa'da değişiklik öngören pakette sürpriz bir değişiklik yapıldı.. Değişiklikle Genelkurmay Başkanı ve komutanlara 'Yüce Divan'da yargılanma yolu açılıyor. Tasarıda bir ayrıntı daha var...
Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Anayasa değişikliği paketi çalışmalarına ilişkin, ''Parlamento yaptı, yaptı. Yapamadı Anayasamızda yolu var, halka sunarız. Burada halk gerçekten son noktayı koyacak en dominant irade. Millet kabul ederse başımızın üstünde, kabul etmezse gene başımızın üstünde'' dedi.
TRT-1'de yayınlanan ''Enine Boyuna'' programında soruları yanıtlayan Ergin, uzlaşma çabalarına ilişkin bir soru üzerine, Köksal Toptan'ın TBMM Başkanlığı yaptığı dönemde, Parlamentoda bulunan siyasi partilerin Genel Başkanlarından Uzlaşma Komisyonlarına üye gönderilmesini talep eden davet mektubu gönderdiğini anlattı.,
O dönemde Toptan'ın, muhalefetin eleştirilerini dikkate alarak, Anayasa değişikliği, Meclis içtüzüğü, Avrupa Birliği uyum yasaları ve seçim yasaları, siyasi partiler kanunu ve siyasi etik yasasından oluşan bir pakete ilişkin kurulacak 4 ayrı komisyona her grubun ikişer üye ile katılmasını talep ettiğini kaydeden Ergin, şöyle konuştu:
''Bu Meclis Başkanımızın davetine üç siyasi parti icabet etti; AK Parti, MHP ve o günkü ismiyle Demokratik Toplum Partisi. Cumhuriyet Halk Partisi bu davete icabet etmek bir yana, üye vermek bir yana Meclis Başkanı'nın bu davetine cevap dahi vermedi. Daha sonra ısrarlar üzerine içtüzük hazırlama komisyonu bir çalışma yaparak Meclis içtüzük değişiklik taslağı hazırladı, oy birliği ile hazırladı. Uzlaşma komisyonu adı üzerinde ama daha sonra uzlaşma ile hazırlanan bu taslağa CHP sahip çıkmadı ve şu ana kadar onu Parlamentoya getiremedik CHP sahip çıkmadığı için. Dolayısıyla uzlaşma güzel. Bütün bu gayretler karşısında 'hayır ben uzlaşmayacağım', 'ben böyle bir çalışma içerisinde yokum', 'ben yapmak istemiyorum' diyene nasıl bir uzlaşma yolu öngörecekse 'uzlaşma' diyenler, onun da yolunu bize gösterirlerse gerçekten biz o yolu da denemeye hazırız.''
Ülkemizin vazgeçilmez gündemi, “anayasa değişikliği” . Bu, mutlaka olmalı, ülkemiz rahata kavuşmalıdır. Evet ülkemiz rahat değil. Bir yanda, reformlar, bir yanda kalkınma mücadelesi. Ama öbür yanda bu çalışmaları engelleyen bir anlayış! Ak’a kara, kara’ya ak deme gayretleri. Yürütmeyi çalışamaz hale getirme, her olumlu faaliyete; “DUR” deme anlayışsızlığı…asıl olan husus; yıllardır benliğimizi kemiren, kafaları karıştıran, insanları küstüren ve ikilik meydana getiren; “benden değil” hamakatı!
Pek iyi anayasa değişince bunlar da değişecek mi? Bütün mesele zihniyet değişikliği. Zihniyetler değişmeden, kafaların içindeki olumsuz düşünceleri bir kenara atmadan sonuç alınmaz. Kim ne derse desin, halk bir an önce anayasanın değişmesi, ülkenin önünün açılmasını istiyor. Türkiye değişiyor, gelişiyor, büyüyor.(30 MART 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
HİCRANDAN VUSLATA
Değerli dostlar, bugün sizlerle Mevlana ikliminde gezinti yapmak, devamlı siyasi gündemle
Bir hoş olan beynimizi Mevlana’nın Kurandan aldığı ilhamla dinlendirelim istiyorum. Mevlana,
mesnevi’nin başlangıcı olan “dinle neyden” de bakınız neler diyor?
Dinle, bu ney şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor;
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın herkes ağlayıp inledi.
Ayrılıktan parça parça olmuş kalp isterim ki, iştiyak derdini açayım.
Aslından uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar.
Ben her cemiyette ağladım inledim. Fena hallilerle de eş oldum, iyi hallilerle de.
Herkes kendi zannınca benim dostum oldu, ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.
Benim esrarım, feryadımdan uzak değildir. Ancak her gözde, kulakta o nur yok.
Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değildir. Lakin canı görmek içim kimseye izin yok.
Bu neyin sesi ateştir, hava değil. Kimde bu ateş yoksa yok olsun!
Mevlana, mesneviye bu ifadelerle başlıyor. Bir çeşit önsöz niteliğinde olan “dinle neyden” biçiminde de ifadesini bulan bu cümleler, Allah’ın ruhlar âleminde aldığı ve adına “elest bezmi” dediğimiz akitleşmeye uymadığımız için insan ıstırap ve üzüntü içindedir.
Bezm-i Elest
Farsça’da; sohbet meclisi anlamına gelen; “bezm” kelimesiyle Arapça’da; “ben değil miyim?” manasında çekimli bir fiil olan “elestü” den oluşan bezm-i elest terkibi, “ben sizin rabbiniz değil miyim*” hitabının yapıldığı ve ruhların da; “evet” diye cevap verdikleri meclis anlamını ifade eder.
Allah’la insanlar arasında meydana gelen bu sözleşmeye; “misak”, “kâlu bela”, “ahit”, “bela ahdi”, “bezm-i elest” gibi çeşitli adlar verilir.
Bezm- i elest; Allah’ın insanlarla ilk defa yaptığı bir iletişimdir. “ben sizin rabbiniz değil miyim?” demek; “Rab olarak bana nasıl bir kulluk gerekiyorsa onu yerine getirmen gerekir” anlamı taşır.
Baktığımız zaman; Allah; önce dünyayı, sonra bitkileri, sonra hayvanları ve en sonunda da insanı var etmiştir. insanı en son yaratmasının esprisi; her şeyi yanında hazır olarak bulsun, her nimetten rahatça yararlansın diyedir.
“Elestü bi Rabbiküm” ( Ben rabbiniz değil miyim?) üzerinizde dilediğim gibi tasarruf eden ve etmek hakkı olan yegane malikiniz olduğuma şahitsiniz, şahadet edeceksiniz değil mi? Diyerek emaneti yükleyerek, Rab oluşunu takrir ediyor. Ruhların hepsi birden; “Kalû bela” ( Evet Rabbimizsin) diye terbiye ve emaneti kabul ve şahadeti taahhüt ettiler. Hiçbir şey değil iken Allah’ın ilahlığı, yaratma ve terbiyesi ile şuursuz zerreler halinde vücuda getirip şuurlu insan fıtratına girdiler.
“Rabbin Âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu. Ben sizin rabbiniz değil miyim? “elbette öyle” dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde; “bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz.”
İslâm akidesine göre insanoğlunun bütün sorumluluklarının başında Allah’ın varlık ve birliğini kabul etme ve yalnız O’nu Allah olarak tanıyıp kulluk etme görevi gelmektedir. Fakat insanlar, sorumlulukları hakkında gerektiği biçimde bilgi sahibi kılınmazlar yahut böyle bir bilgiye ulaşma yeteneği ile donanmış olmazlarsa bu durumu bir mazeret veya bahane olarak ileri sürmekte haklı olurlar.
Ney; insanı temsil eder. Kamışlık da asli vatan durumundadır. Asli vatandan ayrılmak, Allah’ın insanlara sunduğu cennetten ayrılmaktır. (27 MART 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
NEVRUZ
Nevruz; yeni gün demek. yıllardır baharın başlangıcı olarak kutlanır. 21 mart’ta Türkiye’nin her tarafında hatta dünyada bütün Türklerin; coşkuyla kutladığı, kardeşlik türkülerinin söylendiği, dostluk, sevgi, birlik- berberlik ateşinin yakıldığı, kaynaşmanın zirve yaptığı bir ortamdır.
Türk Dünyası ve Eyüp belediyesinin organizesinde tertip edilen Nevruz kutlamaları, Eyüp Stadyumu'nda yapıldı. Sabah saatlerinde Eyüp Sultan Camii'nde dualarla başlayan Nevruz kutlamaları, daha sonra stadyumda danslarla, halaylarla, gösterilerle bir birinden farklı ülkelerden gelen insanlarla coşkuyla kutlandı.
Nevruz kutlamaları, mehteran takımının gösterisiyle başladı. Halkoyun gösterileri, demir dövme ve ateşten atlama gösterileri Türk ülkelerini ve komşu ülkeleri bir araya getirdi. Gösterilerin simgesi olarak kardeşlik, barış ve birlik beraberlik simgelendi.
'Nevruz; Sünni'si, Alevi'si, Türk'ü, Kürt'ü, Boşnak'ı, Tatar'ı, Azeri'si, Kırgız'ıyla herkesi birleştiren bir bayramdır. Ortadoğu'dan, Anadolu'ya birçok yerde nevruz kutlanmaktadır. Osmanlı zamanında da nevruz her köşe başlarında etkinliklerle kutlanırdı.
'Nevruz, Türk dünyasında 2 bin 800 yıldır coşkuyla kutlana gelmiş, halen de Avrasya topraklarında sevinç ve neşeyle kutlanmaya devam etmektedir. Nevruz, milleti birlik ve kardeşlik içinde tutan en önemli unsurlardan biridir. Ayrıca nevruz, birleştirici, kaynaştırıcıdır.
'Nevruz, sokaklarda lastik yakma bayramı, çiçekleri ezme koparma bayramı değildir. Nevruz, çocukları sevindirme ve barışın kardeşliğin yükseldiği sevgi tohumlarının ekildiği, çimlendiği ve yeşerdiği gelecek günlere daha sevinçle bakıldığı bir bayram olarak kutlanması gerekiyor. Allah bu milleti ve kardeşlerimizi yenice nevruzları barışla kardeşlikle huzurla kutlamayı nasip etsin.
İçimizde fitne fesat tohumları açmaya hevesli olanlara karşı da uyanık olmaya mecburuz. Bu, ayrılık ateşini tutuşturmaya gayret edenlere karşı kenetlenme azim ve çabamızı bir kez daha ortaya koyup, bizi tarihi bağlarımızdan, çeşitli ırk ve kültürdeki insanlarla omuz omuza problemsiz şekilde yaşamamızı istemeyenlere karşı omuz omuza vererek bir güç olduğumuzu göstermeliyiz.
Değişik yerlerde, çeşitli sloganlar altında bazı provokatif eylemler yapılabilir. Bugünü fırsat bilerek; bu güzelim dayanışma günümüzü bozmaya çalışan beyni küçük, düşüncesi kıt, ileri görüşten uzak, “demokratik açılım”ın pkk açılımı olduğunu söyleyerek açılımı anlamayan, “Yeni anayasaya ihtiyaç yok” diyerek birlik ve kardeşlik ruhunu dinamitleyenler olabilir. Bunlar da işin tuzu biberi olarak kalacaktır. Yeter ki; ülkeye hizmette hizmet noktalarının kesintiye uğramaması için sanatçıların, Romanların,Alevilerin, Kürtlerin, ilim adamlarının, aydınların, kafası çalışanların ortak akılla; “demokratik açılım şarttır” dedikleri hususlarda tavizsizce yürüyüp, ülkenin önünü açmak isteyenlere engel olmayalım. Bana göre bu, en büyük vatan sevgisidir. İşte o zaman arzuladığımız nevruzu da, özlemle beklediğimiz bayramı da kutlamış, kardeşliği, barışı yakalamış oluruz. Geçiş dönemleri sancılı olur. Bu da böyle bir şey. Ama; insanlık yolunda, kalkınma zemininde böylesine olumsuzluklara takılıp kalmamalıyız. Yol uzun ve zahmetli. Bu uzun, yorucu maratonda yarışı kesip, üç beş tane kendini bilmeze pabuç bırakmamak hepimizin en birinci görevidir. Nevruz bayramı hepimize kutlu olsun. Gelecek seneki nevruzu; sivil bir anayasa, tam demokrasiye kavuşmuş bir ülkede, terörün; “T” sinin bile telaffuz edilmediği bir Türkiye’de, birbirine destek veren, “senin derdin benim derdim” diyebilen kardeşlik duygularının pekiştiği, “Avrasya veya İslâm birliğinin tesis edildiği bir dünyada kutlamak dileklerimle. (21 MART 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
TARİH YAPMAK, TARİHE GEÇMEK
Tarih yapmak, tarihe geçmek. Bu iki kelimeyi söylemek çok kolay. Kelimeler, cümleler, konuşmalar, halk tabiriyle, “edebiyat yapmalar”, “hamasi nutuk atmalar” her zaman karşımıza çıkan, sık sık gündeme gelen rutin olaylardır.
Gelin tarih yapalım, tarih yazalım demekle olmuyor. Çok konuşmakla meseleler çözümlenmiyor. Yattığımız yerden, bir elimiz yağda, bir elimiz balda hiçbir sorun çözümlenmiyor. Tarih yapabilmek ve yazabilmek için; terlemek, dünyaya kendini tanıtmak, varlığınla dünya devletlerine karşı; “ben Müslüman Türk’üm, benim yönetimimde kimse; inancından, düşüncesinden, ırkından dolayı kınanmayacak, herkese adaletli davranılacaktır.” Anlayışını ikame etmek, bunu har zaman ve zeminde ispat etmek gerekmektedir.
Tarih bunun açık örnekleriyle doludur. İşte bugün kutladığımız 18 Mart Çanakkale Savaşlarının yıldönümü bu tarihi hatıraların yaşanmasına vesile oluyor. Düşünün bir kere 250.000 şehit! Dile kolay. 250.000 tane gencecik vatan evladını toprağa vereceksin! Böyle bir güzelliği, böyle bir kutsal duyguyu ancak; imanla vatan sevgisinin özdeşleşmesi ile açıklayabilirsiniz. Çünkü; “vatan sevgisi imandandır”. İnsanın kaldıramayacağı o koskoca top mermisini bir hamlede kaldırıp topun ağzına hangi duygu, hangi güç verebilir? Bunu ilimle, akılla izah edebilir misiniz? Eğer bu, her an mümkün olsaydı o mermiyi topun ağzına verip, İngiliz gemisini batıran çavuş, komutanının isteği üzerine tekrar yapabilirdi! Ama olmadı. O, bir oldu ama pir oldu!
Pekiyi bunu yaptıran neydi? Neden bir başkası yapmadı veya yapamadı? Mesele sadece bir ağırlık kaldırmaksa, herkes yapabilirdi. Hele karşı safta duran düşman rahatça yapardı. Ama öyle değil! Konuyu yalnızca maddi güç olarak görmemek, salt olarak bir mermiyi kaldırmak şeklinde açıklayamazsınız. Bunun tek bir izahı var; İMAN.
İnançlı insanın yapamayacağı iş, hakkından gelemeyeceği zorluk yoktur. İman karşısında; sayısal değerler hiçbir anlam ifade etmez. Bunun net ve açık örneğini Hz. Muhammed(SAV)’in savaşlarında görüyoruz. Müslümanlar bir avuç denecek kadar az iken, kat kat kalabalık olan düşman karşısında galip duruma gelmişlerdir.
Daha gerilere gidelim; peygamberimizin doğduğu yıl 571 tarihinde; yemen kralı Ebrehe Kâbe’yi yıkmak için fillerle Mekke’ye yöneliyor! O zaman Mekke’nin yöneticisi Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalip idi. Ebrehe’nin; “ya develeri ver ya da Kâbe’yi yıkacağım” sözüne karşı şu tarihi sözü söylemiştir: “develerin sahibi benim ama Kâbe’nin sahibi var, onu O korur”. Sonuç; Ebrehe ve ordusunun; ebabil kuşları vasıtasıyla- ebabil kuşu, dağ kırlangıcı- delik deşik olup yenmiş ekin haline gelerek yenilmeleri ile sonuçlanmıştır.
Tarihi seyrimize devam edelim; Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmeden önce halkın nabzını yoklamak istemiş ve esnafı denetlemiştir. Sabah namazından sonra- esnaflar dükkânlarını sabah namazı açarlardı- bir esnaftan bir kiloluk şeker alıyor. Ardından, bir kilo da pirinç isteyince esnaf; “beyim ben siftah ettim, diğerini de yanımdaki kardeşimden al” deyince Fatih; “ ben bu esnafla, bu halkla değil İstanbul’u dünyayı alırım” tarihi sözünü söylemiştir.
İşte tarih böyle yapılır ve böyle yazılır! Çanakkale savaşlarının yıldönümünde şehitlerimize Allah’tan rahmet, geride kalan bütün vatanseverlere uzun ömür ve ülkeye daha çok hizmet etme azim ve kararlılığı temenni ederim. Tarihimiz, şanla, şerefle dolu. Tarihimizde; hiçbir zaman soy kırım olmamıştır ve olmaz. Bunu bilmeyenler arşivlere müracaat etsin. (17 MART 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
YENİ BİR SOL PARTİ KURULUYOR
Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ziya Halis, oluşturdukları siyasi hareketin Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) adıyla 14 Martta Türkiye'nin siyasi hayatına katılacağını belirtti. Kurucuları arasında; SHP Genel Başkanı Hüseyin Ergün, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız, Yeni Sol Hareketi temsilcisi Saruhan Oluç, Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Genel Başkanı Fevzi Gümüş, KESK Yönetim Kurulu Üyesi Adnan Gölpunar ve Dr. Servet Demir yer alıyor.
Eşitlik ve Demokrasi Partisinin kuruluş dilekçesini 12 Mart Cuma günü vereceklerini dile getiren Halis, SHP'nin, hafta sonu yapacağı kurultayın ardından EDP çatısının altında yer alacağını söyledi.
Türkiye'nin siyasi hayatına 14 Martta katılacak EDP'nin, halkın geleceği, mutluluğu, kaliteli yaşama kavuşması için elinden geleni kararlılıkla uygulayacağını anlatan Halis, Türkiye'de türevi, benzeri olmayan bir siyasi parti kuracaklarını belirtti. Kuracakları partinin iktidarı hedeflediğini de kaydeden Halis, şunları söyledi:
''Sosyal demokrat odaklı, emeğe saygı duyan bir siyasi hareketiz. Türkiye'de kendini sosyal demokrat olarak nitelendiren partilerin sosyal demokratlıktan uzakta olduğunu görüyoruz. Türkiye'de böyle bir parti yoktu, olsa böyle bir harekete kalkışmazdık. EDP iktidar olduğunda devlet demokratikleştirilecek, çokça üreteceğiz, hakça bölüşeceğiz. İnsani kalkınma, çevre ve sosyal adaleti bütünleştiren bir politika uygulayacağız. Sözü ve özü bir olan bir siyasi hareket olacağız. İnsani ve sosyal bir çalışma yaşamı oluşturacağız, inançlara eşit mesafede duracağız. İktidarımızda Kürt sorunu olmayacaktır. Kürt sorununun çözümü ve ülkemizde barışçı bir yaşam iklimi oluşturmak için bir genel siyasi affı öncelikle gündeme alacağız. Eğitimde herkese fırsat eşitliği vereceğiz, sağlık hizmetlerini ücretsiz yapacağız, toplumsal hayata katılımı artıracağız, yerel yönetimleri demokratikleştireceğiz, çevreyi ve doğayı koruyacağız, uluslararası ilişkilerde aktif, yapıcı ve barışçı olacağız.''
EDP; Mustafa Sarıgül’ün kuracağı partiyi saf dışı etmek, alevi oylarını bu partide toplamak, solu diriltmek için yola çıkmıştır. Belki de Sarıgül bu partiye katılabilir. Dahası; CHP dışında ne kadar sol parti varsa hepsi birlik oluşturup, CHP’nin Meclise girememesi yolunda bir siyaset de güdülebilir. Çünkü CHP’nin; dedikleriyle yaptıkları çelişen, seçim meydanlarında başörtüsü üzerinden oy almaya kalkıp, seçim sonunda başörtülüleri yok saymaya, onları asimile etmeye kalkması yüzünden rahatsız olan insanlar var. Bu bakımdan bir tepki olarak bu parti kurulmuştur.
Yalnız programı, aynen AK PARTİ’nin programına uyuyor. Birkaç yönden ayrılmakla birlikte. Ayrıldığı noktalar; AK PARTİ; genel siyasi affı düşünmüyor. Çünkü genel siyasi af içinde, terörist başının da affı söz konusu. Böyle bir af yaklaşımı, halkımızı yaralar.
Her ne kadar genel başkanı “değil” dese de, EDP bir alevi partisidir. Seçimde diğer sol partilerin Alevilerden oy alamaması anlamına geliyor.
Görünen o ki; yeni ve olmayan bir şeyi programına almamış görünüyor. Hep eski söylemler, hep yapılan ve hükümetin yapmak için mücadele verdiği konular dikkati çekiyor. Okuyun programı, bakınız yukarıdaki ifadelere ve karşılaştırın AK PARTİ’nin dedikleri ve yaptıklarıyla.
Elbette yeni partiler kurulsun, tabii ki çok parti olmalı. Ama gerçekten halkımıza hizmet edecek, ülkeyi ileriye götürecek, teröre, darbeye kapı aralamayacak, din ve vicdan hürriyetine yer verecek, sosyal devlet ilkesini ikame edecek, demokratikleşmek için canla başla çalışacak. Bunlar da mevcut olduğuna göre; demek ki yeni kurulan partilerin şansı yok. Ne kadar, kaç tane kurulursa kurulsun. (11 MART 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
HALK REFERANDUM İÇİN NE DİYOR
Referandum gerçeği iyice belirdi. Buradan hareketle anket şirketleri, kamuoyu araştırıcıları, toplumsal gerçekliği göz ardı etmeyen kuruluşlar birbiri ardına anketler yapıyor. Her ne kadar anketler % 100’lük bir gerçeklik ortaya koymasa da, aşağı yukarı durumu yansıtırlar. Aşağıda böyle bir anketin sonuçlarını sizlerle paylaşmak, ülkemizin geleceği ile ilgili somut bilgiler sunmak istiyorum.
Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi'nin 26-27 Şubat tarihlerinde, 31 ilde ve bin 346 kişi üzerinde yaptığı anket, son tartışmaları aydınlatacak çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. Araştırmaya göre, vatandaşların yüzde 78,7'si yargı reformunun ihtiyaç olduğunu düşünüyor. Bu soruya verilen cevapların, etnik, inanç ve siyasî görüş farklılıklarına göre dağılımı da yapılıyor, toplumun reform için hemfikir olduğu sonucuna varılıyor. Ayrıca her 10 katılımcıdan 7'si yeni bir anayasa isterken, muhalefetin 'anayasa değişikliğini bu parti yapamaz' tavrını halk benimsemiyor.
Yargı reformunun mevcut Meclis tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 62,3.Ankete katılanların büyük bir kısmı reformun referanduma sunulması durumunda onaylayacağını kaydediyor.
Hangi Partili nasıl düşünüyor
Partilerin seçmenlerine göre dağılım da ilginç sonuçlar içeriyor. BDP'lilerin yüzde 89,3'ü, MHP'lilerin 82,8'i, AK Partililerin 78,7'si, CHP'lilerin 74,4'ü reform talebinde bulunuyor. 'Darbe Planları Gölgesinde Türkiye'de Siyaset ve Yargı Gerilimi' adını taşıyan çalışmaya göre halk yargının tarafsız ve bağımsız olmadığına inanıyor. Hükümetin yargı makamlarına müdahale ettiğini düşünenlerin oranı yüzde 57,8, Genelkurmay'ın yargı kararları üzerinde etkili olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 39,9.
Halkın yüzde 80'i yargı reformuna destek veriyor
Yargı reformuna, halktan büyük destek geldi. Metropoll'un anketine göre vatandaşların yüzde 78,7'si reforma ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Her 10 katılımcıdan 7'si yeni anayasa isterken, CHP ve MHP'nin "anayasa değişikliğini bu Meclis yapamaz" tavrını benimsemiyor. Katılımcıların yüzde 57'si 'Anayasa değişikliğini mevcut Meclis yapabilir.' diyor.
Prof. Dr. Özer Sencar, Dr. Sıtkı Yıldız ve Dr. Ünal Bilir tarafından hazırlanan ankete katılanların büyük çoğunluğu, yargı reformunu destekliyor. "Türkiye'de yargı reformuna ihtiyaç var mı?" sorusuna katılımcılardan yüzde 78,7'si 'evet' derken, yüzde '17,8'i hayır cevabını veriyor. Ankete göre kendini Kürt olarak tanımlayan vatandaşlardan yüzde 81'i yargı reformunu destekliyor. Kafkaslar'dan göç ettiğini açıklayanların yüzde 85'i de soruya 'evet' diyor. Alevi olduğunu belirten katılımcıların da yüzde 75'i reform istiyor.
"Sizce Türkiye'nin yeni bir anayasaya ihtiyacı var mıdır?" sorusuna ise her 10 katılımcıdan 7'si 'evet' diyor. Yeni bir anayasaya ihtiyaç olmadığını belirtenler ise yüzde 27,1'de kalıyor. 29 Mart yerel seçimlerinde AK Parti'ye oy verdiğini belirten deneklerden yüzde 73'ü, 1982 Anayasası'nın değişmesi görüşünde. CHP'ye oy verenlerin yüzde 65'i, tercihini MHP'den yana kullananların yüzde 68'i yeni anayasa istiyor. BDP'ye oy verdiğini söyleyen her 10 katılımcıdan 8'i de anayasanın değişmesi gerektiğini kaydediyor. Diğer partilere oy verenler arasında yeni anayasaya 'evet' diyenlerin oranı ise şöyle: Saadet Partisi yüzde 79, DP yüzde 70, diğer yüzde 87. Anayasa değişikliğine hiçbir partiye oy vermediğini ifade edenler de destek veriyor. 'Yerel seçimlerde sandığa gitmedim' diyenlerin yüzde 64'ü yeni bir anayasaya ihtiyaç olduğunu kaydediyor.
'Balyoz' soruşturması hukuka uygun
Araştırmada, Balyoz operasyonunun toplumdaki izdüşümü de inceleniyor. "Balyoz operasyonu kapsamında aralarında eski kuvvet komutanlarının ve muvazzaf subayların bulunduğu kişilerin gözaltına alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?" yönündeki soruya katılımcıların yüzde 58'i "Hukuk devletinde herkes yargılanabilir, doğru buluyorum." cevabını veriyor. Operasyonun askeri yıpratmak amacıyla yapılan uygulamalardan ibaret olduğunu ve yanlış bulduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 38. Araştırmada kuvvet komutanlarının serbest bırakılmasının siyasi bir karar olduğu yönündeki düşünce ağır basıyor. Balyoz operasyonu ve son yargı krizi çerçevesinde liderlerin davranışları sorulduğunda ise partinin ve Başbakan Erdoğan'ın tavrını doğru bulanların oranı yüzde 50. MHP lideri Bahçeli'nin tavrını katılımcıların yüzde 27,8'i, CHP Genel Başkanı Baykal'ın tavrını ise sadece 21,4'ü doğru buluyor.
Yargı 'tarafsız' değil
Araştırmada yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı da irdeleniyor. "Sizce Türkiye'de yargı bağımsız mıdır?" sorusuna yüzde 38,9 oranında 'evet', yüzde 57,4 oranında 'hayır', yüzde 3,8 oranında 'fikrim yok' cevabı veriliyor. Yargının tarafsızlığı konusunda yöneltilen, "Size göre Türkiye'de yargı tarafsız mıdır?" sorusuna katılımcıların yüzde 44'ü 'evet', yüzde 55'i 'hayır' diyor. Araştırmaya göre hükümetin yargı makamlarına müdahale ettiğini düşünenlerin oranı yüzde 57,8, yargının aldığı kararlar üzerinde Genelkurmay'ın etkisi olduğunu düşünenlerin oranı yüzde 39,9. Hükümetin yargı krizine ilişkin açıklamaları vatandaşların yüzde 41,2'si tarafından tasvip edilirken, yüksek yargının yaptığı açıklamalar vatandaşların yüzde 41,8'i tarafından kabul görüyor. Son günlerde yaşanan yargı krizinin de vatandaş üzerinde iyi bir yansımasının olmadığı görülüyor. Çünkü, "Yaşanan son olaylar yargıya olan güveninizi nasıl etkiledi?" yönündeki soruya vatandaşların yüzde 50,8'i 'Güvenim azaldı' cevabını veriyor.
Ankete göre yargı reformu, Meclis'ten geçmemesi halinde referandumda destek görecek. Katılımcıların yüzde 66'sı "Yargı reformu için referandum yapılsa onaylar mısınız, onaylamaz mısınız?" sorusuna 'evet' cevabı veriyor. Onaylamayacağını belirtenler ise yüzde 27'de kalıyor. 29 Mart seçimlerinde AK Parti'ye oy verdiğini belirten deneklerden yüzde 76'sı paketin referanduma gitmesi durumunda 'evet' oyu vereceğini belirtiyor. CHP'ye oy verenlerin yüze 53'ü, MHP'yi desteklediklerini açıklayanların yüzde 63'ü referandumda 'evet' oyunu kullanacağını kaydediyor. Meclis'te grubu bulunan bir diğer parti BDP'ye oy verdiklerini belirtenlerin ise yüzde 85'i referandumda destek sunacaklarını ifade ediyor.
Meclis Yargı Reformu yapmalı mı?
Ankete katılanların yüzde 62'si mevcut Parlamento'nun yargı reformu yapabileceği görüşünde. 29 Mart'taki yerel seçimlerde AK Parti'yi desteklediklerini belirtenlerin yüzde 73'ü, soruya 'evet' diyor. MHP'ye oy verdiklerini belirtenler de mevcut Meclis'in yargı reformu yapabileceğini belirtiyor: Yüzde 59. BDP'ye oy veren her 10 katılımcıdan 8'i soruya evet derken, sandıkta CHP'yi desteklediklerini açıklayanlar ise yeni bir meclisin reform yapmasını istiyor. CHP'lilerin 52'si soruya 'yapmamalı' cevabını veriyor.
Ankete katılanlar, CHP ve MHP'nin 'Bu Meclis anayasa değişikliği yapamaz' tavrına karşı çıkıyor. Deneklerin yüzde 57'si, "Sizce şu anki Meclis yeni bir yargı reformu yapmalı mıdır?" sorusuna 'Evet' diyor. En son seçimlerde AK Parti'ye oy verdiklerini açıklayan katılımcıların yüzde 70'i, MHP'yi destekleyenlerin ise yüzde 53'ü bu Meclis'in anayasa değişikliği yapabileceğini bildiriyor. CHP'liler ise Deniz Baykal'ın görüşünü savunuyor. CHP'ye oy verenlerin sadece yüzde 37'si soruya olumlu cevap veriyor.
--------------------------------------------------------------------------------
Kararsızlar dağıtılmadan AK Parti yüzde 35, CHP yüzde 15
Araştırmanın seçmen eğiliminin ölçüldüğü son bölümünde ise "Bugün bir milletvekili seçimi yapılsa hangi partiye oy verirsiniz?" sorusu yöneltiliyor. Yüzde 23 oranında kararsızın olduğu sonuca göre katılımcıların yüzde 35,3'ü AK Parti'ye, yüzde 15,5'i CHP'ye, yüzde 11,6'sı MHP'ye oy vereceğini belirtiyor. Mustafa Sarıgül'ün liderliğini yaptığı Türkiye Değişim Hareketi (TDH)'nin oy oranı yüzde 4,7 iken, BDP'yi destekleyenler yüzde 3,9'da kalıyor.
29 Mart seçimleri dikkate alındığında AK Parti, oyunun yüzde 78,3'ünü muhafaza ederken, CHP'nin son seçimde aldığı oyun yüzde 63,3, MHP'nin ise yüzde 64,1'ini koruduğu görülüyor. Katılımcılara yerel seçimlerde hangi partiye oy attıkları da soruldu.
Buna göre deneklerin yüzde 36,7'si AK Parti'ye, yüzde 22,1'i CHP'ye, yüzde 15,5'i MHP'ye oy verdiğini belirtti. Araştırmada halkın en çok güvendiği lider yüzde 38 oranı ile Başbakan Erdoğan. Onu sırasıyla Deniz Baykal (9,3), Devlet Bahçeli (7,5) ve Sarıgül (3,5) izliyor. Kaynak: Zaman,06 Mart 2010. (07 MART 2010
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
ANAYASA DEĞİŞMELİ
Her kesim, her aklı eren; “12 Eylül darbe anayasası bu ülkeye dar geliyor, askeri vesayet taşıyan anayasadan kurtulmalıyız” diyor. Askeri anayasalar yüzünden ülkede reformlar yapılamıyor, açılım yeterince olmuyor, demokrasiye geçilemiyor.
İlk başlarda muhalefet partileri de anayasa değişikliği istiyor, onlar da 12 Eylül anayasasından şikâyet ediyorlardı. Ama bir türlü AK PARTİ hükümetinin anayasa değişikliği yapmasını içlerine sindiremiyorlar. Haydi sen yap, o da yok. CHP’nin bu konuda hazırlığı da var fakat yanaşmıyor, bir türlü TBMM’de anayasa değişikliğine yanaşmıyorlar. Eğer bunu hükümetin anayasası olarak görüyorlarsa yanlış yapıyorlar. Çünkü bugün bunlar var, yarın bir başkası olur.
Bu anayasa kimin? AK PARTİNİN mi? Hükümetin mi? Yoksa ülkenin mi? Ne demek; “bu anayasayı bu hükümet yapmasın, Anayasayı AK PARTİ değiştirmemeli” bu sözleri ilk defa söyleyen Yargıtay Cumhuriyet eski başsavcısı Sabih Kanadoğlu idi.
Şimdi şöyle bir beyin jimnastiği yapalım; “anayasayı AK PARTİ değiştirmesin” sözünün altında şunlar yatar; anayasayı AK PARTİ değiştirirse; ülkede kalkınma, ilerleme, demokratik açılım, çağdaş uygarlığı yakalama, askeri vesayet rejiminden kurtulma, sivilleşme, yargı reformu, HSYK’nın yeniden yapılandırılması, kurumlar arası uyumun sağlanması, şeffaflaşma, terörün bitmesi, huzurun yakalanması sağlanacak. Biz bunları istemiyoruz. Eski düzen devam etsin. Kimin eli kimin cebinde belli olmasın. Devletin malı deniz yemeyen domuz anlayışı sürsün gitsin.
Eğer anayasa değişikliği Mecliste yapılmazsa geriye tek bir alternatif kalıyor; referandum. Ya öyle, ya böyle. Bir evin çocuğu hırsızı yakalamış babasına; “baba hırsızı yakaladım” demiş. Babası; “getir o zaman” deyince; “gelmiyor baba” demiş. Babası; “bırak gitsin” deyince; “gitmiyor” cevabını vermiş. Muhalefetin durumu aynen böyle. Mutlaka, icra ve yürütme makamında olanlar; ülkenin geleceğini, aydınlık yarınlara ulaşmasını düşünüyorlarsa anayasa değişikliğini yapmak zorundalar. İşi sulandırmak, partizanlığa dökmek, hamaset yapmak, halkın kafasını bulandırmakla bir yere varılmaz. Varılmıyor da.
Zaten hükümet bu konuda düğmeye bastı. Yine de vakit geçmiş değil. Referanduma gitmeden, Mecliste çözülsün bu iş. Referanduma gidilirse yine kaybeden Muhalefet olacaktır. Çünkü halkımız olayları çok güzel takip ediyor. Son olaylardan dolayı muhalefete tepki yoğunlaştı. Referanduma gidilince, muhalefet olarak genel seçimlerde millete bunu izah edemezsiniz. Bir avuç yüzer gezer oy dışında halk; hükümet icraatlarından memnun. İyi düşünün, iyi hesap yapın. Kendinizi sandığa mahkum etmek istemiyorsanız hükümetin anayasa değişikliği için mutabakatı kabul edin. Sonra çok geç olabilir. O zaman da son pişmanlık fayda etmez. (03 MART 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
Baykal hakkında yeni 'PKK' iddiası
CHP-HADEP ittifakı görüşmelerini 1999 yılında gerçekleştiren dönemin İHD Mardin Şube Başkanı Cemil Aydoğan şok bir iddiada bulundu.Aydoğan, Baykal “PKK'nın Avrupa sorumlusuyla da görüştü” dedi.
BDP'li Sırrı Sakık'ın, “Baykal bizden 20 militan istedi” sözlerinin ardından 1999 yılındaki CHP-HADEP ittifakı görüşmelerini gerçekleştiren dönemin İnsan Hakları Derneği Mardin Şube Başkanı Cemil Aydoğan'ın iddiaları adeta şok etkisi yarattı.
Aydoğan, Baykal “PKK'nın Avrupa sorumlusuyla da görüştü” dedi. Aydoğan, “O dönem bana CHP ile HADEP arasındaki ittifak için katkı sunulması önerildi. Görüşmeleri ben gerçekleştiriyordum ve bizzat Baykal'la görüşüyordum. Kapısı bana sürekli açıktı” şeklinde konuştu.
BAYKAL MİLİTAN İSTEDi
Görüşmeler devam ederken, Baykal'ın kamuoyu baskısındanda çekindiğini aktaran Aydoğan, bundan dolayı listesine almak istediği isimlerin, kamuoyunun tanıdığı HADEP'li isimler olmasını istemediğini aktardı. Buna çözüm olarak Baykal'ın gerekirse dağda olup da isimleri bilinmeyen militanlara razı olduğunu iddia eden Aydoğdu şunları aktardı:
GÖRÜŞME AYARLA
“Sırrı Sakık, Murat Bozlak, Sedat Yurttaş gibi HADEP'in genel merkezdeki önemli isimleri, partinin genel merkezindeki isimlerin Baykal'ın listesine girmesini istiyordu.
Ancak Baykal da, 'Prosedüre uygun 18 sade insan gönderin, isterse dağdaki adam olsun. Ben hepsini milletvekili yaparım. Ama sizin durumunuz beni sıkıntıya düşürür, siz aday olmayın. Onları seçilecek yerlere koyarım' diyordu.
Bir gün beni yine çağırdı ve 'Cemil beni bunların elinden kurtaramaz mısın? Avrupa'da bunların sorumlu morumluları yok mu’ dedi. Ben de gülerek 'Vardır' dedim. Liderleri Avrupa'dadır. Ama Avrupa sorumluları da var' dedim.
Ardından Baykal bana ‘Sen ve Ahmet Türk, başımın üstünde yeriniz var. Ama 18 yeni isim getirin. İstersen dağdaki insanı getir. Yeter ki Yüksek Seçim Kurulu geri çevirmesin’ dedi.
Deniz Baykal bunu bana kendi makam odasında deklare etmiştir.” Aydoğan bütün bunlar yaşanırken Baykal’ın kendisine şu sözleri söylediğini de iddia etti: 'Telefonlar dinlenir. Korkarım. Devletin iti, miti var. Dışarıya yayılırsa rezil oluruz.'
Bunları duyunca aklıma hemen Yargıtay Başsavcısı Sayın Abdurrahman Yalçınkaya geldi. Hani tekrar dillendirilen ve temcid pilavı gibi durmadan ısıtılıp ortaya sürülen, “AK PARTİ” nin kapatılması konusu ile bu konuyu üst üste getirdim. CHP ile AK PARTİ’nin paralellik arz etmesi mümkün değil. AK PARTİ ile ilgili daha önce ortaya konulan delillerin gazete haberlerinden oluştuğu söylendi. Ama yine de dava açılmıştı. Son günlerde yine AK PARTİ’nin kapatılması gündeme geldi. Ancak sayın başsavcı; “soruşturma yok, inceleme var. Biz her partiyi inceleriz. Gazete haberlerine bakar, bunları delil olarak iddianameye koyarız” dedi.
Durum böyle olunca CHP ile ilgili yukarıdaki iddialar epey CHP’nin başını ağrıtacağa benziyor. Bu iddialar iddianameye konmalıdır. Eğer sayın başsavcı aynı prosedürü uygularsa, eğer gerçekten hukuk işleyecekse- ki bundan zerre kadar şüphem yok- (01 MART 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
İYİLEŞME İŞARETLERİ
Balyoz soruşturması kapsamında gözaltına alınan Ö. Örnek, İ. Fırtına ve E. Saygun serbest bırakılırken, ikisi emekli 3 paşa hakkında tutuklama kararı verildi.
Eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Ergin Saygun ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, savcılık sorgularının ardından serbest bırakıldı. Serbest bırakılan emekli Org. Fırtına 'Balyoz planı yanlış anlaşıldı. Hukuki yanlışlıkları gidermek için buradaydım. Şimdi aranızdayım' dedi.
Öte yandan haklarında tutuklama kararı çıkan 7 muvazzaf subay ve 1 emekli albayın yanı sıra soruşturma kapsamında tutuklama talebiyle nöbetçi mahkemeye sevk edilen Tümamiral Semih Çetin, Tuğamiral Turgay Erdağ ile eski Genelkurmay Başkanlığı Stratejik Araştırmalar ve Etüt Merkezi Başkanı emekli Tuğgeneral Suha Tanyeli de çıkarıldıkları mahkemece tutuklandı.
Böylece son tutuklamalarla birlikte bugün kadar 18'i muvazzaf 13'ü emekli toplam 31 asker tutuklandı.
Bunların ardının kesilmesi, bundan sonra Türk milletinin göz bebeği mesabesinde olan TSK’da bu tür; darbe heveslisi, cunta zihniyetli, ülkeye ve millete zarar verici insanların barınmaması dileğimizdir. Ülkemizde bütün kurumlar; yasalara, anayasaya, devletin bölünmez bütünlüğüne, cumhuriyet ve demokrasi’ye bağlılık içinde hareket etmelidir. Beyni dumura uğramamış, haince planlarla “devlet ebet müddet” ilkesini bertaraf etmeye çalışan, vatanın temeline dinamit koyma heveslilerine milletin ve hukukun vereceği cevaplar vardır.
Çankaya’da yapılan üçlü zirveden “hukuk kararlılığı” çıkmıştır. At sahibine göre kişner. Bir birimin başındaki insanlar sorumluluklarını bilip, kenetlenmeyi, birliği sağlayan yasalar istikametinde hareket etmeye yönlendirir, bunun aksini yapanlara gereken cevabı verirse huzuru yakalamış oluruz. Kimse de bir daha yanlış yapmaz.
Sivrisinekle mücadele etmek yerine, bataklığı kurutmak lazım. Evet, terör bataklığı kurutuluyor. Terörden eser hissediyor musunuz? Annelerin gözyaşları sel olup akmıyor. Artık babalar, eşler, çocuklar ağlamıyor. Kapkaç durdu. İnsanlar huzur içinde işine, evine, çalışma mekânlarına gidip gelebiliyor. Ekonomik göstergeler iyiyi gösteriyor. İşsizlik azalıyor. İnşallah sıfırlanır.
Demokratik açılım semeresini veriyor. Şimdiye kadar ülkeye çivi çakmayanların; demokratik açılım sözünden rahatsızlık duymaması mümkün değil. Bu yüzden ortalığı karıştırmak, milletin kafasını bulandırmak için çaba içine giriyorlar. Ama bunlar da bitecek ve gerçeği anlayacaklar. Çünkü güneş balçıkla sıvanmaz. Sistemin işlerlik kazanması, hantallaşmış, eskimiş, miadı dolmuş, ülkeye yarar yerine zarar veren anlayışlar ortadan bir bir kalkıyor. Dün; “ bu olamaz” dediğimiz bir şey bugün rahatlıkla oluyor; “ neden şimdiye kadar bunu yapmadık” diye de hayıflanıyoruz.
Kafası, beyni parti taassubuyla şerbetlenmemiş, inat içinde ve dar düşüncede olmayan herkes, bu yapılan hizmetleri takdir ediyor. Hatta geç kalınmış bir karar olarak niteliyor. Ülkemizi güzel günler bekliyor. Her şey sabırla, dürüstlükle, iyi niyetle yoluna girer.
Biz koskoca bir ülkeyiz. Orta Doğu, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya… Türkiye’den çok şey bekliyor. Türkiye’nin liderliğini istiyorlar. Orta Doğu’da; zulmün, kanın, İsrail katliamının durması için Türkiye’nin her yönden güçlü olması şarttır. Çaba bunun için, mücadele bu istikamette. Haydi Türkiye yolun açık olsun. (26 ŞUBAT 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
KENDİMİZİ TEST EDELİM
Bugün Mevlid kandili; sevgili peygamberimizin doğum yıl dönümü. Bundan 1439 yıl önce 571 yılında dünyaya gelen yüce resul, doğumuyla birlikte bütün dünyada birçok değişime sebep olmuştur.
Mevlid kandilleri, peygamberlerin doğum yıl dönümleri, sahabe, tabiin, veli ve Allah dostlarının ölüm yıl dönümleri bizler için birer örnektir. Onların yaşadığı; temiz, tortusuz, riyasız, gerçek mümin hayatını bizler de hayatımıza katıp, Allah’ın; “emir olunduğun gibi dosdoğru ol” buyurduğu, “Niçin yapmadığınızı söylersiniz?” ikazları, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” güzelliğine kendimizi uyduramaz mıyız?
Haydi bugünü fırsat bilerek hayatımızdaki kırk çizgilere son verelim. Peygamberlerin yaşadığı bir hayatı kendimize rehber edinelim. Eğer bugün veya diğer fırsat gün ve gecelerini değerlendiremiyorsak, hayatımızın bir anlamı kalmıyor. Her an, fırsatlarla, zararın neresinden dönersek kârdır anlayışıyla doludur. Sabahtan itibaren- ki sabah namazımızı kılıp, öğleye kadar devam eden zaman diliminde her hangi bir hata, kusur, suç söz konusu olursa öğleyin bunun telafisi yoluna gitmeli. Öğleyin bunu yapmamışsak ikindi vaktine kadar hatadan uzaklaşmanın yollarını aramalıdır. Akşama kadar bu, böyle devam eder. Ama en güzeli, en kabule şayan olanı bir an önce- ki ölümün ne zaman geleceği, nasıl geleceği belli olmadığına göre- tövbeyle, Allah’a karşı yaptığımızdan dolayı gözyaşı dökerek ölüm gelmeden önce davranışımızı düzeltmek zorundayız.
Mevlid kandilleri, kutsal gün ve gecelerin bize vereceği, vermesi gereken budur. Değilse; mevlidler okumak, kuran tilavet etmek, camileri doldurmak hiçbir anlam ifade etmez. Kuran, anlaşılmak, âyet ve surelerinin hayatımıza uygulanması için indirilmedi mi? Yalnızca yüzünden okumak- yüzünden okumanın da sevabı var- anlamını bilmeden, Allah bizden ne istiyor? Neleri yapmamızı, neleri yapmamamızı öneriyor? Anlamadan okumak, bizi sorumluluktan kurtarmaz. (24 ŞUBAT 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
DEVLETİM MAHKUM OLMASIN DİYE AİHM’YE GİTMEDİM
Dik duruş, adam gibi adam oluş, yaptıklarıyla söylediklerinin örtüşmesi, başa gelen felaketleri; sabırla, metanetle, vakur bir duruşla karşılamak…
Yazımın başlığı; dönemin kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt hakkındaki suçlamalara da yer verdiği; “Şemdinli iddianamesi” sebebiyle meslekten ihraç edilen ve adı “Şemdinli Savcısı”na çıkan Van eski Cumhuriyet savcısı Ferhat Sarıkaya’ya ait.
Hazırladığı iddianame sebebiyle HSYK tarafından ihraç edilen, elinden Avukatlık diploması alınan Ferhat Sarıkaya, gündeme; adamlığı, metaneti, görevini tam olarak yapmanın mutluluğu, mütevekkil tavrıyla girdi. Düşünebiliyor musunuz? Başınıza olmadık, hak etmediğiniz felaket gelecek, siz ses çıkarmayacaksınız! Üstelik meslek diplomanız elinizden alınacak, Avukatlık yapamayacak duruma düşürüleceksiniz, ailece bin bir zorlukla karşılaşacaksınız hiçbir şey olmamış gibi vakur bir pozisyonla durumu sineye çekeceksiniz! Bu hususta AİHM’ye baş vuran, dolayısıyla ülkeyi mahkum ettiren insanları görünce Ferhat Sarıkaya’yı tebrik ve takdir etmemek mümkün mü?
Bu tavırdan şu mesajlar çıkıyor;
1. Memleket severim diyenlerin; ikide bir AİHM’e başvurmasına, bir birey olarak büyük bir tepki koyuyorum.
2. Toplumsal olaylara karşı dik durmak, haksızlıklara karşı, sabırla, metanetle, kırılan kalple, gözyaşlarını içimize akıtarak gönül yangınımızı Allah’a havale etmek.
3. Haksızlıkları sessizce protestodur. Unutulmasın ki en etkili, en kuvvetli protesto; sessiz yığınların protestosudur. Bunların açık örneği seçimlerde görülüyor.
4. “mazlumun âhı, tahttan indirir şahı” anlayışının net bir göstergesidir.
5. “alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste” ilkesinin mutlaka ortaya çıkacağının somut örneğidir.
6. HSYK’nın yaptığı haksızlıklar sebebiyle, ipliğinin pazara çıktığının göstergesidir.
7. Ülkede; demokrasinin yerleşmeye, darbelerin sona ermeye başladığının işaretidir.
8. Anayasa’nın mutlaka değiştirilmesi ve sivilleşmesinin kaçınılmaz olduğunun kanıtıdır.
Her birimiz birer Ferhat Sarıkaya olamaz mıyız? Olmamak için hangi engel var? Her birimiz bu değerli insan gibi bu vatanın ekmeğini yiyip, suyunu içmiyor muyuz? Havasını teneffüs etmiyor muyuz? Nimetlerinden yararlanmıyor muyuz? Öyleyse bu kavga, bu sürtüşme niçin? Neden hukuk dışı yollara başvuruyoruz? Neden insanlara belden aşağı vurma yollarını tercih ediyoruz? Halka, inançlara şaşı bakmak niçin? Görevini yapanlara karşı neden böyle bir topyekun imha politikası izleniyor? Hepimiz, zamanı gelince 5 metrelik beze sarınarak- bazıları onu da bulamaz- dar, karanlık çukura girmeyecek miyiz? İki günlük dünyada alıp veremediğimiz ne? Şimdiye kadar ne kadar zalim, haksızlık yapan, milletine kan kusturan varsa hepsi tarihin karanlık sayfalarına gömülmüştür!
Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Mızrak çuvala girmez. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Ağlayanın malı, güleni ondurmaz. Dünyaya; iyiler, dürüstler, gönlünde insan sevgisi olanlar hâkim olacaktır. (22 ŞUBAT 2010)
Allah Diye Diye
Gözyaşlarım sel oldu aktı,
Feryadım semâya çıktı,
İnlemelerim zalimi yaktı,
Ellerim duada Allah diye diye.
Dünyaya gelenler gülmek istiyor,
Önce Allah’ı bilmek istiyor,
Kuran etrafında dönmek istiyor,
Hakikati, gerçeği bulmak istiyor,
Zikir meclisinde Allah diye diye.
KAZIM ÖZTÜRK 21 ŞUBAT 2010
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
KÜLTÜR ELÇİLERİ VE SORUNLARI
Konya; Selçuklu’ya başkentlik yaptığı gibi, kültür başkentliğini sürdürüyor. Bunun için çalışan, çaba gösteren, kültüre hizmet eden kuruluşlarımız var. Yazarlar Birliği Konya Şubesi, Aydınlar ocağı ve MEBKAM (Meram Belediyesi Konevi Araştırma Merkezi) akla ilk gelenlerden. Zira bunlar, her hafta yaptığı kültürel aktiviteler, edebiyat, tarih, kültür, ilim, teknik, sosyal çalışmalar, ülkeye ve insana hizmet olarak düşünülebilecek her güzel hizmete destek vermekte, bir şeyler verebilmenin gayreti içindeler.
Kültüre hizmet; insanlığa hizmet demektir. Kültüre hizmet; para ile, pul ile olacak iş değil. Bu, başlı başına bir gönül, istek ve sevgi işidir. İçinde insan sevgisi, “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” anlayışı, empati duygusu, veren el olma bilinci, “bugün Allah için ne yaptın?” düşüncesi, “niçin yapmadığınızı söylersiniz?” ikazına kulak verme hassasiyeti, “iki günü denk olan zarardadır” hatırlatmasına uyma, “muhakkak insan zarardadır. Ancak, iman eden Hakk’ı ve sabrı tavsiye eden hariç” ilkesine riayet, samimiyet, alçakgönüllülük, okuma, araştırma, merak, düşünceyi geliştirme, aklı kullanma ve fikir üretme sorumluluğu yoksa kültür konusunda bir adım yol alamazsınız.
Kültüre hizmette yol alabilmenin bir başka yolu; bu tür kuruluşlara destek vermekten geçer. Öncelikle belediyeler, holdingler, kültüre hizmette ben de varım diyenler, diyebilenler, elini taşın altına sokup, emek vermek zorundadır. Zira her şey; para kazanmaktan, salt siyaset yapmaktan, yol, baraj, köprü, alt ve üst geçit yapmaktan ibaret değil. Eğer çalışmalar; kültürle kesişmiyorsa, ilim, edebiyat ve araştırmacıların yanında yer almak gibi güzelliklerle paralel gitmiyorsa hizmette kusur var demektir. Kültürsüz bir şehir, kültürsüz insanların bulunduğu bir ortam, kültüre desteğin olmadığı bir zaman ve mekan bir ayağı olmayan insana benzer.
Kültüre hizmet eden, etmek isteyen bütün kuruluşları, kişileri, kurumları canı gönülden kutluyorum. Konya’mız bu yönüyle epeyce birikime sahiptir. Bu birikim sahiplerini unutmamak, yaptıkları çalışmaları değerlendirmek, çam sakızı çoban armağanı cinsinden de olsa; “biz sizin yanınızdayız, sizi unutmadık” mesajını vermek çok önemlidir. Peki; “biz sizi unutmadık, sizin yanınızdayız” demek, sözle mi olacak? Yoksa bizzat destek vermek, eğer yer sıkıntısı çekiliyorsa- ki Konya yazarlar Birliği ve Aydınlar ocağı bu sıkıntıyı çekiyor. Yazarlar Birliğinin bulunduğu yer; hem; bina itibariyle yazarlar birliğine uygun değil, hem de yapılacak faaliyetlere yetmemektedir. Kullandığı binanın restore edilerek; eski Konya evini yaşatmak, yazarlar birliğine uygun hale getirmek, gelen kültür adamları ve yazarlar için iyi bir mekan olmasını temin etmek öncelikle Belediyenin en başta gelen sorumluluğudur. Ardından İl Genel Meclisi ve Özel idarenin görevleri arasındadır. Restorasyon yapılırken, binayı bira bu kültür elçisi daha büyütmek, geniş bir konferans ve toplantı salonu yapmak, yazarlara uygun biçimde, kültürel zenginliği ortaya çıkaracak estetiğe kavuşturmak en idealidir. Eğer bu yapılmazsa; kültür Park içindeki “DEDE BAHÇESİ BİNASI” nın yazarlar Birliğine tahsis edilmesi gerekir. Bunun birkaç yönden yararı vardır; 1. Tarihi bir mekan olması, 2. Eski bir Konya evi olması, 3. Merkezi yerde bulunması, 4. Her kesimden insanların uğrak yeri oluşu, 5. Mevlana Kültür Vadisi’nde yer alışı, 6.Yazarlar Birliğinin kültüre yaptığı hizmetlerin bu bina ile uyuşması. Bunu yetkililerin değerlendireceği düşüncesindeyim.
Aslında Aydınlar Ocağının; Yazarlar Birliği kadar da yeri yok. Bir an önce kültür elçisi olan bu kuruluşumuza kalıcı ve kültürel değerlerimizi halka daha rahat anlatmasının sağlanması gerekir. Hatta bu kuruluşumuza yer temini her şeyin başında gelir. Gerçi her hafta Sille Kültür Evi’nde yaptığı kültürel faaliyetler sebebiyle burası bir çeşit “Aydınlar ocağı” gibi düşünülürse de, kendine ait; bir idari büro, sosyal donatıların olduğu mekan, konferans salonu gibi müştemilatın bulunması, olmazsa olmaz şarttır.
Eski Fuar alanının ismi “Kültür Park” oldu. Kültür park; kültürün sergilendiği bir çeşit açık hava müzesi pozisyonundadır. “Kültür Park”, “Mevlana Kültür Vadisi”nde yer alıyorsa; bütün kültüre hizmet eden kuruluşların bu vadi içinde mütalaa edilmesi gerekir. Dolayısıyla parka gelen her yaştan insanın rahatça uğrayabileceği ve kültürel yönden kazanım elde edeceği güzel bir mekana kavuşur Konya’mız. İnsana hizmetin en önemli ayağı kültürdür. (21 ŞUBAT 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
TÜRKİYE; 27 YILDIR YARI AÇIK BİR CEZAEVİ DURUMUNDAN ÖZGÜRLÜKLERİN YAŞANDIĞI DURUMA GELDİ
Terör suçlularının cezaevinden çıkınca bile kolluk kuvvetlerince takip edilmeleri için 12 Eylül döneminde çıkarılan genelgenin, 2001 yılında 'hedefi daraltılsa' da aynen sürdüğü ortaya çıktı
Eylül 1983’te dönemin Başbakanı Bülent Ulusu’nun imzasıyla yayımlanan bir genelge nedeniyle, ‘yıkıcı, bölücü ve irticacı terör örgütü üyesi olma’ suçlamasıyla tutuklanan herkesin -cezalarını çekip çıktıktan sonra da- takip edilmelerinin istendiği ortaya çıktı. 27 yıllık genelgeye 2001 yılında dönemin başbakanı Bülent Ecevit döneminde el atıldı. Ama hukuksuz uygulama, kaldırılmak yerine ‘hedef çapı küçültülerek’ korundu.
Ecevit döneminde terör suçlularının cezalarını çektikten sonra da devlet tarafından takip edilmelerini isteyen genelgeye, ‘hüküm giymek’, ‘örgütle bağlantıyı koparmamak’ şartları eklendi. Takip süresi de beş yılla sınırlandı.
1983 yılına dayanıyor
12 Eylül askeri darbesinden sonra kurulan hükümetin başbakanı Bülent Ulusu, Aralık 1983’e kadar görevde kaldı. Asker kökenli Bülent Ulusu’nun genelgesi, her açıdan sınırsızdı. Radikal’in edindiği bilgiye göre, 12 Eylül’de tutuklanan on binlerce insanın serbest kalmaya başladığı yıllara denk gelen genelgeyle binlerce 12 Eylül tutuklusu yıllarca izlenmiş. 1980’lerin başında yolu cezaevinden geçmiş binlerce insan, yurtdışı çıkışı, işe giriş gibi başvurularında bu genelgeye takılmış.
Şikâyetler artınca da dönemin başbakanı Ecevit’in talimatıyla, beş yıl süre sınırlaması konulan genelgede, suç tanımı, hükümlülük durumu, örgütle bağın devamı gibi ‘sınırlar’ getirildi. 2001 tarihli ve Bülent Ecevit imzalı genelge, kolluk kuvvetlerine ‘yıkıcı, bölücü ve irticacı’ terör örgütlerine üyelik suçlamasıyla yargılanmış, hüküm giymiş ve cezası infaz edilmiş kişilerin cezaevinden çıktıktan sonra beş yıl boyunca takip edilmesi görevini veriyor. Genelge gereğince söz konusu terör örgütlerine üye oldukları gerekçesiyle hüküm giyenler ve haklarında ‘örgütle bağını koparmadı’ yorumu yapılanlar en az 12 yıl olan cezalarını çektikten sonra, cezaevinden dışarı adım atar atmaz izlemeye alınıyor. Cezaevi infaz savcılığı, cezaevinin bulunduğu ildeki tahliyeyi kolluk kuvvetine bildiriyor. Kolluk kuvveti, hükümlünün gideceği kentteki kolluk kuvvetine ‘oraya geliyor’ diye bildirimde bulunuyor. Beş yıl boyunca söz konusu isimlerin yurtdışına çıkamaması için özel önlemler alınıyor. İstihbarat birimleri de söz konusu isimleri ‘yalnız bırakmıyor’
Türkiye genelinde şu anda kaç kişinin bu kapsamda takip edildiğine dair bir veri yok. Ancak, cezaevi istatistikleri bu sayının 300 ile 500 arasında olduğunu gösteriyor. 31 Ocak 2010 tarihi itibarıyla ceza infaz kurumlarında ‘sağ terör’ kapsamında toplam 931 kişi var. Yine aynı tarih itibarıyla ‘sol terör’ kapsamında 5 bin 657 kişi cezaevlerinde. ‘İtirafçı terör’ olarak nitelendirilen kategorideki örgüt üyelerinin toplam sayısı da 130. Bunların 3 bin 464’ü hüküm giymiş. Yılda ortalama 60 ile 120 hükümlü cezasını tamamlayarak tahliye oluyor. Takip beş yıl sürdüğünden, herhangi bir tarihte izlenen hükümlülerin sayısı 300 ile 500 arasında değişiyor. Kolluk kuvvetleri, söz konusu isimlerin her türlü hareketini seyahatini vs takip ettiğinden, binlerce yazışma yapıp, yüzlerce görevliyi seferber ediyor.
Ancak söz konusu genelge, terör suçlarına bakan mahkemelerin, özel yetkili savcılıkların ve F tipi cezaevlerinin bulunmadığı taşra birimlerinde kolluk kuvvetlerince pek bilinmiyor. Takip edilen bir ‘eski terör hükümlüsü’ küçük bir taşra kasabasına gitmesi halinde kasabadaki kolluk kuvvetine gönderilen yazılar, çoğu zaman sıkıntı yaratıyor. Genelgenin uygulanması kadar ‘uygulanmaması’ da sıkıntı. Genelgenin uygulanmaması halinde kolluk kuvvetleri sorumlu tutuluyor. Serbest kalan örgüt üyelerinin yeniden suç işlemesi halinde, söz konusu suçun mağduru olanların açacağı davalarda, mağdur avukatları eğer bu genelgeden haberdarlarsa, eski hükümlünün ‘takip edilmesi gereken dönemde suç işlemiş olmasını gerekçe yaparak kolluk kuvvetleri ve ilgili bakanlıklar için ‘görevi ihmal’ ve ‘tazminat’ davaları açıyor.
Bülent Ecevit’in imzaladığı 2001 tarihli yazıda yapılacak takip işleminin hangi kanuna dayandığına dair bir ifade yer almıyor. 1983’te çıkarılan Bülent Ulusu imzalı genelge ise sıkıyönetim kanunlarına göre düzenlenmiş. TCK, CMK ve İnfaz Kanunu gibi çok sayıda kanun geçen 27 yıl içinde değiştiği gibi, kişi hak ve hürriyetleri de gelişti. Hukukçular, söz konusu genelgenin yasal bir dayanağı olmadığını, mağdur edilen kişilerin genelge kapsamındaki işlemlere karşı dava açabileceğine dikkat çekiyor. (www.radikal.com.tr )
Ama yapılan son değişikliklerle böylesi bir durum ortadan kaldırılmıştır. Çünkü yasal dayanağı bulunmamaktadır. Demokratikleşme çabaları sürerken böyle bir hususun hala varlığını sürdürmesi izah edilemez. Yasal olmayan bütün oluşumlar, bütün icraatlar, bütün yapılanmalar sona ermiştir, ermek zorundadır. [21 ŞUBAT 2010]
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
EVLAD-I FATİHAN
Eskiden beri; “Evlad- Fatihan” sözünü duyardık ama, nedir? Ne değildir? Hakkında bilgimiz yoktu. Hatta nerede ikamet etmişler? Evlâd-ı Fatihân şu anda var mı? Durumları nasıl? Bu hususlar pek duyulmazdı. Şükürler olsun ki son zamanlarda bunları sıkça duyar olduk. Daha doğrusu, bu insanlara karşı uygulanan yanlış politikaların artık tarih olduğunu bile rahatlıkla söyleyebiliriz.
Ancak konuya detaylı girmeden bu hususun açıklanması sanırım doğru olur. Nedir Evlad-ı Fatihan?
Rumeli’nin fethinden sonra, oralarda yerleşmek üzere Anadolu’nun Müslüman-Türk halkından aileleri ile birlikte gidenlere verilen ad. Osmanlıların Balkan Yarımadasındaki fetihleri neticesinde orada yerleşmeleriyle, buradaki Yörük cemaati gruplarının sayıları artmış ve çok ehemmiyet kazanmıştı. Rumeli’nin iskânı ve Türkleştirilip, İslam dininin yayılması maksadıyla Yörük ve Tatar Türklerinin bu bölgeye ilk defa ayak basmaları Sultan Yıldırım Bayezid zamanında oldu. Önceleri Yörüklerin bulundukları kazalar; Manastır, Filorina, Cuma, Tikveş, İştip, Doyran, Yenice, Vadina, Serez, Demirhisar, Drama, Longaza idi.
Fetihlerden sonra Rumeli’de yerleşen Yörük teşkilatı zamanla dağılmaya yüz tuttu. Dağınıklık ve disiplinsizlik İkinci Viyana kuşatmasında iyice kendini gösterdi. Böylece halkın daha sıkı bir disiplin altına alınmasının gerekli olduğu ortaya çıktı. 1691 senesinde sultanın hatt-ı hümayunu ile Yörük Türkleri Evlad-ı Fatihan adı altında ve Rumeli’nin sağ, sol ve orta kolunda olmak üzere yeniden yazıldı ve zamanın ihtiyaçlarına göre teşkilatın askeri ve iktisadi bünyesi az çok değiştirildi. Kanunname’de; “Yörük taifesi öteden beri Devlet-i Âliyye’nin güzide ve cengâver, itaatli, ferman dinleyen askerlerinden olup, eski seferlerde küffar ile yapılan harplerde kendilerinden iyice yararlık ve yüz aklıkları görüldüğünden, bu taifeye Evlad-ı Fatihan adı verilmiştir.” denilmektedir. Altı sene sonra nüfus sayımı yapılarak her altı kişiden birinin seferber asker olması ve bu şekilde her türlü vergiden muaf tutulacakları ve harplere iştirakleri kayda bağlanmıştı. Böylece Yörükler yerleşik hayata geçmiş olsalar dahi yeni bir kuruluş halinde, yine askeri bir hizmet için teşkilatlandırılmış oldular. Evlad-ı Fatihan önceleri Yörük deyimi ile birlikte kullanılmış ise de, daha sonraları Yörük tabirinden vazgeçilmiştir. Evlad-ı Fatihanın yerleşmiş bulunduğu bölge, Yörük vilayeti adı ile anılmıştır. Bu bölgeye tayin edilen vezir veya beylerbeyi, Yörük Hâkimi olarak tanınmışlardı.
1691 senesinden sonra Evlad-ı Fatihanın defterleri tutulmaya başlanmıştır. Evlad-ı Fatihan defterlerinde Belgrad Muhafızı olarak geçen Hasan Paşanın, hem Evlad-ı Fatihan piyade askerlerinin, hem de vilayet Yörüklerinin defterlerini tanzim ettiği tespit edilmiştir. Daha sonraları Evlad-ı Fatihan bütün eski Yörük gruplarının özel ismi haline geldiğinden, defterlerde “Yörük” tabiri kullanılmamıştır. 1697’de yapılan yoklamaya göre Rumeli’de Evlad-ı Fatihan olarak 1116 hane ve 16.582 kişi tespit edilmiştir.
Evlad-ı Fatihanı çeribaşılar (Yörük teşkilatında serasker) idare etmekteydi. Kapıcıbaşı rütbesinde bulunan zabitler ise İstanbul’da ikamet ederlerdi. Çeribaşları; kaza müdürü durumunda olup, vazifeli bulundukları yerlerin asayişine bakarlar, sefer anında eşkinci askerler çıkarırlar. Harp olmadığı zamanlarda vergileri toplarlardı. Sonraları Osmanlı Devletinin çeşitli yerlerinde vazife alan bu teşkilat, kurulduğu ilk yıllarda sadece Rumeli’deki gazalara katılmak mecburiyetindeydi.
1826 senesinde Evlad-ı Fatihan teşkilatı yeniden düzenlendi ve yirmi dört grupta toplanarak dört tabur haline getirildi. Çeribaşıların yanına kolağası, mülazım ve yüzbaşı rütbesinde subaylar verildi. Bir süre sonra bu taburlar alay yapıldı. Rumeli ve Selanik eyaletlerinde oturan Evlad-ı Fatihan’ın diğer halktan farklı bazı imtiyazları askerlik mükellefiyetine tabi tutuldular (1846). Böylece yaklaşık iki yüzyıldan beri devam eden Evlad-ı Fatihan teşkilatı ortadan kaldırılmış oldu.
Evlad-ı Fatihan tabiri; genel olarak Rumeli’nin fethi sırasında Anadolu’dan göç ettirilip, bu bölgeye iskân edilen Türkler’i ifade eder. Osmanlı döneminde bu adlandırma, özel bir teşkilat altına alınmış olan Türkmen veya Yörük grupları için XVII. Yüzyıl sonlarında kullanılmaya başlanmıştır. Bulundukları yerlerin adıyla anılan bu Yörük gruplarının belli başlıları; Ofçabolu Yörükleri, Selanik Yörükleri, Vize Yörükleri, Naldöken Yörükleri, Tanrıdağı (Karagöz)Yörükleri, Kocacık Yörükleridir. Bunlarla ilgili sayım niteliği taşıyan ve teşkilatlarının yapısını gösteren defterler de tutulmuştur.
Batıya yönelik fetihlerin ilerlemesiyle Rumeli’ye nakledilen Yörüklerin sayıları giderek arttı. Bu sebeple bunlar, askerî bir teşkilata bağlanarak ayrı bir kanun ve nizama tabi kılındılar. Nitekim Fatih Kanunnamesi’nde Yörüklerle ilgili kayıttan, bunların askerî bir yapıya sahip oldukları ve “eşkinci” olarak seferlere katıldıkları anlaşılmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında mufassal Yörük Kanunnameleri hazırlanarak bunların hukuki statüleriyle, askerî- malî mükellefiyetleri daha da belirgin hale gelmiştir. XVII. Yüzyıldan itibaren Yörükler dağılmaya, ocak nizamları bozulmaya başladı. Bunda, XVII. Yüzyıl başlarında Avrupa’daki sürekli savaşlar, Timar sisteminin alt üst olması, yeni askerî teşekküllerin ortaya çıkması ve bozuk iktisadi şartlar önemli rol oynadı. Yapılan yoklamalarda Eşkinci ve Yamakların gerekenden daha az sayıda oldukları ve görevlerini yapmadıkları tespit edildi.
İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra başlayan savaşlar sırasında Yörüklerin bu durumu daha belirgin bir hale geldi. Kötüye giden savaş ortamı içinde fetih ruhunu yeniden canlandırma ve insan gücü elde etme maksadıyla 1691 yılında Yörük Grupları, atalarının Rumeli’nin fethinde oynadıkları rolden dolayı “Evlad- Fatihan” adı altında Rumeli’nin sağ, sol ve orta kolunda yeniden teşkilâtlandırıldı. Daha sonra çeşitli belgelerde, eskiden beri Osmanlı devleti’nin savaşçı bir yapıya sahip, devlete sadık askerlerinden olan ve savaşlarda büyük yararları görülen, Anadolu’dan Rumeli’ye geçip burada vatan tutmuş bulunan Türkmenler’in evladı olduklarına temas edilen Yörük Grupları için; “Evlad- Fatihan” adı sık sık kullanılmaya başlandı. (21 ŞUBAT 2010)
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
TÜRKİYE; 27 YILDIR YARI AÇIK BİR CEZAEVİ DURUMUNDAN ÖZGÜRLÜKLERİN YAŞANDIĞI DURUMA GELDİ
Terör suçlularının cezaevinden çıkınca bile kolluk kuvvetlerince takip edilmeleri için 12 Eylül döneminde çıkarılan genelgenin, 2001 yılında 'hedefi daraltılsa' da aynen sürdüğü ortaya çıktı
Eylül 1983’te dönemin Başbakanı Bülent Ulusu’nun imzasıyla yayımlanan bir genelge nedeniyle, ‘yıkıcı, bölücü ve irticacı terör örgütü üyesi olma’ suçlamasıyla tutuklanan herkesin -cezalarını çekip çıktıktan sonra da- takip edilmelerinin istendiği ortaya çıktı. 27 yıllık genelgeye 2001 yılında dönemin başbakanı Bülent Ecevit döneminde el atıldı. Ama hukuksuz uygulama, kaldırılmak yerine ‘hedef çapı küçültülerek’ korundu.
Ecevit döneminde terör suçlularının cezalarını çektikten sonra da devlet tarafından takip edilmelerini isteyen genelgeye, ‘hüküm giymek’, ‘örgütle bağlantıyı koparmamak’ şartları eklendi. Takip süresi de beş yılla sınırlandı.
1983 yılına dayanıyor
12 Eylül askeri darbesinden sonra kurulan hükümetin başbakanı Bülent Ulusu, Aralık 1983’e kadar görevde kaldı. Asker kökenli Bülent Ulusu’nun genelgesi, her açıdan sınırsızdı. Radikal’in edindiği bilgiye göre, 12 Eylül’de tutuklanan on binlerce insanın serbest kalmaya başladığı yıllara denk gelen genelgeyle binlerce 12 Eylül tutuklusu yıllarca izlenmiş. 1980’lerin başında yolu cezaevinden geçmiş binlerce insan, yurtdışı çıkışı, işe giriş gibi başvurularında bu genelgeye takılmış.
Şikâyetler artınca da dönemin başbakanı Ecevit’in talimatıyla, beş yıl süre sınırlaması konulan genelgede, suç tanımı, hükümlülük durumu, örgütle bağın devamı gibi ‘sınırlar’ getirildi. 2001 tarihli ve Bülent Ecevit imzalı genelge, kolluk kuvvetlerine ‘yıkıcı, bölücü ve irticacı’ terör örgütlerine üyelik suçlamasıyla yargılanmış, hüküm giymiş ve cezası infaz edilmiş kişilerin cezaevinden çıktıktan sonra beş yıl boyunca takip edilmesi görevini veriyor. Genelge gereğince söz konusu terör örgütlerine üye oldukları gerekçesiyle hüküm giyenler ve haklarında ‘örgütle bağını koparmadı’ yorumu yapılanlar en az 12 yıl olan cezalarını çektikten sonra, cezaevinden dışarı adım atar atmaz izlemeye alınıyor. Cezaevi infaz savcılığı, cezaevinin bulunduğu ildeki tahliyeyi kolluk kuvvetine bildiriyor. Kolluk kuvveti, hükümlünün gideceği kentteki kolluk kuvvetine ‘oraya geliyor’ diye bildirimde bulunuyor. Beş yıl boyunca söz konusu isimlerin yurtdışına çıkamaması için özel önlemler alınıyor. İstihbarat birimleri de söz konusu isimleri ‘yalnız bırakmıyor’
Türkiye genelinde şu anda kaç kişinin bu kapsamda takip edildiğine dair bir veri yok. Ancak, cezaevi istatistikleri bu sayının 300 ile 500 arasında olduğunu gösteriyor. 31 Ocak 2010 tarihi itibarıyla ceza infaz kurumlarında ‘sağ terör’ kapsamında toplam 931 kişi var. Yine aynı tarih itibarıyla ‘sol terör’ kapsamında 5 bin 657 kişi cezaevlerinde. ‘İtirafçı terör’ olarak nitelendirilen kategorideki örgüt üyelerinin toplam sayısı da 130. Bunların 3 bin 464’ü hüküm giymiş. Yılda ortalama 60 ile 120 hükümlü cezasını tamamlayarak tahliye oluyor. Takip beş yıl sürdüğünden, herhangi bir tarihte izlenen hükümlülerin sayısı 300 ile 500 arasında değişiyor. Kolluk kuvvetleri, söz konusu isimlerin her türlü hareketini seyahatini vs takip ettiğinden, binlerce yazışma yapıp, yüzlerce görevliyi seferber ediyor.
Ancak söz konusu genelge, terör suçlarına bakan mahkemelerin, özel yetkili savcılıkların ve F tipi cezaevlerinin bulunmadığı taşra birimlerinde kolluk kuvvetlerince pek bilinmiyor. Takip edilen bir ‘eski terör hükümlüsü’ küçük bir taşra kasabasına gitmesi halinde kasabadaki kolluk kuvvetine gönderilen yazılar, çoğu zaman sıkıntı yaratıyor. Genelgenin uygulanması kadar ‘uygulanmaması’ da sıkıntı. Genelgenin uygulanmaması halinde kolluk kuvvetleri sorumlu tutuluyor. Serbest kalan örgüt üyelerinin yeniden suç işlemesi halinde, söz konusu suçun mağduru olanların açacağı davalarda, mağdur avukatları eğer bu genelgeden haberdarlarsa, eski hükümlünün ‘takip edilmesi gereken dönemde suç işlemiş olmasını gerekçe yaparak kolluk kuvvetleri ve ilgili bakanlıklar için ‘görevi ihmal’ ve ‘tazminat’ davaları açıyor.
Bülent Ecevit’in imzaladığı 2001 tarihli yazıda yapılacak takip işleminin hangi kanuna dayandığına dair bir ifade yer almıyor. 1983’te çıkarılan Bülent Ulusu imzalı genelge ise sıkıyönetim kanunlarına göre düzenlenmiş. TCK, CMK ve İnfaz Kanunu gibi çok sayıda kanun geçen 27 yıl içinde değiştiği gibi, kişi hak ve hürriyetleri de gelişti. Hukukçular, söz konusu genelgenin yasal bir dayanağı olmadığını, mağdur edilen kişilerin genelge kapsamındaki işlemlere karşı dava açabileceğine dikkat çekiyor. (www.radikal.com.tr )
Ama yapılan son değişikliklerle böylesi bir durum ortadan kaldırılmıştır. Çünkü yasal dayanağı bulunmamaktadır. Demokratikleşme çabaları sürerken böyle bir hususun hala varlığını sürdürmesi izah edilemez. Yasal olmayan bütün oluşumlar, bütün icraatlar, bütün yapılanmalar sona ermiştir, ermek zorundadır. [19 ŞUBAT 2010]
KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
HER ŞEY YAVAŞ YAVAŞ YOLUNA GİRİYOR
Çok değil bundan tam altı yıl önceydi; koalisyon hükümetleri iş başındaydı. Ortalıkta andıçlar, fişlemeler, ekonominin dibe vurması, batan bankalar, ülkeyi esaret altına almaya yönelik hukuk dışı yapılanmalar, mafya, kapkaç, terör, kuyruklar, her gün gelen zamlar, enflasyonun bir değil iki ve üç haneli rakamlara çıkması, alım gücünün azalması hatta hiç olmaması, herkesin birbirinden korkar, şüphelenir hale gelmesi…. Üniversiteler; ilim ve araştırma yapma yerine; teröre prim veren, öğrenciler arasında; şucu, bucu… ayırımlarının zirveye çıktığı, başı kapalı öğrencilerin ikna odalarında tehdit edilmeleri, kampüslerde başı örtülü öğrenci avı yapılması, o dönemin başbakanını devirmek için düzmece raporlar hazırlanması, karanlık bir ortam…
Sekiz yıllık kesintisiz eğitim adıyla meslek okullarını bitirdiler. Hatta o dönemin Başbakanı; ‘ siyasi hayatıma mal olsa da sekiz yıllık kesintisiz eğitim çıkartılacaktır.’ Demişti.
Karadeniz sahil yolunu; yandaşlara peşkeş çekmek için bitiremediler. Neye el attılarsa her şey ellerinde kaldı. Mantar biter gibi holdingler ortaya çıktı, bir çoğu ortaklarını mağdur etti. ekonomiyi renklere ayırdılar. Baskın güç olarak bilinenler, yeşil sermaye dedikleri; saf Anadolu sermayesini bir kaşık suda boğdular.
AK PARTİ hükümeti iş başına geçtikten sonra her şey değişti. Hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Ne eski siyaset, ne eski ekonomi, ne eski zihniyet…. Tabular bir yıkılıyor. Hukuksuzluklar sona eriyor.
Daha dün denecek kadar yakın bir zamanda dünya bizi tanımıyordu. Türkiye nerededir? nasıl bir ülkedir? Türkler kimdir?...... gibi bilgilerden yoksundu dünya. Hatta Türklere; ‘barbar’ diyorlardı. Kimse Türkiye ile ticaret yapmayı aklının ucundan bile geçirmiyordu.
Korkulu rüya olan ve her Allah’ın günü bir çok insanımızı kaybettiğimiz karayolları, bölünmüş yol olarak devreye girdi. Yurdun her tarafı demir ağlarla örülüyor. Gap, kop, için düğmeye basıldı. Terör sona erdi. Terörün kaynağına inildi.
Türk Silahlı Kuvvetleri daha itibarlı hale geliyor. Temiz toplum oluşuyor. Ülkemiz dünyada söz sahibi hale geliyor. Orta Doğu’da, Kafkaslarda, Balkanlarda, Türki ülkelerde, Afrika’da- ki Afrika, bir zamanlar batılıların, emperyal güçlerin sömürdüğü, ezildiği bir ülke idi.- şimdi bu ülkelere yapılan insani yardımlar, bura insanına insan şahsiyetinin verilmesi…. El uzatılması…. Durum iyiye gidiyor…(02 ARALIK 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
BÜTÜN HUKUKSUZLUKLAR SORGULANACAK
İnsanlığın rahat etmesi, milletlerin güvenlik içinde yaşaması, terörsüz bir dünya için bütün hukuksuzlukların sorgulanması lazım. Dünkü, daha önceki dünkü, bugün olan ne kadar hukuk dışı uygulama varsa hepsine ayna tutulmalı, bütün yapılan yanlışlar masaya yatırılmalıdır.
Tabii, dünkü ve daha önceki yanlışları ve hukuksuzlukları masaya yatırmak için; o dönemin insanları mezardan çıkarmaya imkan yok. gerek de.. ancak; o zamanın zihniyetine, o zamanın anlayışına, o devrin veya o devirdeki baskı unsurlarının yaşanmaması için bugün eldeki imkanlar kullanılarak çok şey yapılabilir.
Dün Dersim’de yaşanan olayların bugün tekerrür etmemesi için; bugün; anlayış, insan sevgisi, hoşgörü, bu da bizim insanımız, bu da bizden... diyerek kucak açılmalıdır. Dersim olayı, terörü oluşturan bir etmendir diye düşünüyorum. O bakımdan bu ve buna benzer; millete hınç anlayışının hakim olduğu bir zihniyete geçit verilmemelidir artık. Mevlana’nın deyişiyle; “Dün dünde kaldı, yeni şeyler söylemek lazım”.
Etrafımıza baktığımız zaman; bütün kavga, kan, savaş, terör, sıkıntı ve olumsuzlukların.... altında; insanlara karşı; “Ben iyiyim sen fena, ben yiyeyim sen yeme” anlayışı yatar. Veya; “benden başkasına kapılar kapalı”, “Benim dışımdaki, benim düşünceme aykırı hiçbir düşünce ve zihniyet ülke yönetemez...” bu olumsuzluklar, ülkeyi, insanları, toplumu gerer ve germiştir de.
Terörü bitirmek istiyorsak- ki kimse hayır diyemez- ülkeyi, dünyayı boydan boya; kuzeyinden güneyine, batısından doğusuna... kadar, her renkten, her ırktan, her düşünceden, her anlayıştan, her meslek ve meşrepten insanlarla el ele, gönül gönüle... vererek imar etmek zorundayız. Meslek liselilerin üniversiteye girmesinde uygulanan kat sayı adaletsizliğini ortadan kaldıran YÖK uygulamasının yürürlüğünü durduran Danıştay kararı, hukuksuz ve hukuksuz olduğu kadar da toplumu bölen bir karardır. Eğer böyle bir kararda ısrar edilirse; toplumun büyük bir kesimine karşı zulüm ve hınç politikası uygulanmış olur. Danıştay’ın aldığı bu karar tamamen siyasi ve hukuk dışıdır. Yargı reformuna şiddetle ihtiyaç vardır. bunun için tez elden Anayasa’nın değişmesi ve sivil bir anayasa yapılmalıdır.
Yargının daha çok adaleti, daha çok hukuku, daha çok insan haklarını... gözetmesi gerekmez mi? hani bir söz vardır; “Et kokarsa tuzlanır, tuz kokarsa ne yapılır?” umut ederim ki, yargı, tuzu kokutmaz. Çünkü adalet ve hukuk hepimize lazımdır. Dün lazımdı, bugün lazım ve yarın da lazım olacak... sonsuza kadar hukuk gerekli insanlara.
Artık; seçimle iş başına gelmiş, halkın büyük çoğunluğunun; “EVET” dediği iktidar temsilcilerini; “Bunlar İmam Hatipli, hanımlarının başı örtülü, bunlar namaz kılıyor, rejimi tehlikeye sokuyor, bunlarla cumhuriyet elden gider....” anlayışıyla sokaklara dökülmek, yürüyüşler yapmak, insanları fişlemek, kara listeye almak, orduyu işe el atmaya çağırmak, andıçlar hazırlatmak, toplumda büyük bir kaos hasıl etmek....bunlar tarihe karışmıştır. Daha doğrusu karışmak durumundadır.
Seçimde kime, hangi partiye, hangi siyasi anlayışa halkımız yetki vermişse, o, ülkeyi yönetecektir, yönetmelidir. Çeşitli ayak oyunlarıyla, karanlık mahfillerle kol kola girerek, hukuk dışı, antidemokratik uygulamalarla sonuca varılmaz ve varılmıyor. Şimdiye kadar da varılmadı.
Terörün durması, huzurlu bir ülkeye kavuşmanın yolları; hukuksuzluklara dur demekten geçer. Bunun adına da; Demokratik açılım” denir. Kim beğenmezse beğenmesin, kim hangi yöne çekerse çeksin.
Bundan sonra ne mi olacak? Ülkemizin önü çok açık, geleceğimiz çok parlak ve berrak. Tünelin ucu göründü. Durmadan; “Bu açılım, ülkeyi bölecek, ülke bölünüyor....” şeklinde bağıranlar utanacak ve yüzleri kızaracak. (02 ARALIK 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
ÖĞRETMENLER GÜNÜ
Her yıl 24 Kasım’ı; “Öğretmenler Günü” olarak kutlarız. 24 Kasım, Atatürk’e, Millet Mektepleri Başöğretmenliği unvanının verildiği tarihtir.
Öğretmenler gününe girmeden önce, bazı hususları incelemekte yarar var. mesele sadece 24 Kasım’larda biter mi? bitmeli mi? bir yıl 12 ay, 52 hafta, 365 günden ibaret. Sadece bir günü, bir haftayı öğretmene, eğitimciye tahsis edip, diğer zamanlarda unutmak ne derece doğru bir harekettir? 24 Kasım’lar geldiği zaman hep içimde; “Acaba eğitimde kaliteyi yakalamak için neler yapılacak? Hangi düşünceler geliştirilecek? Eğitimimiz ne zaman; “Milli” özelliğini koruyacak? Diye düşünürüm. Aynı şekilde; eğitim politikamız ne zaman Devlet politikası olacak? Diye de kendime sorarım. Konuyu detaylandırmadan önce; eğitimin tarifini yapmakta yarar görüyorum.
Eğitim; yetişkin neslin bir plan ve gayeye göre yetişmekte olan nesillerin gelişimini sağlamak için yaptığı çalışmalardır. Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken; Eğitim Felsefesi isimli kitabında; “ Eğitim, ruhu ve karakteri yapıyor, ferde ve millete bütün değerleri kazandırıyor” der. Bir milletin, sahip olduğu yaşayış ve düşünüşe ait bütün değerlerini tarihi seyri içinde nesillerden nesile aktararak ve geliştirerek sürdürdüğü en büyük çalışmalar, eğitim çalışmalarıdır.
Bazı eğitimciler ve sosyologlar eğitimi şöyle tarif eder:
E.Durkheim: “ Eğitim; çocukta fiziksel, entelektüel, ahlaki hallerin uyandırılması, geliştirilmesi faaliyetidir.”.
W.O.Lester Smith: “Eğitim; her neslin kendinden sonra gelecek olanlara, o güne kadar ulaşılmış gelişme merhalesini korumak ve yükseltmek niteliğini kazandırmak amacıyla verdiği kültürdür.”....
Sokrat: “ Bilgisiz insanlar, faziletli olamazlar. Faziletli olmak ve doğru dürüst bir hayat yaşamak için doğru ve emin bilgiye ihtiyaç vardır. hiç kimse, isteyerek veya bilerek fena harekette bulunamaz. Eğer bir insan, hayattaki amacını ve amacına ulaştıracak yolunu, iyice bilirse zorunlu olarak o yolda yürür. Sapa yollara sapmak ve ahlakça kötü hareketlerde bulunmak yanlış ve hatalı bilgilerden ileri gelir. Gemiyle uzak denizlere açılmak isteyen bir kimse, dümen kullanmasını iyi bilen birini arar. Hasta bir kimseyi, tedavi sanatını iyi bilen bir adama göndeririz.” (H.Fikret Kanad, Pedagoji Tarihi, İst., 1963, C.1, sh. 138)
İnsan karakterinin şekillenmesinde ve davranışlarında eğitimin büyük etkisi vardır. onun için eğitimde; öğretmene büyük iş düşmektedir.
Eğitim; üçlü bir yol izler; Okul, aile ve çevre.
Eğitimde; Şahsiyet gelişimi, ahlaki olgunluk şarttır. Zaten eğitim deyince bu anlaşılır. Değilse; salt okuma, yazma bilmek, okur yazar oranının % 100’e ulaşması işi değiştirmiyor.
Eğitimde; ilim, din, milli duygular, kültür... beraber gitmelidir. Biri eksik olursa sonuç alınmaz. Gençlerin sadece midesini ve maddi yönünü ele alıp, manevi yönünü eksik bırakırsak zararlı hale getirmiş oluruz.
Bugün okullarımızda sorunlar var; okul önlerinde; uyuşturucu çeteleri, organ mafyası, gençleri zehirlemeye yönelik gözü dönmüş insanlar... buna hiç birimiz ilgisiz kalamayız, kalmamalıyız. Bu sorunlar sadece öğretmenin, okul yönetimlerinin, emniyet güçlerinin... sorunları değil. Başta aileler olmak üzere bütün milletin sorunlarıdır.
Aileler, çocuklarını okula göndermekle iş bitmiyor; onları takip etmeli, kiminle arkadaşlık yapıyor, nereye gidiyor? Okuldan ne zaman çıkıyor? Öğretmenleri hangi ödevleri verdi?... mutlaka denetlenmeli ve çocuklarımızın gelecekleri karartılmamalıdır. Anne ve baba, çocuk eve geldiği zaman, dersini sorunca; “Yorgunum, başka zaman...” diyerek başından savmamalı, mutlaka cevap vermelidir.
Aileler, öğretmenler kesinlikle öğrencilere örnek olmak zorundadır. Bir aile reisi veya öğretmen ağzında sigara ile: “Yavrum sigara içme, sigara sağlığa zararlıdır” derse, bunun ne kadar etkisi olur? anne veya baba, çocuğunun yanında, küfür eder, ağza alınmayacak çirkin sözler sarf ederse, çocukta nasıl bir eğitim ortaya çıkar? Öğretmenler, aileler yalan söyler, iftira atar, ahlaksızlık yaparsa, onun elinden çıkan gençliği siz tahayyül ediniz artık.
Bugün öğretmenlerimiz okumuyor. Gidiniz öğretmen evlerine, oyun masaları tıklım tıklım, ama kütüphanesi boş. Evine günlük gazete alan, aylık bir dergiye abone olan öğretmen veya veli kaç tanedir?
Okumayan öğretmen ve velinin yanındaki gençlik de okumaz. Okumadan, incelemeden, araştırmadan, okumanın kölesi olmadan bilimin efendisi olamayız.
Bugün okullarımızın sınıf mevcutları 60’lar civarında. Halbuki ideal eğitimde sınıf mevcutları 25-30 kişidir. Bugün kaç tane öğrenci doğru dürüst dilekçe yazmasını, meramını anlatmasını biliyor?
Gençlik, bir hamura benzer. Nasıl hamuru istediğimiz şekle sokabilirsek, gençliği de istediğimiz şekle sokabiliriz. Ancak. Doğru, düzgün, geleceğe umutla bakan, ülkeye, insanlığa yararlı bir gençlik istiyorsak; onları Kur’an istikametinde eğitmeye mecburuz. O zaman; Fatih ruhlu gençlik yetişir. (25 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
DİYALEKTİK
İnsan; düşünen, düşüncesini diğer insanlarla paylaşan, fikir üreten, olaylara derinlemesine bakan, olaylar karşısında metanetini koruyan, kimseye karşı ön yargı beslemeyen, geniş ufuklu, derin görüşlü....varlıktır.
İnsan; bu özelliklere sahip olmasıyla değer kazanır. Medeniyetler kurmuş, devletler kurmuş, tarih yazmış ve yapmış, inanç sistemleri insana gönderilmiştir. Dünya, insan için var edilmiş, insan için yaşanabilir bir mekan haline getirilmiştir. Kainatın yaratılış seyrine göz atacak olursak; şu sırayı takip ettiğini görürüz; dünyanın yaratılması, bitkilerin yaratılması, hayvanın yaratılması ve insan yaratılması. İnsanın en son yaratılmasının hikmeti; her şeyi önünde bulsun, bütün ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir durumla karşılaşsın, her şey onun emrine verilsin... bunun için varlıkların en şereflisi yani; “eşref-i mahlukat” sırrına ermiştir.
İnsanı asıl şerefli kılan; diyalektik geliştirmesi, her şeyi akıl süzgecinden geçirerek bir sonuca varmasında, olaylara ahlaki bir bakış açısı getirmesindedir. Yüce yaratıcımız insanı bunun için yeryüzünün halifesi kılmıştır. Halife; Allah’ın yeryüzünde emirlerini yerine getiren temsilci anlamında kullanılır. Esasında Allah’ın; yardımcıya, temsilciye, desteğe... ihtiyacı yok. ancak bu, imtihan için gerekli bir husustur. Öyle diyor; “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” “Yeryüzü insanın emrine verilmiştir.” “Ben insanları ve cinleri yalnız bana kulluk etsinler diye yarattım.” Bunları üst üste koyduğumuz zaman, dünyada olan bütün olaylara, bütün yapılan işlere mutlaka insan eli değmelidir. Bu, şu anlama gelmez; Allah dünyadaki işlere karışmasın, O, dünyadan elini eteğini çeksin...Allahsız bir sistem olsun, Allah’ın bulunmadığı bir idare, en iyi idaredir anlayışı çok sakattır ve akılla ilintisi yoktur. Kur’anda; “Dünyaya, inananlar hakim olacaktır”. İfadesi yer alır.
Burada inanandan kasıt; iman sahibi olan, dünyayı, Allah’ı sevdiğimiz için imar etmek, insanlara, Allah’ın birer yaratığı gözüyle bakarak yaklaşım sergilemek. Böyle bir düşünceye sahip olanlar; teröre geçit vermez, mafya ile omuz omuza, yan yana, dirsek teması yapmaz, insanlara zulüm uygulamaz. Hiçbir insanın ayağına diken batmasından haz almaz. Dünyayı barıştırmak, dünyada huzuru, kardeşliği, dostluğu ikame etmek için çaba sarf eder, her yaptığını en iyi ve en güzel şekilde yapar. kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmaz, yapamaz. Kendi eliyle kendini tehlikeye atamaz. Ya olduğu gibi görünür, ya göründüğü gibi olur. gizli plan ve projesi, gizli gündemi yoktur, olamaz. İş başına gelirken; her durumu göze alarak gelir. Hiçbir zalimin zulmünden korkmaz. Din ayrılığı, ırk ayrılığı, millet ayrılığı, düşünce ayrılığı, mezhep ayrılığı... gibi ayırıcı vasıflara itibar etmez. Ötekileştirme anlayışı yoktur. Dereyi görmeden paçayı sıvamaz. Öküzün altında buzağı aramaz. Herkese iyi niyet gözüyle bakar. (22 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
BİRİLERİ ORTALIĞI KARIŞTIRMAK İSTİYOR!
Aman oyuna gelmeyin. Aman ülkemizdeki birliği, dirliği, kardeşliği bozmayın. Kendini şeyh ilan edip; İslâm’a, dine, insanlığa, hukuka aykırı sözlere itibar etmeyin. Bu, tarihte çeşitli dönemlerde olmuş ve yine sahnelenmeye çalışılıyor. Bir zamanların Ali Kalkancıları, Fadime Şahinleri, Müslüm Gündüzlerini.. sakın unutmayın.
Değişik zamanlarda, değişik senaryolarla ortaya çıkan tipler vardır. bunlar, bulanık ortamı severler.
Kendini bilen hiçbir insan; aşağıya almış olduğum sözleri söylemez, söyleyemez;
Halkın mezhebine göre fişlendiği Çorum'da uygulanacak 8 senaryoda, sahte şeyhlerden kaçak kurban derisi toplamaya kadar her türlü 'oyun' sahneleniyor. Bir imam cami hoparlöründen seslenerek halkı isyana böyle davet edecek...
Son ihbar mektubuyla deşifre olan askeri belgelerde, örnek “irtica senaryoları” hazırlandığı ve hayali diyaloglarla köy imamlarına cami hoparlöründen “Dikkat dikkat dinimiz elden gidiyor, bu cenazeyi kim kaldıracak” anonsları yaptırıldığı ortaya çıktı.
İhbar CD'siyle birlikte deşifre olan askeri belgelerde, örnek “irtica senar-yoları” hazırlandığı ve senaryolarda sadece kişi ve yer isimlerinin boş bırakılarak, bu boşlukların doldurulmasının istendiği öne sürüldü.
ÇORUM SENARYOSU
Çorum'da uygulanmak üzere hazırlandığı anlaşılan “Çorum Senaryo” başlıklı bölümde 8 farklı senaryo yer alıyor. Kurban Bayramı'nda beş-altı kişilik bir grubun evleri dolaşarak izinsiz kurban derisi topladığı da belirtilen senaryolarda, Cuma günü bir jandarma devriyesinin köy imamının cami hoparlöründen 'Dikkat, dikkat ey ahali Kur'an kursları kapatılıyor, dinimiz elden gidiyor, bu cenazeyi kim kaldıracak' şeklindeki hayali anonslarını duyduğu da belirtiliyor. Köy imamının sekiz yıllık kesintisiz eğitim uygulamasını tasvip etmediği de senaryoya koyulmuş. Bu senaryolarda oluşacak suçlara mevzuat desteği de sağlandığı anlaşılan CD'de “İrtica İle Mücadelede Mevzuat Durumu” başlığı altında Anayasa'dan başlayarak 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu olmak üzere tüm yasalar tek tek sayıldı.
'OKULA GÖNDERMEYİN'
İşte hayali cami imamının, Çorum'da köy halkını isyana teşvik ettiği senaryonun tam metni:
“Örnek Senaryo : Cami İmamının Halkı Suç İşlemeye Tahrik Etmesi...
.............İlçesi Jandarma Komutanlığı'na bağlı sorumluluk sahasında bulunan A köyünde Cuma günü bir jandarma devriyesi köyde önleyici kolluk görevi icra ederken; köy imamının cami hoparlöründen 'Dikkat, dikkat ey ahali bu Cuma namazı öncesi okunan sela değildir. Kur'an kursları kapatılıyor, Müslüman âleminin başı sağ olsun, dinimiz elden gidiyor, siz ne biçim Müslümanlarsınız, bu cenazeyi kim kaldıracak' şeklinde üst üste birkaç kez anons yaptığı tespit edilmiştir. Devriye komutanı tarafından hemen olay yerinde yapılan ilk araştırmada, köy imamının sekiz yıllık kesintisiz eğitim uygulamasını tasvip etmediği, bunun Kur'an kurslarının kapatılmasına yönelik bir politika olduğu, köy halkına çocuklarını Kur'an kurslarına göndermedikleri takdirde Müslüman olamayacakları, Medeni Kanun'un bir gavur kanunu olduğu şeklinde daha öncede topluluk önünde görüşlerini bildirdiği tespit edilmiştir.”
ŞEYH: CİHAT İLAN EDİN
Bir diğer örnek senaryo ise, “Mürşit Oluşturmak, Şeyh Unvanı Kullanmak, İzinsiz Yardım Toplamak, İzinsiz Kur'an Kursu Açmak, Küçük Çocuklara İrticai Eğitim Vermek” başlığı altında toplanmış. Senaryoya göre, ilk etapta “İl Jandarma Komutanlığı'na bağlı, ...........İlçe Jandarma Komutanlığı'nın Karakolu sorumluluk sahasında ikamet eden A şahsının önderliğindeki ...............tarikatının irticai faaliyetleri konusunda çeşitli istihbari bilgiler” elde ediliyor. Karanlık senaryonun devamı ise şöyle: “Bu kapsamda; lüks bir villada oturan A'yı değişik illerden gelen kişilerin ziyaret ettiği, ziyarete gelen kişilerin A'ya 'Şeyh' olarak hitap ettiği, A'nın kendisini ziyarete gelen şahıslara; laikliğin Allah düşmanı, Kur'an düşmanı, İslam düşmanı bir din ve rejim olduğu, Müslümanların bu rejime karşı cihat etmesinin, devletin mevcut yönetim şeklinin yıkılarak yerine şeriat rejiminin getirilmesinin, çocuklarını ilköğretim okulları yerine Kur'an kurslarına göndermeleri gerektiği şeklinde konuşmalar yapılıyor...”
İşte oynanacak 'oyun'lar:
Hayali dershane
“Örnek Senaryo: İlkokul Çağındaki Çocukları Okula Göndermeyip Kanun Ve Nizamlara Aykırı Dini Eğitim Aldırmak...
...........İlçe Jandarma Komutanlığı'na bağlı .............. Karakolu sorumluluk sahasında; A ve B köylerinde bir grup vatandaşın ilkokul çağındaki kız ve erkek çocuklarını okula göndermedikleri, kanun ve nizamlara aykırı olarak açılmış olan bir dershanede yetkisiz öğretmenler marifetiyle dini eğitim aldırdıkları tespit edilmiştir.”
Kurban derisi
“Örnek Senaryo:...............İlçe Jandarma Komutanlığı'na bağlı .............Karakolu sorumluluk sahasında bulunan ................köyünde Kurban Bayramı'nda; beş-altı kişilik bir grubun evleri dolaşarak izinsiz ve makbuzsuz olarak kurban derileri, fitre ve zekat topladıkları, bu şahısların kendilerini Türk Hava Kurumu görevlileri olarak tanıttıkları ihbar edilmiştir.”
Cüppeli adam
Örnek Senaryo: Sarıklı, Cüppeli Şahıslar ile Kara Çarşaflı Kadınlar...
A ilçesindeki bazı mahallelerdeki vatandaşların sokaklarda sarık ve cüppeli olarak dolaştıkları, kadınların da siyah çarşaf giydikleri tespit edilmiştir. Bu olayda aşağıdaki suç ve eylemlerin oluştuğu değerlendirilmektedir. Bu olayda erkeklerin giyilmesi yasaklanmış olan sarık ve cüppeyi giyerek dolaşması sonucunda 671 sayılı Şapka İktisadi Hakkında Kanun Türk milletinin iktiza etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyeti hükmüne aykırılık ve 677 sayılı kanunda belirtilen unvan ve sıfatlara mahsus kıyafetlerin giyilmeyeceği hükümlerine muhalefet etmek suçu oluşmuştur.”
'İrtica yayını'
“Örnek Senaryo: İrtica İçerikli Yayın Yapmak...
.................İlçe Jandarma Komutanlığı'nca İlçe sınırlarında ......... frekanslarında yayın yapan A radyosunun .................tarihinde yayınlanan 15 dakikalık programında irticai nitelikte yayın yaptığı tespit edilmiştir. Radyonun programında; Atatürk ilke inkılaplarının çağdaş olmadığı, özellikle laiklik ilkesinin 'dinsizlik' anlamına geldiği, kendisini laik gören şahısların dinsiz oldukları, Müslüman bir halkın içinde laikliğin olmayacağı, mevcut yasalara göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin dininin olmadığı.”
Yeni Şafak
Bu tip söylemler, sözler, silahlı kuvvetlerle, devletin, silahlı kuvvetlerle halkın arasını açmaya yönelik tutumlardır. Dolayısıyla halkı; askerlikten soğutmak, devletin silahlı gücü olan TSK’ya karşı bir nefret oluşturmaya yöneliktir. Oyuna gelmeyin. Duyuyoruz; gizli tanıktan ikinci mektup, üçüncü mektup.. falan sözlerini. Her şeyi yargı çözer. Adalete güvenin. Gerçekler, adaletle ortaya çıkar. Türkiye’de hakimler, savcılar, yargıçlar var... adalet, mülkün temelidir. (20 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
YİNE KAPATMA DAVASI MI?
Hukuksuzluk yapanların dinlenmesi elbette ki doğrudur. Değilse gerçekler nasıl ortaya çıkacak? İstihbarat nasıl toplanacak? Ortam nasıl temizlenecek? Temiz toplumu nasıl elde edeceğiz? Siz hiç; hukuka saygılı, dürüst, temiz, ülkesi için çalışan insanların dinlendiğini gördünüz mü? Bütün amacı; işi, aşı, eşi ve emeği için gayret edenlerin dinlenmesi gibi bir hamakatla karşılaştığına şahit oldunuz mu?
Telekulak meselesi üzerine, birileri rahatsız olmuş ki, yine Yargıtay Cumhuriyet Başsavıcısı, AK Partinin kapatılması ile ilgili inceleme başlatmış! Eğer, tele kulakta parti ilişkisi görürse kapatma davası açacakmış!
Meseleyi şöyle ele alalım; diyelim ki AK Parti kapandı. Halkı nasıl kapatacaksınız? Halkın tercihlerine, görüşlerine, fikirlerine, düşüncelerine kelepçe vurabilir misiniz? Bugün AK Parti tek başına iktidarda ise, bunu halk istediği için iktidardadır.
AK Parti; demokratik açılımın mimarı olduğu, ülkeye çağ atlattığı, bir çok karanlık odakları ortaya çıkardığı, Ergenekon gibi çok büyük bir hukuk dışı yapılanmaya; “DUR” dediği, İrtica ile mücadele eylem planı adıyla askerlerin hazırladığı; hükümeti, devleti yıkmaya, anayasal düzeni ıskata, darbeye teşebbüse yönelik eylemlere fırsat vermediği, yıllardın başımızın ağrısı olan terörü bitirmek için köklü çözüm bulduğu, kapkaçın bittiği, yolsuzlukların yok olduğu, hortumcuların hortumlarının kesildiği, sevginin, kardeşliğin, dostluğun, birlik ve beraberliğin hüküm sürmesi için gayret gösterdiği... için hakkında kapatmaya yönelik inceleme başlatılıyor!
Hatırlayınız; bundan önce bütün ülkelerle hasım idik. Kimine; Arap, kimine Rum, kimine Rus, kimine ermeni, kimine İranlı veya İrancı, kimine Afrikalı, siyahi... dedik. Hiçbir şekilde bu ülkelerle dış ticareti geliştirmeyi düşünmedik. El ele, gönül gönüle vererek iş birliği yapmayı aklımızın ucundan geçirmedik. Kıbrıs’ta en iyi çözüm, çözümsüzlüktür anlayışı içinde sonuç alamadık. Fakat şimdi nasıl? Bütün dış dünyaya kapılarımızı açtık. Daha dün, Suriye ile aramızda savaş çıkacak kadar sert ve acı rüzgarlar esiyordu. Bugün, vize kaldırılmış, Suriyeliler, Türkiye’ye, Türkiyeliler, Suriye’ye rahatça girip çıkabiliyor. Akrabalarıyla, dostlarıyla görüşme ve ticari ilişkilerde bulunuyorlar. Suriye ile İsrail arasında barış görüşmelerinin başladığı şu süreçte, Suriye ara bulucu olarak, hakem olarak Türkiye’yi tercih ediyor. Orta Doğuda, Orta Asya’da, Kafkaslarda, Balkanlarda..... lider pozisyonuna gelmişse Türkiye, bunda iş başındaki hükümetin büyük payı yok mu sizce?
Türkiye içinde; Kürt ile Türk’ü bir arada yaşamaya büyük bir çaba göstermişse, kurumlar arasındaki kırılmaları sıfıra indirmiş, hastanelerde hastaların rehin kalmaması için çalışmışsa, dar gelirlilere; ayda 100 lira taksitle ev verdiyse- ki 100 lirayı ödemeyenlere devlet destek verecek-, işsiz, hiçbir geliri olmayanlara iş imkanı, iş yeri açma fırsatı sunmuşsa, enflasyon rakamlarını üç ve dört haneliden tek haneliye ve aşağılara çekmişse, hızlı trenlerle ve demir ağlarla yurdu örme çabası içindeyse, haksız kazanca engel olduysa, vergi kaçırmaya göz yummadıysa, kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına almışsa, her il’e üniversite açarak, o illerin her yönden kalkınmasını sağlamaya yönelik çalışmalar sergilenmişse, okullar bilgisayarlarla donatılarak, eğitimde kalite yakalanmışsa ... bunlar ülkemiz için bir kazanç değil mi? bunları yapan bir siyasi iktidar, kapatılmayı mı hak eder? Ödülü mü? Dün karanlık bir ortamdan bugün aydınlık ve geleceği garanti olan bir ülkeye sahip olmuşsak, buna kafa yoran, emek veren, ter dökenler cezalandırılır mı? yoksa ödüllendirilir mi?
Eski siyasi anlayış, verdiysem ben verdim, dün dündür, bugün bugündür... kaçamağı, vaadlerin çokluğu icraatların yokluğu, vatandaşa seçimden seçime uğrayıp derdini sadece dinleyip, kesin çözüm bulmadığı, yanlış söylemlerle... doluydu. Eski siyasi anlayışta; darbe korkuları, mafya saldırısı söz konusuydu. Hukuk siyasallaşmıştı, okullar eğitim öğretim yerine siyasetin güdümündeydi....
Eğer ülkeye hizmeti şiar edinmiş, hayatını ülke kalkınmasına adamış olanlara ceza vermeden önce, dün ile bugünü bir karşılaştırmak gerekir diye düşünüyorum. Akıl, mantık, düşünce, hukuk... bunları gerektirir.
Demokratikleşme anlayışına karşı gelmek; bazı karanlık düşünceli kişilerin, ülkeye hizmeti değil, ülkeyi yıkmaya yönelik çabalarının sonucudur.
Ama ben yine de iktidar partisi hakkında başlatılan incelemenin kötü bir sonuç vereceğine inanmıyorum. İnanmak istemiyorum. Zira bunun aksi olduğu zaman, ülkemiz daha kötüye gider. Yapılanlar boşu gitmiş olur. iyileşme havası yerini kaosa bırakır. (18 kasım 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
HALK AÇILIMI ANLAMIŞ
Mahalle yapıldıktan sonra bölge idare mahkemesi kararıyla yeniden belediye statüsü kazandırılan Burdur'un Gölhisar ilçesine bağlı Yusufça beldesinde yenilenen seçimleri resmi olmayan sonuçlara göre AK Parti kazandı.
AK Parti, kullanılan bin 310 oyun 587'sini aldı. Resmi olmayan sonuçlara göre AK Parti'nin adayı Yılmaz Akkaş belde belediye başkanı oldu.
Bin 383 seçmeni bulunan beldede, 6 sandıkta kullanılan oyların partilere göre resmi olmayan dağılımı şu şekilde:
AK Parti:587
SP: 356
CHP: 249
DP: 4
DSP: 58
TKP: 3
Geçersiz: 53
Toplam: 1310
Bu haber bize neyi anlatıyor? Tekrar bir genel seçim olsa, yine AK Partinin, birinci parti olup, tek başına iktidara geleceğini. Tabii bu, çok küçük bir mahalli seçim. Ama, mahalli seçimler, genel seçimlerdeki gibi olmaz. çok kritik, çok hassas bir yapıya sahiptir. Mahalli seçimi kazananın; genel seçimi de kazanacağına hükmedilir.
Dikkat ettiyseniz bu tabloda MHP yok. demek ki MHP seçime girmemiş. Yine iyice tetkik ederseniz, CHP’nin üçüncü sırada olduğunu görürsünüz. İkinci sıraya SP yerleşmiş vaziyette.
Tabloyu birlikte okuyalım; genel seçimde; CHP ve MHP halktan gerekli teveccühü alamayacaklar. Daha önce olduğu ve DP ile ANAP’a şamar vurulduğu gibi bu partilere de şamar vurulacak.
Yapılan bu seçim; ortaya atılan Açılım çalışmalarının halktan olumlu cevap bulduğunu ispat etmiştir. Halkımız; “Ben ülkemin barışını, kardeşçe yaşamasını, dostluk içinde hareket etmesini istiyorum. İktidar partisinin bu çalışmasına tam puan veriyorum...” demiştir. Zaten mesele de halkta çözüleceğine göre... öyleyse muhalefetin çabaları boşuna kürek çekmektir. Bu iş, ya olacak, ya olacak. (16 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
AÇILIM, TBMM’DE ANLATILDI
İlki 10 Kasım, ikincisi 13 Kasım’da olmak üzere iki kez TBMM’de açılım anlatıldı. Her iki oturumda da gerginlik vardı. Özellikle CHP ve MHP sıralarındaki gerginlik açık ve net olarak belliydi. Bu işin mimarları, açılımı Meclise anlattı. Bir de Meclisteki Milletvekilleri duysun, birinci ağızdan meseleyi dinlesinler denildi.
Açılımın anlatıldığı birinci gün, CHP sıralarından posterler açıldı. Açılımı protesto niteliğindeydi bu hareket! İkinci gün, dinleyici localarından, CHP’li milletvekili Canan Arıtman’ın organize ettiği birkaç genç, bilhassa Başbakan konuşurken provoke edeceklerdi. Ama gençliğin verdiği bir özellik midir? Yoksa heyecan mıdır? Veya yapılanların ayağa dolanması mıdır?... bilinmez, biraz erken davranıldı. Gençlerin protestosu akamete uğradı. Canan Arıtman da, bu olanlara çok kızdı! Bunun üzerine Başbakan konuşurken bütün CHP’liler Meclisi boşalttı.
Asıl önemli olan, milleti ayağa kaldıran, özellikle de Tuncelileri yaralayan, üzen, kıran davranış, CHP Genel Başkan yardımcısı Onur Öymen’den geldi. Hatırlayınız, demişti ki; “Dersim’de analar ağlamadı mı?” bunun üzerine bütün aleviler ve eski adıyla Dersimliler yeni adıyla Tuncelililer ayağa kalktı. Onur Öymen’i Hitler’e benzettiler.
Bir yanda açılım rüzgarları eserken, bir yanda açılımın karşısında duran muhalefet. Onur Öymen’in dediği bu sözün ve CHP’lerin Meclisi boşlatmasının arka planına bakacak olursak, şunları görürüz. Önce Onur Öymenin’in sözünü ele alalım; Yani sözün mefhumu muhalifini; “Bırakın açılımı, varsın analar ağlasın, insanlar ölsün, sizin neyinize, barış kardeşlik, terörün bitirilmesi, gözyaşının durdurulması...” veya “Dersim’de gericiler ayaklandı, devlet bunlara dersini verdi. Sizin de dersinizi verir. Unutmayın, sizin arkanızda biz varız. Biz darbe yaptırmasını da biliriz, hükümetleri devirmesini de...” CHP’nin Meclisi boşaltmasına gelince; bunu da şöyle anlamak mümkün; “Biz açılımla, ülkenin ilerlemesini istemiyoruz. Kalkınmadan, terörün bitirilmesinden mutlu olmayız ve olmuyoruz da...”
Burada CHP’nin zihniyetini açıkça ortaya koyuyor. Niçin ülkede terörün bitirilmediğini, niçin darbelerin yapıldığını, darbe yapanlara niçin sıcak yaklaşımlar sergilendiğini.... eğer Öymen’in dedikleri tasvip edilmemiş olsaydı genel başkan sayın Deniz Baykal tepki gösterirdi. Hiçbir tepki göstermedi. Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras’ın tepkisinden, CHP’nin ne kadar yanlış yaptığını açıkça anlıyoruz.
Meclisten geçen açılım paketini bütün Milletvekilleri, bakanlar ve başbakan 81 il’i dolaşarak anlatacaklar. İlk durak Malatya idi. başbakanı dinleyenlerin sayısı epeyce kalabalıktı. Bunun anlamı şu; halk diyor ki; “Biz, muhalefet anlamasa da bu açılımı anladık. Açılım ile; ülkemize barış kardeşlik, dostluk gelecek, terör bitecek, Türk ile Kürt el ele omuz omuza dolaşacak, her ilde fabrika bacaları tütecek. Bir daha analar ağlamayacak, gözyaşları sel olmayacak, teröre kurban giden gençlerimizin bayrağa sarılı tabutları gelmeyecek, teröre harcanan bu paralar, ülkenin istihdamına, kalkınmasına, ilerlemesine yönlendirilecek....siz aldırmayın muhalefetin bu tavrını biz sizin yanınızdayız, size desteğimiz her zamankinden daha fazla devam ediyor..yolunuz açık olsun.Allah yar ve yardımcınız olsun.”
Başlangıcından beri olayları takip edersek; açılımın ne anlama geldiğini, açılımdan ne anlaşıldığını veya anlatılmak istenildiğini net olarak görürüz. Salt olarak konuyu; “Kürt açılımı” şeklinde lanse etmek, anlamak, anlamaya çalışmak... meseleyi sulandırmak ve olaylara bakışımızın ne kadar şaşı olduğunu, Milli meselelere niçin çözüm getirilmediğini gösterir.(16 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
BELGELER IŞIĞINDA
ATATÜRK'ÜN KÜRT'LER İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ
Bayağı baş ağrıtıyor şu Açılım konusu. Sanırım daha da ağrıtacağa benziyor. Hani bir söz var; sazı eline alan çalmaya çalışıyor. Çalıyor mu? Çalmıyor mu belli değil. Aynen bunun gibi. Sorsan; herkes kendisine göre haklı. Her konuşan; “Ben doğru söylüyorum, benim dediklerim gerçek, bak göreceksiniz altından neler çıkacak? Ne çapanoğlu ile karşılaşacağız...”
Bu, öteden beri ele alınan, ele alınmak istenen, çözüm bekleyen bir sorun. Ta, Atatürk’ten itibaren her hükümetin ilgilendiği çok önemli ve köklü bir gerçek. Bu sorun çözülmeden, ülkenin önünün açılması mümkün değil. Ortada belgeler varsa, belgeler ışığında hareket ediliyorsa, artık sözü fazla uzatmaya, üzerinde siyaset yapıp, oy avcılığına girmeye gerek yoktur. Açılım konusuna tepki koyanlara sorsan; “Atatürkçüyüz” derler. Ama Atatürk’ün, Kürtlerle ilgili görüşlerini ele almazlar veya görmezden gelirler. Belgeler ışığında Atatürk’ün, Kürtlerle ilgili söylediklerine bakalım:
--------------------------------------------------------------------------------
BELGE :1
Maxicep.com - Atatürk'ün Kürt'ler İle İlgili Görüşleri ...
“İKİ HALKI ÇARPIŞTIRAN HAİNDİR!”
Mustafa Kemal’in, 17 Eylül 1919 günü, İstanbul’daki Senato Üyesi Fuat Paşa’ya gönderdiği mektuptan:“...Bu Başbakan’ın (Damat Ferit) cinayetlerine ortak olan İçişleri ve Savaş İşleri Bakanları da ulusun sesini boğmak, yasal bir toplantısını (Sivas Kongresi) tanımamak, Kürt’ü Türk’ü birbirine düşürerek, Müslümanlar arasında çarpışmalara neden olmak gibi haince girişimlerde bulunuyor...” [1]
BELGE:2
“KÜRT,TÜRK KARDEŞİNDEN AYRILMAYACAK”
Mustafa Kemal’in, 3. Ordu Müfettişi olarak Amasya’dan, Erzurum’daki Kazım Karabekir Paşa’ya gönderdiği, 24 Haziran 1919 tarihli mesajın ilk maddesi:
“1- Mr.Novil adındaki bir İngiliz Yüzbaşısı, Urfa’dan Siverek yoluyla Viranşehir’e giderek, Milli aşiretlerinin ileri gelenleriyle görüşmüş ve Urfa’ya dönmüş. Osmanlı hükümeti için çok kötü propagandalar yapmış. Ancak aşiret reislerinden aldığı kesin cevaplara sevinmemiştir. Kürtler, Türk kardeşlerinden kesinlikle ayrılmayacaklarını, bu uğurda son kişilerine varıncaya kadar ölüme hazır olduklarını söylemişler. Ayrıca İngilizler’in kendilerine vermek istediği önemli miktardaki parayı almayarak namus ve yurtseverliklerini göstermişlerdir...”[2]
BELGE: 4
“TÜRK,KÜRT,ÇERKES KARDEŞİZ”
Mustafa Kemal’in, Ankara’dan, Çerkes Ethem’in ağabeyi Reşit Bey’e gönderdiği 7 Ocak 1920 tarihli telgrafından:
“konu dışı olarak, şunu da belirteyim ki, Anzavur’un alçaklığı, kendisine ve kışkırtıcı olan İngilizler ile ayakçılarına yöneliktir.Bu din ve devletin sağlam bir uyruğu olan Çerkez kardeşlerimiz, hepimizin övdüğü baş tacımızdır. Asıl, bugün düşmanlarla çevrili Türk, Kürt, Çerkez ve diğer din kardeşlerimizin el ele vermesi, sarsılmaz bir bütün oluşturmaları, namus ve yaşamımızı kurtarmak için bir zorunluluktur...” [3]
BELGE: 5
“KÜRTLER, TÜRKLERLE BİRLEŞTİ”
Mustafa Kemal’in, “NUTUK” adlı eserinin, “Samsun’a Çıktığım Gün Genel Durum ve Görünüş” başlıklı bölümünden:
“Anadolu halkı, baştan aşağı bölünmez bir bütün haline getirildi. Bütün kararları, bütün komutanlar ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. Vali ve mutasarrıfların hemen hepsi bizden yanadır. Anadolu’daki ulusal örgütler ilçe ve bucaklara kadar yayıldı. İngiliz koruması altında bir bağımsız Kürdistan kurulmasıyla ilgili propaganda ortadan kaldırıldı ve bu amacı güdenler yola getirildi. Kürtler, Türkler ile birleşti...”[4]
Her hükümet, her siyasi iktidar; Kürt açılımı denilen, aslında işin esasını; Demokratik açılımın oluşturduğu meseleye kafa yormuşlardır, kafa yoruyorlar, kafa yoracaklar. Tabii bir daha ilerleyen zamanda problem çıkmaması, üzüntü yapamamamız, terör belasına maruz kalmamamız için ele alınan bu açılımın milletçe desteklenmesi zorunludur.(12 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
MEVLANA ÖĞÜTLERİNİN; SOSYAL AÇIDAN ÖNEMİ
Sevgili dostlar, Mevlana üzerinde yaptığım araştırma ve inceleme çalışmalarımdan bir bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum. Şunu gönülden istiyorum. Bütün kardeşlerime; ilmi, fikri, dini, edebi... yönden yararlı olmak. Allah’ımızın: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ilkesi ve Sevgili peygamberimizin: “İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır” hadisi doğrultusunda çaba göstermek.
Allah kısmet ederse; “Mevlana’nın Tefekkür Dünyası” isimli kitabım yakında piyasaya çıkacaktır. Çıktığı zaman size duyuracağım. Bu can gövdede konuk olduğu sürece, insanlara hizmet etmek boynumun borcudur. özellikle de bir ilahiyatçı olarak bunu en önemli görev sayıyorum. Hatta nafile ibadet olarak telakki ediyorum.
Mevlana’nın Yedi Öğüdü
ve Yedi Öğüdün Fert ve Sosyal İlişkiler Açısından Önemi
1.Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
2.Şefkat ve merhamette güneş gibi ol
3.Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
4.Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
5.Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
6.Hoşgörürlükte deniz gibi ol
7.Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol [1]
Yedi Öğüdün Sosyal Açıdan İzahı
1.Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
Cömertlik
Cömert; Farsça; “Cevan- merd” kelimesinden Türkçeleşmiştir. Türkçe’de; “Civanmerd” tabiri kullanırız. Cömertlik kavramı, İslam ahlakı literatüründe genellikle; seha, sehavet ve cûd terimleriyle ifade edilir. Seha ve sehavet sözlükte; “Ocağın, içinde kolaylıkla ateş yakılacak şekilde geniş tutulması ve yanmakta olan ateşin alev ve dumanının kolayca yükselmesine imkan hazırlanması” anlamına gelir. Bu manadan hareketle; gönül zenginliği ve genişliğine de sehavet denilmiştir.[2]
Günlük konuşmalarımızda; “Sehavetli, eli açık, cömert, babacan” ifadelerini kullanırız. Toplumda en çok sevilen, sayılan, itibar sahiplerinin, sehavetli ve cömert kimseler olduğunu görürüz.
Bir şeyin yeni, iyi ve sağlam olması, ayrıca cömertlik yapmak anlamındaki; “Cevd veya Cevdet” kökünden türetilmiş olan Cûd da terim olarak sehavet kelimesiyle eş anlamlıdır. Bazı islam ahlakçıları bu iki terimi cömertliğin farklı dereceleri için de kullanmışlardır. Kur’an-ı Kerimde; seha, sehavet ve cûd kelimeleri geçmekle birlikte pek çok âyette; infak, îsâr, îta, it’am, ihsan, ikram, bezl... gibi mastarlardan gelen fiillerle cömertlik erdeminin önemi üzerinde durulmuştur.[3]
Hadis kitaplarında Hz. Peygamberin cömertliğine ait pek çok rivayet yer almaktadır. Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Enes b. Malik gibi ünlü sahabilerden nakledilen hadislerde Hz. Peygamber, insanların en cömerdi olarak tanıtılmıştır. Yine Enes b. Malik, Cabir b. Abdullah, Hz. Aişe gibi sahabiler, Resulullah’ın kendisine ihtiyacını bildiren hiçbir kimseyi geri çevirmediğini belirtmişlerdir.
Gerek Kur’anda gerekse Sünnette, cömertliğin ilahi bir sıfat ve peygamberlerin de sahip oldukları üstün bir erdem olarak kabul edilmesi, İslam ahlakçılarının bu konuya özel bir önem vermelerine yol açmıştır. [4]
İslam ahlakına göre cömert olabilmek için başkalarına yardım etmek yeterli değildir. Ayrıca bu yardımın; isteyerek ve seve seve yapılması gerekir. Çünkü diğer bütün ahlaki erdemler gibi cömertlik de, insanda bir huy ve meleke haline gelmekle kazanılır. Bunun için ara sıra veya isteksiz olarak ya da zorla iyilik yapan bir kimse, cömert sayılmaz. Buna karşılık, iyilik yapma niyet ve iradesi taşıdığı halde, bunu gerçekleştirme imkanına sahip olmayan insan cömert sayılır.
Kur’anda; cömertliğin Önemi ve Cimriliğin kötülüğü hakkındaki âyetler
Cömertlik, yardımlaşma, karzı hasen, borç verme, sadaka, zekat... şeklinde karşımıza çıkar.
“Onlar, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.”[5]
“İyilik; yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik; o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, Ahiret gününe, meleklere, kitaplara, Peygamberlere inanır. Allah’ın rızasını gözeterek yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekat verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakiler ancak onlardır.”[6]
“Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah, dürüstleri sever.”[7]
“Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: maldan harcadığınız şey, ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah, yapacağınız her hayrı bilir.”[8]
“Ey iman edenler! Kendisinde artık alış veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan kıyamet gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkar edenler elbette zalimlerdir.”[9]
“Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lütfu geniştir. O, her şeyi bilir.”[10]
“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder. Allah ise sezi katından bir mağfiret ve bir lütuf vad eder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir.”[11]
“Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her adağı muhakkak Allah bilir. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.”[12]
“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükafatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.”[13]
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça “İyi”ye eremezsiniz. Her ne harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.”[14]
“O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar. Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.”[15]
“Allah’a ve Ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarf edenler de( Âhirette azaba uğrarlar). Şeytan, bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır o.”[16]
“Allah’a ve Âhiret gününe iman edip de, Allah’ın kendilerine verdiğinden O’nun yolunda harcasalardı ne olurdu sanki. Allah, onların durumunu hakkiyle bilmektedir.”[17]
“Mü’minler ancak; Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek mü’minlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.”[18]
“İman eden kullarıma söyle; namazlarını dosdoğru kılsınlar, kendisinde ne alış veriş, ne de dostluk bulunan bir gün gelmeden önce, kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah için gizli- açık harcasınlar.”[19]
Tarihten cömertlikle ilgili örnekler
Âişe (R.Anh)’den şöyle rivayet edilmiştir: bir kere Nebi’nin bazı kadınları:
“Hangimiz önce ölüp de çabuk sana kavuşacaktır?” diye resul-i ekreme sormuşlar. O da: “Eli uzun olanınız” buyurmuştur. Bu defa peygamberin kadınları bir kamış endaze alıp kollarını ölçmeye başladılar. İçlerinden en uzun kollu kadın Sevde Binti Zem’a idi. fakat Resulullah’ın vefatından sonra öğrendik ki, kolu uzun olan kadın; sadakası bol, eli açık( Cömert) kadın demekmiş.....[20]
Esma binti Ebi Bekr (R.A.)’den; nebi (SAV) şöyle buyurdu: “Ey Esma! Kesenin ağzını boğma. Allah da senin nasibini tutar.” Bir başka rivayette: “Malını sayıp zapetme. Allah da sana nimetlerini sayıp esirger.” Bir başkasında: “ Sakın çömlekte para saklama! Sonra Allah da senden saklar. Ey Esma! Gücün yettiği kadar, az da olsa sadaka ver.”[21]
Ebu Hureyre(R.A.)’den, nebi (SAV) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kullarının, kendisinde sabaha erdiği hiçbir gün yoktur ki, o günde iki melek inmesin. Bunlardan birisi: “Ya Rab! Malını infak edene bedelini ver!” diye dua eder. Öbürü ise: “Ya Rab! Vermeyenin malını telef et” diye beddua eder.”[22]
Ebu Hureyre(R.A.)’den, nebi (SAV) şöyle buyurmuştur: “Cimri ile cömerdin örneği şu iki kimsenin örneği gibidir ki, bunların iki göğüslerinden köprücük kemiklerine kadar vücutlarını kaplayan demirden cübbeleri vardır. bunlardan infak eden ve cömert olan, sadaka verir vermez o demir zırh, onun bedeni üzerinde genişler, aşağı doğru uzar veya vücudunu tamamiyle kaplar. Hatta ayağının parmaklarını örter. Zırhın ucu da yerde sürünüp sadaka veren kimsenin ayak izlerini siler, giderir. Cimriye gelince; o, hiç sadaka vermek istemez, derhal o zırhın bütün halkaları, vücudun kendilerine doğru olan kısımlarını şiddetle sıkar. Cimri de, bu sıkan zırhı genişletmeye çalışır, fakat gücü yetmez.”[23]
Malı olmayanın durumu, hırs değil kanaat olmalıdır. Malı olanın ise; cimrilik değil, cömertlik olmalıdır. Resulullah(SAV) şöyle buyurdu: “ Cömertlik Cennette bir ağaçtır. Cömert kimse onun dalına tutunur ve onu cennete kadar götürür. Cimrilik, Cehennemde bir ağaçtır. Cimri olanı Cehenneme kadar götürür. Allah iki hasleti sever; cömertlik ve güzel ahlak. İki hasleti sevmez; cimrilik ve kötü huy. [24]
Hz. Ali (RA) buyurur; dünya sana yüzünü dönünce harca ki, harcamakla bitmez. Senden kaçınca, yine harca ki, hiç kalmasın.” Birisi Hüseyin b. Ali’ye RA) mektup yazdı ve bir şey anlattı. Mektubu elinden aldı; “Ne istiyorsan, vereceğiz” buyurdu. “Neden yazılanı okumadınız” deyince; “Kalbinin benim yanımda durmasından sorguya çekilirim diye Allah’tan korktum” buyurdu. [25]
Mesnevi’den Örnekler
“Belayı def etmenin çaresi; sitem etmek değildir. Buna çare, ihsandır, aftır, keremdir. Peygamber; “Sadaka, belayı def eder” dedi. Ey yiğit! Hastalığını sadakayla tedavi et. Sadaka; yoklusu yakmak, hilim gözleyen gözü kör etmek değildir. Hayır yerinde yapılırsa iyidir. Yerinde bir hayırda bulunursan bu, doğru bir harekettir.”[26] (12 KASIM 2009)
--------------------------------------------------------------------------------
[1] ÖZTÜRK Kazım, Mevlana’nın Tefekkür Dünyası, Tebeşir Yayınları, Konya 2009, s.69
[2] ÇAĞRICI Mustafa, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1993, c.8, s.72
[3] ÇAĞRICI, a.g.e. s.72
[4] ÇAĞRICI, a.g.e. s.72
[5] Bakara(2)/3
[6] Bakara(2)/177
[7] Bakara(2)/195
[8] Bakara(2)/215
[9] Bakara(2)/254
[10] Bakara(2)/261
[11] Bakara(2)/268
[12] Bakara(2)/270
[13] Bakara(2)/274
[14] Âl-i İmran(3)/92
[15] Âl-i İmran(3)/134
[16] Nisâ(4)/38
[17] Nisâ(4)/39
[18] Enfal(8)/2-3-4
[19] İbrahim(14)/31
[20] Zeyneddin Ahmet b. Ahmet b. Abdi’l- Latifi’z- Zebidi, Mütercim; Kamil Miras, Sahihi Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi ve şerhi, Diyanet İşleri Başkanlığı yayını, Ankara, 1980, c.5, s.164
[21] a.g.e. s.186
[22] a.g.e. s.190
[23] a.g.e. s.192
[24] İmam Gazali, Tercüme; A. Faruk Meyan, Kimyay-ı Saadet, Bedir yayınevi, İstanbul 1971, c.I-II, s.497
[25] a.g.e. s.498
[26] MEVLANA, Mesnevi, Çev: Veled İzbudak, Gözden geçiren: Abdülbaki Gölpınarlı, Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür yayınları, İstanbul 2004, c.6, s.196
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
ÇOCUKLARIMIZI NASIL EĞİTİYORUZ?
Evlat sahibi olmak o kadar önemli değil. Önemli olan çocuklarımıza; neyi nasıl, niçin, nerede ve ne biçimde verileceğinin bilinmesidir. Eğer çocuklarımızın denetimini yapmaz, onları başı boş bırakır, saldım çayıra Mevla’m kayıra anlayışı içinde olursak o çocuktan hayır beklememeliyiz.
Sevgili peygamberimiz; “Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz. Aile reisi çobandır, ailesinden sorumludur...” derken, bize sorumluluk anlayışının önemini, ilgi, Allah’ın bize birer lütfu olan çocuklara; ahlak, manevi eğitim, milli duygular vermede ailenin önemini vurgulamaktadır. “her doğan İslam fıtratı üzere doğar.” İfadesi de, her çocuğun mutlaka tertemiz, saf biçimde ve adeta temiz bir su gibi olduğunu, sonradan ona değişik kaynaklardan, değişik olumsuzlukların karıştığını dolayısıyla temizliğini kaybettiğini belirtmek istiyor.
Bugün çocuk yetiştirmek eskiye göre daha zordur. Zira bugün; televizyon, bilgisayar, internet, cep telefonu, yayın basın yayın ve medya kuruluşları, çeşitli olumsuzlukları yayan kuruluşlar... bu konuda çocuklara sahip çıkmak, onların hayırlı bir evlat olmalarına zemin hazırlamak için gerçekten anne ve babalara çok büyük görevler düşüyor.
Eğitim; aile, okul ve çevre üçlüsü takip eder. Aileden ayrılan çocuğu okul ve çevre ele alır. Okullar; iyi bir insan, iyi bir vatandaş, iyi bir millet olması için çaba gösterirken, eğer verilen eğitim eksik olursa o zaman da zehirli bir bitki olur çıkar karşımıza. Bir de buna çevre faktörü eklenince artık bu minik varlıklar birer canavar olur. bu yüzden çocuklara her pozisyonda, her mevkide ve her platformda her şeyden önce “Din Eğitimi” vermek zorundayız.
Çocuklara; yapacakları bir şeyi iyi izah etmek, zararlı olanın niçin zararlı olduğunu kızmadan, öfkelenmeden, sinirlenmeden, çocuğu çizgiden çıkarmadan söylemek durumundayız. Her şeyin başında anne ve babalar örnek olmak mecburiyetindedir. Anne baba sigara içiyor da çocuklarına; “Aman sigara içme” derse yararı olmaz. anne baba küfür ediyor, yalan söylüyor, iftira ediyor, ahlaksızca tavırlar sergiliyorsa, onların çocuklarına verecekleri bir şeyleri yoktur.
O bakımdan; “Çocuğum bana saygısızlık yapıyor, beni dinlemiyor, dediklerimi yapmıyor....” sözlerine karşı durup bir otokontrol içine girmemiz gerekir: “Acaba ben zamanında ne yaptım? Anama babama karşı nasıl bir davranış sergiledim? Anamı babamı itip kaktım mı? onlara hakaretler ettim mi?....” unutmayalım ki; “Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onu görür, kim de zerre miktarı kötülük yaparsa onur.” Bu, bir ilkedir. Sayılmak istiyorsak, biz de başkalarını sayacağız. Sevilmek istiyorsak, başkalarını seveceğiz. “Siz yeryüzündekilere acıyın ki, göktekiler de size merhamet etsin” sözü, kulağımıza küpe olmalıdır.
Kul hakkı, insana ve canlıya verilen zarar hiçbir zaman yerde kalmaz. Hak yerini bulur. Bu yüzden çocuklarımızı en iyi biçimde yetiştirmek istiyorsak, biz iyi olacağız. Çocuklarımızın; hayırlı evlat olmasını arzuluyorsak, biz, anamıza babamıza karşı hayırlı birer evlat olacağız, olmaya mecburuz.
Çocuklar bize birer emanettir. Emanete riayet de; gerçek mümin olmanın işaretidir. Dünyada iken Cennet iklimini solumak istiyorsak, çocuklarımıza iyi bir terbiye vermeye, onlara; Allah’ı, İslâm’ı, Kur’anı, Peygamberi, Din eğitimini vermeye her şeyden çok ihtiyacımız var. bunları yapmıyorsak; dünyada iken kendimizi tehlikeye atmış evimizde birer canavar yetiştirmiş oluruz. Bu da, bize ceza olarak yeter de artar bile.(09 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
HER TÜRLÜ İMKAN HAZIRLANDI, DURUM İYİYE GİDİYOR DERKEN...
Teröre karışmamış olan pkk’lıları dağdan indirme hareketi ile; durum iyiye gidiyor, barış sağlanacak, terör bitecek... derken durumlar hiç de sandığımız gibi olmadı. Her halde olmayacak. Bununla ilgili olarak asıl sorumlu pozisyondaki parti; DTP olması gerekirken, DTP’nin, gelen pkk’lıları görkemli törenle karşılaması bardağı taşıran damla olmuştur.
Millet ayağa kalkmış, şehit yakınları isyan etmiştir. Ama DTP, bu hareket karşısında çıkıp özür dileme pozisyonuna girmemiştir. Hata genel başkan Sayın Ahmet Türk şunları söylemiştir: ''Sayın Başbakan partimizi gerilim kaynağı olarak göstermeye çalışarak, başlangıçtaki bu olumlu yaklaşımını terk etme eğilimine girmiştir. 'Eğer böyle giderlerse sil baştan yaparız' denilmesi, açılım sürecinde kararlı olunmadığını gösterir. Avrupa grubunun gelişinin engellenmesini bu çerçevede yorumluyor ve değerlendiriyoruz'' dedi.
''PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın çağrısı üzerine, PKK, barış ve çözümü şans tanıma, demokratik siyasetin önünü açma amacıyla Türkiye'ye barış grubu gönderdi'' diyen Türk, ''bu adımın Kürt sorunun demokratik ve barışçıl çözümü açısından yeni bir dönemi ifade ettiğini, bunun yüz binlerce insanın barış ve özgürlük için ortaya koyduğu coşku ve sevgi selinden açıkça anlaşıldığını'' savundu.
Bunları söylüyor. Ancak İstanbul’da pkk’lılar; belediye otobüsü yakıyorlar. Molotof kokteyli atıyorlar. Yani barış sünecini çıkmaza sokuyorlar. Bunları nereye koyacaksınız?
Sayın Ahmet Türk ve DTP, bir an önce bu tür barışı baltalayıcı eylemlere “Dur” demelidir. Eğer terörün bitmesini istiyorlarsa. Eğer ülkenin düzlüğe çıkmasından yana iseler. Eğer TBMM’de temsil edilen bir siyasi parti iseler. Teröre destek vermediklerini, vermeyeceklerini, pkk’yı tanımadıklarını, bütün amaçlarının Türkiye’nin kalkınması, ilerlemesi olduğunu belirtiyorlarsa..
Demokratik açılımı sabote etmek; hiç kimseye yarar sağlamaz. Şayet; demokratik açılım akamete uğrarsa altında hepimiz kalırız. Özellikle de bunu sabote edenler en başta kalır. Geçiş süreci sancılı olacağa benziyor.
Ancak benim anlamadığım bir husus var; ne zaman milli, manevi, ülkenin geleceğinin yararına olan bir mesele gündeme getirilse bazı aklı evveller ortalığı bulandırmaya çalışıyorlar. Haberleri yorumları, açık oturumları takip ediyorum, adamlar, daha doğru dürüst demokratik açılımın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorlar. Takılıp kalmışlar; “Kürt açılımı”na. Üstelik de hükümeti; “Demokratik açılımın içeriğini bilmiyoruz, nasıl olacak, neler olacak, ne gibi işlemler yapılacak...” diye eleştiriyorlar.
Daha önce de söyledim, yine söylüyorum; muhalefet veya bu konuda ben de varım diyenler varsa, getirsinler fikirlerini, projelerini, programlarını, yapacaklarını... otursunlar masaya, kafa kafaya versinler, düşüncelerini sergilesinler, fikir tartışmasına girsinler, fikir cimnastiği yapsınlar...eğer hükümetin yapacaklarından daha kapsamlı, daha olumlu, daha ülkeye yarar sağlayıcı ve terörün kökünü kazıyıcı... önlemler varsa bunlar devreye sokulsun. Bağırarak, sabote ederek, hamasi nutuklar atarak, insanları sokağa dökerek, meseleyi oy toplama hususuna dönüştürerek sonuç alınmaz.
Diyelim ki bugün iktidarda; CHP veya MHP olsa. Bunlar nasıl yapardı? Nasıl bir taktik izlerdi? Siyasetleri ne şekilde gelişirdi? “Demokratik açılımı”, “Kürt açılımı” diyerek dar bir alana hapsetmeye çalışan, bütün konuşmaları ve siyaseti buna göre dizayn eden bir anlayış mı sergilerlerdi? Yoksa başka türlü mü? Doğrusu merak ediyorum. Hatta millet merak ediyor.
MHP, bu günkü durumdan yararlanarak; “Erken seçim” sözlerini telaffuz etmeye başladı. Elbette erken seçime bütün kesimlerden yeşil ışık yanarsa neden olmasın. Madem öyleyse, millete gidildiği zaman söylenecek sözlerin daha tutarlı, daha geçerliliği olan tipte olması lazımdır. (08 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
HOŞ OLMAYAN GÖRÜNTÜLER
Haberleri izleyince, gazetelere bakınca, etrafı kolaçan edince, gördüklerimiz ve yansıyanların hiç birisi, bize, insana, aklı başında hiçbir kimseye... yakışmayan görüntüler diyorsunuz. Bu kadar mı azgınlaştık? Bu kadar mı insanlıktan çıktık? Bu derece mi ahlak ve sorumluluk anlayışını yitirdik? İsterseniz başlıkları birlikte görelim;
“Milletvekillerini bekledik” haberin içeriğini okuyunca; şunları görüyoruz; şehit aileleri, milletvekillerinin, kapılarını açmamalarına isyan etti.....”
“Anızlar yanınca, fareler, hububat, patates ve sebzeden sonra pancarda da verimi düşürdü...”
“Araçlar kaldırımda; hastane caddesi ve çevresinde gözlenen sıkıntı sebebiyle araçlar ya yasak alanlara ye da kaldırım üzerlerine park ediyor.....”
“Kamyon otomobili biçti”
“Nasihat veren ağabeyini bıçakladı”
“Sopalarla öldüresiye dövdüler”......
sırf bunlar mı? daha yansımayan bir çok haber ve bir çok çirkin görüntü! Ne yapıyoruz? insan bu olamaz. İnsan denilen en şerefli varlık böylesine aymazlık içine giremez. Hani sorumluluk anlayışımız nereye gitti? Nerede kaldı bir birimizin hakkını gözetmek? İnanmak, Müslümanlık bunu mu öneriyor? Kur’an; birbirinizle dişin, birbirinizin hakkını ihlal edin, kul hakkı, insan hakları, karşılıklı saygı ve sevgiye önem vermeyin mi diyor?
Bizim oturup yeniden kendimizi disipline etmemiz gerekmektedir. Nerede hata yapıyoruz? niçin bunları yapıyoruz? alıp veremediğimiz ne? Bize verilen bu görevler, Allah’ın bize lütfettiği bu güzellikleri başkalarına karşı zulüm, işkence... olarak mı kullanmalıyız?
Ne zaman Aziziye camii civarından geçsem, anlamakta zorlanıyorum; kaldırımlar mal dolu. Yayaların kaldırımda yürümesi mümkün değil. Hiç mi bunlara belediye yetkilileri ses çıkartmıyor? Bu konuda yönetmelik yok mu? Yönetmelikler niçin uygulanmıyor? En azından Belediye başkanları; çarşıyı, pazarı ziyaret etseler, esnaf ile sohbet etse, durumlarını yerinde tetkik etse... iyi olmaz mı? kaldırıma mal koymak kul hakkı değil mi? üç kuruş fazla kazanacağım diye niçin kul hakkı ihlal ediliyor? Kaldırıma mal koyan esnaf sanıyor mu ki; daha fazla kazanıyorum veya kazanacağım... inanın kul hakkı işin içine girerse bütün kazançlar yerle bir olur.
Kaldırımlara araba park etmek de ayrı bir hamakat örneği. Trafik polislerimiz gerekeni yapıyor, yapmaya çalışıyor... be hey insan, mesele polislerin seni yakalaması mı? yoksa içinden gelerek, polise, jandarmaya, emniyet güçlerine işi düşürmeden kendiliğinden yasalara uymak mı? herkesin peşine polis koyamazsın. Zira onlar da insan. Onların gözünden kaçan olabilir. Önemli olan; “Ben buraya arabamı park edersem, bir başkasına saygısızlık etmiş olurum, kaldırımlar yayalara ait. Böyle olunca yayalar nereden geçecek?...” diye düşünmektir. Empati kurmakla işi kökünden çözmüş oluruz. Empati; kendini başkalarının yerine koymaktır. “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalarına yapmamak”, “İğneyi kendine, çuvaldızı başkalarına batırmak”....
Saygı mı bekliyoruz? Biz önce başkalarına saygı göstereceğiz. Sevgi mi istiyoruz? Biz önce başkalarını seveceğiz. İtibar mı arzuluyoruz? Öncelikle biz itibarımızı koruyacağız. Haddimizi bileceğiz, çizmeden yukarı çıkmayacağız.
Bir hikaye anlatılır; ressam olmayan birisi kendine göre bir çizme resmi çizmiş. Ama olmamış, aranan resim yapılamamış. Resimden anlayan birisine göstermiş resmi; ressam şöyle demiş; “İyi de, çizmeden yukarı çıkmışsın” evet, çizmeden yukarı çıkmamak gerekli.
Ah neredesin sorumluluk? Neredesin iz’an? Neredesin insanlık? Yazımı bir şiirimle bitirmek istiyorum:
Adam Aranıyor
Adamlık çarşıda, pazarda satılmaz,
Ki alalım; üç beş kilo, birkaç paket..
Saklayalım, nasıl olsa atılmaz.
Adamlığın rayici de olmaz,
Bugünkü rayiç şu diyelim.
Adamlıkla belli olur adam,
Gezmekle bulunmaz adım adım.
Konuştuğuna bakılır,
Düşüncen nasıl, fikrin ne,
Nasıl anlayışın var, zikrin ne?
Sevgin var mı, ahlakın ne durumda?
Sana itibar ediliyor mu her oturumda?
Verdiğin sözde duruyor musun?
Emanete ihanet etmiyor musun?
Herkesi seviyor, kin gütmüyor musun?
Kırıcı değil, tatlı dilli,
Sıcaklık sunan, veren elli.
Barışın temsilcisi,
Huzurun elçisi,
Dünyanın bekçisi...
Kazım Öztürk
www.antoloji.com/kazim_ozturk
(05 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
ISLAK İMZA SORUNU
Daha önceleri; “İrtica Eylem Planı” adıyla ortaya çıkan ve fotokopideki imzanın; deniz Piyade Albay Dursun Çiçek’e ait olduğu tespit edilen belgenin aslı ortaya çıktı. zaten “Aslı yok” denilmesi akla uymuyordu. Çünkü bir belgenin fotokopisi olur da aslı olmaz mı? ha şöyle olmaz, fotokopisi çekildikten sonra aslı imha edilir.
Akla uymayan bir başka husus da- ki ta o zaman söylemiştim- bir belgenin fotokopisi olur da aslı olmaz mı? Dursun Çiçek bir askeri görevli. Askeriyede her şey emir komuta sistemiyle yapılır. Bunun da emir komuta zincirine bağlı olarak yapıldığı ortada. Burada Dursun Çiçek yanlış değil. Yaptıranlar, yapılması konusunda emir verenler var.
Tabii günlerce kamuoyunu meşgul etti. Edeceğe de benziyor. Belgenin aslı ortaya çıkınca TBMM’deki siyasi partilerde çeşitli tepkiler oluştu.
AK Parti: Belge vahim. Genelkurmay Başkanı gereğini yapmalı.CHP: Kim sorumluysa bedelini ödemelidir.MHP: Siyaseti siyasetçiler yapar, asker değil.
‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ belgesinin gerçek olduğu iddiaları, TBMM’de büyük tepkiyle karşılandı. TSK’nın yıpratılmaması gerektiğinin altını çizmeyi de ihmal etmeyen TBMM’deki siyasi partilerin tepkileri şöyle:AK Parti: Belge vahim. Genelkurmay Başkanı gereğini yapmalı.CHP: Kim sorumluysa bedelini ödemelidir.MHP: Siyaseti siyasetçiler yapar, asker değil.
Bekir Bozdağ (AK Parti Grup Başkanvekili): Şu çok önemli; bu belgenin gerçek olduğu iddiaları yalanlanmadı. ‘Nasıl sızdı, bugün niye sızdı’ demek yerine belgenin muhtevası önemlidir. Milleti birbirine düşürmek isteyen, masum insanların evine silah ve bomba koyarak yakalamak isteyen, toplumun farklı inanç kesimlerini birbirine düşürmek isteyen, milletin meşru iktidarını al aşağı etmek isteyen bir belge söz konusudur. Bu belgeyi hazırlayanların görev yaptığı yerde idari tahkikatın yapılması zorunludur. Yapılacak iş bellidir, yasalar ne emrediyorsa o uygulanmalıdır. Ordu bizim gözbebeğimiz. Yanlış yapan birkaç kişi var diye peygamber ocağı TSK’yı yıpratmak da doğru değildir. Ahmet İyimaya (Adalet Komisyonu Başkanı): İki gündür basına yansıyan şekliyle bakıldığında, durum bir faciadır. Eğer hukuk devleti ve demokrasi varsa, demokrasi de hukuk da hükmünü icra etmelidir. Ancak, Türkiye böyle bir vahameti ve yükü taşıyamaz. Hepimiz bu vatan için ortak akılda birleşmeli ve hukukun yaptırımlarını psikolojik faktörler gözetmeksiniz uygulamalıyız. Sorun kurumlar sorunu değil, aktörler sorunudur. Aktörler görevlerini kurumların mantığıyla yapsaydı, bu noktada olunmazdı. Kimler sorumluysa bedelini ödemeli Mustafa Özyürek (CHP Sözcüsü): Öncelikle bazı CHP’lilerin raporun yazılmasına katkısı olduğu yolundaki iddialar deli saçmasıdır, çirkin bir iftiradır. Belge ile ilgili de, artık sağlıklı ve ciddi bir yargı süreci işlemelidir. Bu konuyu toplumun büyük kesiminin güvenini kaybetmiş Ergenekon savcıları değil, tarafsızlığı tartışma konusu olmayan savcılar ele almalıdır. Yargının vereceği karara hepimizin saygı duyması gerekir. Bütün bunlar net olarak ortaya çıktıktan sonra kim sorumluysa bedelini ödemelidir. Darbe girişimini, kabul etmek mümkün değildir. Kim demokratik düzene karşı girişim hazırlığındaysa cezasını çekmelidir. Oktay Vural (MHP Grup Başkanvekili): AKP’yi bitirme planı olduğu iddia edilen bir belgenin AKP’ye nasıl can suyu olduğunu gördük. Yargıdan beklentimiz, böyle bir belge var mı; varsa kim hazırladı ortaya çıksın sorumlular cezalandırılsın. Bu belge üzerinden toplumun manüple edilmesine son verilsin. Manüplasyon için kullanılan bu belge, AKP’nin sıkıştığı bir noktada nasıl ortaya çıkıyor? Birileri bir belgeden faydalanarak neler amaçlanıyor onlar da araştırılsın. Bir kurmay subay böyle belge yazmaz Kürşat Atılgan (Emekli general, MHP milletvekili): Okuduğumuz belgenin, kurmay subayın akademide öğrendiği çok temel nitelikli prensipleri kapsayacak şekilde hazırlanmadığı görülüyor. Vazife hanesi vardır, vazifenin ‘kim, hangi unsurlar, ne zaman ne yapacaklar’ sorularını kapsaması gerekir. Bunlar olmadan bir hareket planından söz edemezsiniz. Dökümana baktığınızda antreman yapar gibi yazılmış. Ancak iddia edildiği gibi ıslak imzadan sözediliyorsa, bu da hukuki süreçte ortaya çıkacaktır. Bunun ne olduğunu ilgili kurumun açıklaması gerekir. Türk siyasi hayatına müdahala son derece yanlıştır. Siyaseti siyasetçiler ve muhalefete bırakmak gerekir. Ancak, gündeme geliş biçimi, Türkiye halkına derinden yaralayan PKK’lıların karşılanmasının yarattığı infialin etkisini azaltmaya yöneliktir.
Çok söz söylemek yerine, gereğini yapmak önemlidir. Ama belge savcılara ulaştığına göre bundan sonrası yargının işidir. yargı, her şeyde olduğu gibi bunda da adil yargılamasını yapacak ve suçlular ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla ülkemizdeki hukuk dışı yapılanmalar temizlenecek ve Türkiye rahat nefes alacaktır. (04 KASIM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
ÖTEKİLEŞTİRME ANLAYIŞLARI
Olaylara şaşı bakmayı, “Öküzün altında buzağı arama” anlayışlarını... her zaman görmemiz mümkün olmaktadır. Özellikle de medyada bu tür tavırlar çoktur. Bunlardan bir tanesi de İngiliz gazetesi The Guardian; Başbakanımızın sözlerini bir çeşit ötekileştirme anlayışı içinde ele almıştır. Şöyle diyor gazete; “İran Cumhurbaşkanı Ahmed’i Necat dostunuz mu? Düşmanınız mı?” sorusuna başbakan; “Dostumuz” deyince adeta şaşırmış gibi sorularına devam ediyor.
Hatırlayınız bir zaman; “Bu İrancı, bu, Humeynici, Türkiye’yi İran’a mı çevireceksiniz? ülkeyi Arabistan’a mı döndüreceksiniz? Başı kapalılar Arabistan’a gitsin, bırak yahu sende Avrupa dururken neden Türki ülkelere, niçin Asya veya Afrika’ya yüzünüzü döndürüyorsunuz? Niçin Ermenistan ile mutabakata varıyorsunuz? Neden Azerbaycan’a sırt dönüyorsunuz?...” Bir zaman D- 8’ler adıyla ortaya atılan fikirlere karşı geliştirilen ötekileştirme çabalarını hatırlayınız. Yine hafızanızı yoklayınız; Başbakanımız sayın Erdoğan, şiir okuduğu için hapse girmişti. O zaman medyada şunlar yazılmamış mıydı: “Muhtar bile olamaz”.. Hep bu söylemlerle beynimizi yıkamaya çalışmadılar mı? koca koca adamlar, devlet adamı dediklerimizden bu tür sözleri az mı duyduk? Hala da duymuyor muyuz? Bu anlayışla siyaset geliştirmeye çalışanlar yok mu? Yıllarca ülkeyi yönetenlerin, bugün yönetimde olamamalarının sebeplerini anlayınız.
Şimdiye kadar, dış politikada; dar kalıp içinde, at gözlüğü takarak, hep; “Bu düşmanımız, bunlarla ilişkiye girilmez, bunlar bize tarihten gelen bir kinle bakıyorlar, İslam ülkeleriyle temasa geçersek Türkiye’ye Şeriat gelir, Türkiye İran’a döner, laiklik elden gider, rejim tehlikeye biner, biz sizin kafanızın içindekileri biliyoruz; sizin amacınız ülkeyi irticaya teslim etmek.... ” dediğimiz için; ne terörün hakkından geldik, ne kalkınabildik, ne huzuru yakalayabildik. Bu anlayışlar, kuruluşunun 86. yılını kutladığımız Cumhuriyet rejimine yakışmıyordu. Ayrıca Atatürk’ün; “Yurtta sulh, dünyada sulh” düşüncesine de tersti.
Ülkenin menfaati nerede ise orası ile her türlü temasa girilir. Önde gelen ülke menfaati, Türkiye’mizin çıkarıdır. Olaylara geniş perspektiften bakılınca; terörü, düşmanlığı, savaşı, kindarlığı, ötekileştirmeyi... sona erdirirsiniz. Bundan hem ülke kazanır, hem millet ve hem de bütün dünya.
Bu yüzdendir; “Demokratik açılım”a karşı çıktıkları. Bir türlü içlerine sindiremiyorlar. Bir türlü kafaları almıyor. Hala eski ve köhnemiş siyasetle ülke yönetmenin en iyi yönetim olduğunu insanlara anlatmaya çalışıyorlar. Acaba insanlarımız artık bu sözlere kanar mı dersiniz?
Ne zaman niyet okuma durumundan kurtulacağız? Ne zaman ön yargılı tutumlardan vaz geçeceğiz? Ne vakte kadar, kılıktan, kıyafetten, dış görünüşten hareketle insanlara şaşı bakmayı bırakacağız? Ne zaman; insanlara olayları objektif yansıtacağız? “bana göre, benim anlayışıma göre” yerine, “Bize göre, bütün insanlığa göre” anlayışını geliştirmeye, benim kuralım yerine, genel kurallara uymaya; toplum için çalışmaya mecburuz. (31 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
MESCİD-İ AKSA VE MÜSLÜMANLARIN DURUMU
“Doğrudan Kur’andan alarak ilhamı,
Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” (M.Akif Ersoy.)
İnsanın görevi; her türlü fedakarlığı yapmak, diğer insanlara yardım etmektir. Bunun adına- içinde Allah rızası varsa- ibadet denir. Zaten; art niyetsiz, samimi olarak yapılan her şeyin adına aynı zamanda “AMEL-İ SALİH” adı verilir. Kur’an-ı Kerim’de: “İnsan zarardadır. Ancak iman eden, amel-i salih işleyen ve hakkı, sabrı tavsiye edenler hariç....” buyurulur.
“İnandım, iman ettim, ben de Müslümanım...” demek yetmiyor. İşin içine eylem, aktivite, fiil girmeli, mutlaka söylemlerimizi eyleme dönüştürmeliyiz. Üzümün çöpü, armudun sapı var, demenin manası yok. Bu insanlar bizim insanımız. Biz nasıl insan isek, diğerleri de aynı şekil ve biçimde insandır. Rengi, ırkı, milliyeti, inancı, kültürü, mensubiyeti, mezhebi.... ne olursa olsun!
Bugün yeryüzü kan ağlamakta. İsrail’in yaptıkları zulümler karşısında diğer İslâm ülkeleri veya Müslümanlar adeta üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi; ilgisiz, sessiz, bana neci bir tutum içinde. Yeryüzünde milyarlarca Müslüman var. Boş verin bu sayısal gücü. Yüce Mevlamız öyle demiyor mu; “İnanıyorsanız siz güçlüsünüz” bu yetmez mi? Hz. Peygamber döneminde Müslümanlar sayısal yönden çok mu idiler? Onlar çok mu kalabalıktı? Ama başarı onların oldu.
Dünyanın neresinde olursa olsun bir Müslümanın, hatta hangi dinden, hangi ırktan, hangi mezhepten, hangi düşünceden... olursa olsun bir insanın ayağına diken batmasından Müslümanlar rahatsız olmalılar. İnsanları rahatsız edenlere karşı bütün Müslümanlar tepki koymalı, bu konuda her türlü mücadeleye girişmelidir.
Kur’an;”Siz insanlar içinden çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz: iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız”, “Hepiniz topluca Allah’ın ipine sarılın” emirleri ortada iken nasıl oluyor da; dünya Müslümanları rahat uyuyabiliyor? Nasıl oluyor da Mescid-i Aksa’da kan dökülürken huzur içinde ve hiçbir şey olmamış gibi vurdumduymaz tavırlar içine girebiliyoruz.
Kur’anı okuyoruz. Dahası; çokça hatimler yapıyoruz... peki sonrası? Sonrasında iş orada kalıyor! Ne okuduğumuz Kur’anı anlıyoruz, ne Allah’ın ne dediğini biliyoruz, ne de okuduklarımızı hayatımıza tatbik ediyoruz. Ancak, bilmeden, anlamadan, ruhsuz bir yarış içindeyiz. Kur’anla iletişimimiz kopuk olduğu için bugün Mescid-i Aksa‘da kan akıyor. Kur’anla barışık olmadığımızdan dolayı bir avuç İsrailli bütün Müslümanlara kan kusturmaya çalışıyor. Allah Kur’anda; “Ey iman edenler, iman ediniz” derken bize; şuurlu olun, uyanık olun, kötülüklere karşı bir yumruk gibi bulunun. Teröre, zulme, haksızlığa, adaletsizliğe, hukuksuzluğa... izin vermeyin demek istiyor. Ve yüce kitabımızın bir çok yerinde; “Düşünmez misiniz?”, “Aklınızı kullanmaz mısınız?”, “Tefekkür etmez misiniz?”... gibi ifadeler yer alır.
Aklımızı kullanmadığımız, Kur’anla iletişimimizi sağlamadığımız sürece daha çok badirelerden geçeriz. Hani Müslümanlar bir binanın taşları gibiydi? Hani; bir müslüman bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirecek, buna gücü yetmezse diliyle değiştirecek, buna da gücü yetmezse kalben gidermenin yollarını arayacaktı? Ne oldu Allah aşkına? Yoksa sevgili peygamberimiz bunları yanlış mı söylemiş? Yoksa Allah’ın ilkelerinin devri mi bitti? Acaba evrensel olan Kur’an zamanını mı tamamladı? (29 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
GÜVEN BUNALIMI OLUŞTURMAYA KİMSENİN HAKKI YOKTUR
Çok güzel bir hareketle, iyi niyetle yola çıkıyorsunuz, birileri pişmiş aşa su katmaya çalışıyor! Şov gösterileriyle halkımı tahrik ederek, şehit ailelerini rahatsız ediyor. Şehitlerin kemiklerini sızlatıyor.
Yapılanlar; gayet doğru, gayet yerinde ve insani bir girişimdi. Hani bir tabir vardır, “bulanık suda balık avlamak” şeklinde. Bazı tahrikçiler, bazı beyni terörle, teröristle birlikte olan, terörden prim elde etmeye çalışanlar; ülkenin güven ortamını bozuyor.
Dağdan inen, içimize karışan bazılarını; içimiz burkulsa da, içimiz kan ağlasa da,istemesek de... “af ve bağış” adı altında ve onların pişmanlığı, terör gruplarına katılmaktan duydukları nedameti olarak telakki etmek gerekir. Elbette; tedirginliğimiz doğru. Tabii ki bir çok insanımızın ve özellikle de şehit ailelerinin hop oturup hop kalkmaları mantıklı. Zira ciğerparelerini genç yaşta kara toprağa vermişler, yürekleri kan ağlıyor... her zaman ve her şehit tabutu geldikçe; “Kahrolsun pkk”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez”, “bir ölür, bin diriliriz...”, diyerek ağlamıyor muyduk? “Yeter artık bitsin bu acı” demiyor muyduk?
Eğer devlet bu imkanı açmamış olsaydı, terör daha çok azacaktı. Eğer dağdan indirme, pişmanlığı sebebiyle ülkeye geri dönmelerini sağlama uygulaması olmasaydı daha çok aile gözyaşı dökecek, daha çok şehit verecektik. Yani terör bitmeyecekti...
Dolayısıyla devletin bu iyi niyetini kötüye kullanmak isteyenlere karşı hep birlikte tepki koymak zorundayız.
DTP, gelenlere karşı şov gösterisine girmesi sebebiyle son derece yanlış bir tutum içine girmiştir. Güven bunalımının doğmasına neden olmuştur. bu yüzden Avrupa’dan gelecek olan pkk’li grubun gelmesi ertelenmiştir.
Ülkede yapılmak istenen; reformların, Demokratik açılımın önüne engel çıkartmak isteyenler, öncelikle kendileri bu engellere takılacaktır. Açılım; sadece bir kısım insana yönelik değildir, olmamalıdır. Zaten olmadığı da açıkça görülüyordu. Fakat ne yazık ki beyni bulanık, kafası bozuk, zihni ve düşüncesi çürük olanlar... böylesine büyük, böylesine aydınlık yarınlara kapı aralayacak olan uygulamayı düşünemez, düşünemiyor.
Asıl güven bunalımı nedir biliyor musunuz sevgili kardeşlerim; yıllardır birbirimizi anlayamamamız. Hep bir kısım insanlara at gözlüğüyle bakmamız. Yani insanlarımızı sınıflara, kamplara ayırmamız. Kendi bildiğimiz her şeyi gerçek doğru sayıp gerçekten doğru olan genel kuralları bir kenara atarak dayatma içine girmemiz. Herkesi, bizim gibi düşünmeye, bizim gibi giyinmeye, bizim gibi çalışmaya, bizim gibi anlamaya ve yorumlamaya yöneltmemiz.. halbuki insanların değişik fikirde, değişik düşüncede, değişik ırki özellikte, değişik inançta oluşu... tanışmak, anlaşmak, diyaloga girmek, dirsek temasımızı daha sıklaştırmak için bir fırsattır.
Yine söylemek istiyorum; Demokratik açılım adıyla yapılanlar yerindedir, doğrudur. Yarının Türkiye’sinin önünün açılmasına zemin hazırlamadır. Daha özgür, daha insani, daha çok üreten ve daha fazla kalkınan, dünya ülkeleri arasında hatırı sayılır bir ülke olmanın yollarının açılmasıdır. Dahası; ülkemizin ayağa kalkması, koşmaya başlaması, hayat yarışında dünya ülkeleriyle birlikte yarışa katılması ve yarışı başarıyla bitirmesidir.
Bu bir reformdur. Hem de herkesin alkışlayacağı, herkesin hep birlikte tempo tuttuğu bir reform. Birlikte mutluluk şarkılarını terennüm ettiğimiz, edeceğimiz, çocuklarımıza; temiz bir toplum bırakma, güvenli bir ülke emanet etmenin sevincinin yaşandığı huzurlu bir ülkeye doğru yavaş adımlarla ilerliyoruz. (25 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
YILAN HİKAYESİNE DÖNEN BİR ÖDEME
Daha önce, Konut Edindirme Yardımı (KEY) ile çalışanlardan kesilen paraların bir kısmı ödendi. Ama geride daha iki milyon kişi bulunuyor. İlk ödemede de problemler yaşanmıştı; listeler karıştı, isimler karıştı, kurumlar doğru dürüst işlem yapmamışlar... dendi. Sonra bankalarda yığılmalar oldu, millet izdiham meydana getirdi, bir alan bir daha almaya kalktı...
İkinci sırada yer alan iki milyon kişi sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Ya, bu işe hiç girilmeyecekti ya de girilirse doğru dürüst yapılacaktı. Tabii hükümetin attığı adım son derece doğru. Zira, işe yaramayan, çalışanlardan re’sen kesilen paralar hiç olmazsa sahiplerine geri verilir de bir yaraya merhem olur düşüncesiyle yola çıkıldı. Ama gelin görün ki, kurumların başındaki insanlar işi savsakladı, sorumluluklarını yerine getirmedi. Dolayısıyla iki milyon kişi mağdur oldu.
Sadece bu ödemeler değil, bütün işlemlerimizde problem meydana getiriyoruz! Duyduk, okuduk, haberlere konu oldu; haksız yere sigortadan emekli maaşı alanlar, yasayı hiçe sayarak devleti soyanlar, ölüleri bile sigortalı yapanlar....
Ödenmeyen ikinci KEY konusunda kimlerin kusuru, kimlerin ihmali, kimlerin suiistimali varsa ilgili kurumların müfettişleri devreye girip soruşturma açmalıdır. Eğer mesele; SGK’dan kaynaklanıyorsa- ki buradan kaynaklandığı kesin- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı sayın Ömer Dinçer vakit yitirmeden sorumlular hakkında gereğini yapmalıdır. Bunu bütün insanlarımız bekliyor. Veya hangi il’in, hangi bölgenin SGK’sından kaynaklanmışsa bu problem, oranın ilgili ve yetkililerine ceza verilmelidir. Kimse; “Ben yaptım oldu” havasına girmemeli, kimse, başkalarını mağdur etme yetkisini kendinde bulmamalıdır.
Yasalar; insanların huzuru, birliği, eşit haklardan yararlanmaları, mağdur olmamaları içindir. Ama yasayı uygulayanlar insan. Burada iş, dönüp dolaşıp insanların sorumluluğuna geliyor. Sevgili peygamberimize soruyorlar: “Kıyamet ne zamandır?” diye. O’nun cevabı oldukça ilginç: “İş, ehil olanlara verilmezse kıyameti bekleyiniz” bütün mesele, insanda biter. Onun için insana yapılan yatırım çok önemli yatırımdır. İnsanımızı iyi yetiştirmeye mecburuz. İnsanlarımızın gönlüne; Allah duygusunu, insan sevgisini, sorumluluk bilincini yerleştirmezsek, her alanda kokuşmuşluk görülür.
Bir işe girdiğimiz zaman; bu işi kendi işimiz gibi görmeliyiz. iş yerini kalkındırmak, en ileri seviyeye yükseltmek için elimizden gelen bütün çabayı sarf etmek zorundayız. Verilen görevi, en iyi, en düzgün ve en dürüst biçimde yapmanın yollarını aramak boynumuzun borcudur. Zira bu yüzden para kazanıyor, bu sebepten ekmek yiyoruz. Allah; “bir iş yaptığınız zaman en iyisini, en düzgününü, en doğrusunu yapın” buyuruyor.
Bütün işler, silsile takip eder. Eskilerin deyimi ile: “Silsile-i meratip” geçerlidir. Yani; en küçük birimin başındaki yetkili kişi, işi sıkı tutacak, ondan sonra bunun bir üstündeki yetkili... derken en üst düzeye kadar çıkacak bu sorumluluk halkası. Sorumluluğumuzu bilmek zorundayız.( 24 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
TERÖRE VURULAN DARBE
Dünden itibaren pkk’lılar sınırdan girmeye başladı. Dikkat ettiğimiz zaman; pkk’lıların nerede yuvalandıkları, nereden geldikleri, hangi ülkeler tarafından beslendikleri, finanse edildikleri... açıkça belli.
Teslim olanlar için özel bir valinin görevlendirilmesi, gelenleri teslim alması, DTP tarafından gerekli ağırlanmanın yapılması...
Bunlara ilk nazarda ve sathi biçimde baktığımız zaman; “Olmaz böyle şey, teröriste ağırlama mı yapılır? Bunlara yapılan ağırlama Apo’ya yapılan ağırlama demektir....” gibi bir düşünce akla gelebilir. Fakat konuyu derinlemesine, detaylı biçimde ele aldığımızda, durumun hiç de böyle olmadığı ve olmayacağı görülür.
Bir kere; sınırdan giren bu pkk’lılar; hiç terör eylemlerine karışmamış, eylem yapmamış... kişiler arasından seçilmiştir. Bu, aynı zamanda; yüreği yanan, evlatlarını terör yüzünden kaybeden ailelerin yüzünün gülmesi demektir. alınan kararla sınırdan içeri giren pkk’lıların gelmesiyle terörün sona erdiği, Türkiye’de terör belası yüzünden harap olan aileler, yıkılan ocakların bir daha bu acıyı yaşamaması demektir.
Tabii bu süreç kolay olmamıştır. Önce sınır komşusu ülkelerle diyalogun geliştirilmesi, bunlarla barış içine girilmesi, her türlü yakınlığın peyda edilmesi... –ki terörü bu ülkeler destekliyor ve besliyorlardı- dolayısıyla bu yakınlık sebebiyle terörün buralarda barınamayacakları, verilen sözün yerine getirileceği... manası çıkar.
Bütün dünya ile diyalogun geliştirilmesinde de aynı siyaset izlenmektedir. Yani dünyanın terörden arındırılması... “Cumhurbaşkanı ve Başbakan, niçin gezip duruyorlar, otursunlar oturdukları yerde” diyen siyasilerin kulakları çınlasın.
Sanırım siz de gözlemlemişsinizdir; çoktandır ülkemizde ve komşu ülkelerde terör duyulmuyordu. İnsanlarımızda rahat yaşamanın hazzı vardı. Hatırlayınız şöyle bir, 6 ve 7 sene öncesini... kapkaç, terör, şehirlerin talan edilmesi, insanların öldürülmesi, ülkenin yaşanamayacak duruma gelmesini...
Meseleye aklı selimle, mantıkla ve gerçekten düşünce ve fikir perspektifinden baktığımız zaman yapılanların doğru ve yerinde olduğunu görürüz. Ve yine görürüz ki; Demokratik açılıma karşı çıkanların, terörün bitmesini istemediği, ülkenin düzlüğe çıkmasından rahatsız olduğu, kaos ve karanlık ortamları sevdiği... ortaya çıkmaktadır.
Peki şunu diyebilir miyiz? Dağdan inip ülkeye giriş yapan teröristler, ya başımıza bela olurlarsa? Ya eskisinden daha kötü bir durumla karşılaşırsak?... o zaman da devletimiz gerekeni yapacaktır, yapmalıdır. Şimdiye kadar yaptığı gibi. Ama şimdiden ön görü ile ve peşin yargıyla hareket edip, güzellikleri berbat etmeye hakkımız yoktur. Zaman her şeyi çözer. Ne diyelim inşallah hepimiz, ülkemiz ve bütün dünya için hayırlı olur. (20 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
TARİH YAZMIYORUZ, TARİH YAPIYORUZ
Türkiye ile Ermenistan milli maçlarında iki ülkenin Cumhurbaşkanları bir araya geldi. Maç, gayet olumlu bir havada geçti. Ve iki devlet başkanı, bir çok konuyu konuşma fırsatı buldu.
Dolayısıyla 100 yılı aşkın; kin, düşmanlık, nefret...tarihe karıştı. Buna; demokratik açılımın bir ayağı olan; Ermeni açılımı diyebiliriz. Özellikle Cumhurbaşkanımız sayın Abdullah Gül’ün: “Tarih yazmıyoruz, tarih yapıyoruz” sözü çok ilginç ve ilginç olduğu kadar da düşünülmesi gereken bir söz. Yani; yepyeni bir devir açılıyor. Eski anlayışlar sona eriyor, birliktelikler, yan yana oluşlar, ülkelerin menfaatleri, tabuların yıkılması, dar düşüncelerin yerini daha çok hoş görüye, daha çok anlayışa, daha fazla fikir üretmeye ve düşünce geliştirmeye... bıraktı.
Her yerde soruyorlar bana: “Ermenilerle yakınlaşmayı nasıl buluyorsun?” diye. Ardından ilave ediyorlar: “Doğrusu biz kabullenemiyoruz, hazmedemiyoruz. Yıllarca bize karşı düşmanlıklarda zirveye çıkmış, bir çok diplomatımızı öldürmüş, teröre kaynaklık yapmış... bir ülke ile yakınlaşmayı aklımız almıyor...”
Aslında şimdiye kadar benim de aklım pek almıyordu. Ama demek ki olabiliyormuş. Demek ki at, sahibine göre kişniyormuş. Şunu artık anlamız, kendimizi bu tür tavırlara alıştırmamız lazım; “eski, eskide kaldı, artık yeni şeyler söylemek lazım” diyor ya Mevlana. İşte bunun gibi, eskiye takılıp kalmak, eskileri yad ederek, bir adım ileri gidememek... bunlarla zaman geçirmeye ne zamanımız var, ne de beynimizi bunlarla yormaya..
Bundan birkaç sene önce, yani AK Parti iktidarından evvel, her hangi bir şekilde yiğitçe çıkış yapılınca; “Aman ne yapıyorsun? Sonra işini bitirirler, sana gün dirlik vermezler....” diyorduk. Hamdolsun bu günler geride kaldı. Şükürler olsun ki, artık, yasalar çerçevesinde istediğimizi konuşabiliyor, yazabiliyor ve düşüncelerimizi rahatça ortaya atabiliyoruz. Müthiş derecede bir özgürlük söz konusu.
Tabii ki oyunu kuralına göre oynamak gerekli. Benim bu sözlerimi duyanlar; “Hocam amma da saf niyetlisin yahu. Sen hiç ortamı bilmiyor musun? Baksana bir çok insan var hapiste. Bir çok insanımız işini kaybetmiş, bir çok insan evine ekmek götüremiyor, Demokratik açılım bahanesiyle, ülke elden gidiyor....” valla ben onu bunu bilmem, oyunu kuralına göre oynamazsak, yasaların dediklerini değil de kendi hissimizin dediklerine, nefsimizin isteklerine uyarsak; işimizi de kaybederiz, eşimizi de, aşımızı da.. hapislere de gireriz, kodeslere de...
Kim veya hangi kurum veya kuruluş, biz doğru dürüst davrandığımız zaman bize ne yapıyor? Normalleşme değil mi bunlar? zaten aranan da bu değil miydi? Olan bazı olumsuzluklara bakarak, moral bozmanın anlamı yoktur diye düşünüyorum. Eğer bir kısım tavırlar oluyorsa, o, ülkemizin kanalizasyonun temizlenmesi gibi bir şeydir. Pislikler temizlenecek ki, temizler ortaya çıksın. Kirler arınacak ki; temizlik yapıldığı belli olsun.
Şu kuralı asla unutmayalım; yasalar, hepimiz içindir. Yasalara uyanlar huzur bulur. Yasalara uymak; rahat uyumamız, rahat yaşamamız, rahat hayat sürmemiz, rahat iş yapmamız... demektir.
Bir zamanlar çeşitli dolaplar çevirip de halkı uyutmaya kalkanlar, bankalarını batırıp devlete ödetmek için formül arayanlar.... bugün başka ülkelerden siyasi sığınma talebinde bulunuyorlar. Bunlara ülke teslim edilir mi? bunlar ülkeye hizmet edebilir mi?
Gül’ün;”Tarih yazmıyoruz, tarih yapıyoruz” sözü gerçekten tarihe geçecek söz. Anlamı derin, düşünmemiz gereken ibretlik söz. Bu söz üzerine ciltler dolusu kitap yazılabilir. Günlerce konferanslar, kongreler yapılabilir. (19 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
MİLLET DE AYNEN ERDOĞAN GİBİ DÜŞÜNÜYOR
Başbakan sayın Erdoğan, parti grubunda yaptığı konuşmada, milletin hissiyatına tercüman olmuştur. hiçbir harfi, hiçbir cümlesi millet tarafından tenkide maruz kalacak durumu yok. onun için milletin teveccühüne mazhar oluyorlar. Bu yüzden hala milletimiz tek başına iktidar nimetini onlara tevdi etmiştir. Her halde, aynı tutumları devam ederse, yine tek başına hükümette varlıklarını sürdürecekler. Darısı diğer siyasi partilerin başına. Siyaset yaparım diyerek ipleri geren, insanları kamplara ayıran siyasetçilerin kulakları çınlasın. İşte o konuşmanın tam metni:
“AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, siyaset sahnesinde var oldukları sürece eylemlerine, söylemlerine, ideallerine, hedeflerine sahip çıkmaya devam edeceklerini bildirerek, ''Milletimize, ülkemize asla hayal kırıklığı yaşatmayacağız'' dedi.
Erdoğan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmaya, Ankara'nın Başkent olarak ilan edilişinin 86. yıldönümünü kutlayarak başladı.
Partisinin 3. Olağan Kongresi hakkında da bilgi veren Erdoğan, Türkiye'nin dört bir yanından gelen insanların tüm renkleriyle, tüm zenginliği ile kongre salonunu doldurduğunu söyledi. Sabahın ilk saatlerinden itibaren başlayan coşku ve heyecanın, örnek bir atmosfer ortaya koyduğunu ifade eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Şunu tüm samimiyetimle ifade etmek durumundayım; sadece kongre salonu içindeki ve dışındaki o atmosfer, o coşku, o heyecan seli bile AK Parti ve bu kadronun Türkiye'nin umudu olduğunun, olmaya devam ettiğinin en bariz göstergesidir. Salondaki o atmosfer, üzerimizdeki emanetin çok kutsal bir emanet olduğunu, omuzlarımızdaki yükün çok ağır olduğunu bizlere bir kere daha göstermiştir.
Bu parti ve bu hareket, millete asla sırtını dönmemiştir. Milletten yüz çevirmemiştir. İktidarı elde ettikten sonra (U) dönüşü yapanlardan olmamıştır. Biz, muhalefetteyken farklı, iktidardayken farklı dili kullananlardan olmadık. Ülkenin farklı coğrafyalarında farklı söylemlere başvuranlardan da olmadık. Milletin arzuları, talepleri, beklentileri dışında, kendisine hedef belirleyenlerden olmadık. Kuruluş amaçlarından, ilke ve prensiplerinden sapanlardan, uzaklaşanlardan, kendi kimliğine, partisine ve tabanına yabancılaşanlardan da olmadık. En önemlisi, kendi şahsi çıkarlarını, milletin çıkarlarının, ülkenin çıkarlarının üzerinde tutanlardan olmadık. Bu parti, bu hareket ve bu kadro, aziz milletimize hayal kırıklığı yaşatmamıştır. Bundan sonra evelallah yaşatmayacaktır.
Siyaset sahnesinde var olduğumuz sürece eylemlerimize, söylemlerimize, ideallerimize, hedeflerimize sahip çıkmaya devam edeceğiz. Milletimize, ülkemize asla hayal kırıklığı yaşatmayacağız.''
-''MİLLETTEN ALDIĞIMIZ EMANETE GÖLGE DÜŞÜRMEYİZ ANCAK ŞUNU SÖYLEYEYİM; VESAYET ALTINA DA SOKTURMAYIZ, HAFİFE DE ALMAYIZ''
AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, milletten aldıkları emanete gölge düşürmeyeceklerini ancak, vesayet altına da sokturmayacaklarını ve hafife de almayacaklarını belirterek, ''Rotamıza da hedefimize de milletimizin belirlediği istikamette yön veririz'' dedi.
Erdoğan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, demokrasiyi, hukuku ve Cumhuriyetin temel özelliklerini en ideal şekilde yaşatmak, muhafaza etmek ve standartlarını yükseltmek için 7 yıldır verdikleri mücadeleyi hız kesmeden sürdüreceklerini söyledi.
Milletten aldıkları emanete gölge düşürmeyeceklerini vurgulayan Başbakan Erdoğan, şunları kaydetti:
''Ancak şunu söyleyeyim; vesayet altına da sokturmayız, hafife de almayız. 8 yıllık siyaset hayatımızda 7 yıllık iktidar dönemimizde milletten aldığımız güçten başka güç tanımadık, tanımıyoruz. Bundan sonra da sadece milletimizin hissiyatını, hassasiyetini, beklentilerini hesaba katarak aynı şekilde hesabımızı sadece millete verecek, yolumuza da böyle devam edeceğiz.
Milletin önünde kendimizi muhasebeye çekeriz. Milletin aynasında kendimize çeki düzen veririz. Rotamıza da hedefimize de milletimizin belirlediği istikamette yön veririz. Çünkü, bu hareket milletin hareketidir. Bu partinin istikametini millet vermiştir, millet verir, bu iktidarın rotasını da millet belirler. Hamdolsun Türkiye'nin 7 yıl önce asla çözülemez gibi söylenen veya görünen sorunlarını çözdük, bir kısmını çözüm yoluna koyduk. 7 yıl önce hayal gibi görünen birçok hedefi kısa sürede yakaladık. Hatta o hedeflerin çok üzerinde hedeflere ulaştık. Önümüzdeki dönemde çıtayı yükselterek, hedefleri daha ileri noktaya taşıyarak, mevcut sorunları da tek tek aşarak yolumuza devam edeceğiz.
Tüm sorun alanlarının üzerine cesaretle gidecek, kararlılıkla gidecek, akılla, sağduyuyla en önemlisi de ortak akılla gidecek, Türkiye'yi yeni başarılara taşıyacağız.''
Bu söz üzerine bizim diyeceğimiz daha fazla ne olabilir ki. Eleştirecek hiçbir yerini bulamıyorum. Şurası yanlıştır, şurada şunu söylese daha iyi olurdu diyecek kısım yok. sadece ben değil, partizanlık taassubu içinde olmayan herkeste aynı kanaat vardır sanırım. Çünkü aklın yolu birdir. Esasında millete kendini sevdiren, milletin gönlünde yer eden cümleler bunlar. yani yıllardır hasret kaldığımız ama, hasret kalmadan öte, uygulamaya yönelik sözler. (18 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
ERMENİ PROTOKOLÜNE, DÜNYADAN YANSIYANLAR
Ermeni Diasporası, iki ülke arasında atılan imzalara tepki gösterirken, Amerikan Ermeni Ulusal Komitesi Başkanı Ken Hachikian da: “Kazanan türkiye oldu, 10 Ekim Ermeniler için matem günüdür” yorumunu yaptı.
Merkezi Erivan'da bulunan Arminfo ajansının haberine göre, İsveç'teki Ermeni Federasyonu Başkanı Vahagn Avediyan, söz konusu protokollerin Ermenistan ile diaspora arasındaki ilişkileri ''parçaladığını'' ifade ederek, ''protokollerin imzalanmasından sonra, diasporanın atacağı ilk adım, Ermenistan'ı finanse etmeyi durdurmaktır'' dedi.
Protokollerin imzalanmasının gecikmesiyle ilgili gazetecilerin sorularını yanıtlayan Avediyan, ''gecikmenin, Ermenistan'ın kendi tutumunda değişiklikler yaptığı, bu şekilde diasporaya Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleşmesi sürecinden vazgeçtiği görüntüsü vermesinden kaynaklandığını'' söyledi.
Protokollerin daha sonra her iki ülke parlamentoları tarafından da onaylanmasının beklendiğini söyleyen Avediyan, ''bu sürecin Ermenistan için iyi sonuç vermeyeceğini'' savundu.
Amerikan Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA) Başkanı Ken Hachikian da Türk-Ermeni ilişkilerinin normalleşmesini öngören protokollerin ''tek taraflı'' olduğunu savunarak, ''üzücü olmasına rağmen bunun Türkiye'nin başarısı olduğunu'' dile getirdi.
Dünyadan gelen tepkiler şu şekilde gelişmiştir:
Türkiye ile Ermenistan arasındaki tarihi protokoller öncesinde son dakika krizi yaşandı. Bakanların konuşma metinlerinde yer alan Karabağ’la ilgili ifadeler nedeniyle çıkan kriz ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un devreye girmesiyle aşıldı. 18.00’de yapılacak tören saat 21.15’de gerçekleşti. Tören sonrası konuşmaları, metinler üzerinde mutabakat sağlanamaması nedeniyle iptal edildi. 94 yıl sonra Türkiye ile Ermenistan arasında atılan imzaya Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, ABD, Rusya, Azerbaycan ve Ermeni diasporasının tepkileri şöyle oldu: BM: BU TARİHİ KARAR İKİ ÜLKE ARASINDA DÖNÜM NOKTASI OLUŞTURUYOR BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, Türkiye ile Ermenistan arasında protokoller imzalanmasını “tarihi karar” olarak niteledi. Ban bu gelişmenin iki ülkenin aralarında iyi komşuluk ilişkilerinin kurulması ve ikili işbirliğinin gelişmesi yolunda “dönüm noktası” oluşturduğunu belirtti. AB KOMİSYONU PROTOKOLÜN İMZALANMASINDAN MEMNUN AB Komisyonu, Türkiye ile Ermenistan arasında protokoller imzalanmasından memnuniyet duyduğunu ve "bu protokolleri, Güney Kafkasya'daki anlaşmazlıkların çözümü için bir adım olarak gördüğünü" belirtti. AB Komisyonunun dış ilişkilerden sorumlu üyesi Benita Ferrero-Waldner'in açıklamasında, "Komisyon, bunun Güney Kafkasya bölgesinde barışa ve istikrara yönelik cesur bir adım ve iki tarafın uzlaşmaya hazır olduğunu gösteren gerçekten tarihi bir karar olduğunu düşünüyor" ifadesini kullandı. BAKÜ: KARABAĞ SORUNU ÇÖZÜLMEDEN TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ NORMALLEŞMEMELİ Azerbaycan, “Ermenistan güçlerinin işgal altındaki Azeri topraklarından çıkarılmadan Türkiye'nin, Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirmesinin Azerbaycan'ın çıkarlarına aykırı olduğunu” bildirdi. Azerbaycan Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, her devletin başka bir devletle ilişkisini belirlemesinin o devletin kendi egemenlik hakkı olduğu ifade edilerek, “Ancak, Ermenistan güçleri Azerbaycan'ın işgal edilmiş topraklarından çıkarılmadan, Türkiye'nin, Ermenistan ile ilişkilerini normalleştirmesi Azerbaycan'ın ulusal çıkarlarına aykırıdır ve Azerbaycan ile Türkiye arasında tarihi köklere dayanan kardeşlik ilişkilerinin ruhuna gölge düşürür” görüşüne yer verildi. RUSYA: İLİŞKİLERİN NORMALLEŞMESİNİ DESTEKLİYORUZ Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesi sürecini desteklemeye hazır olduklarını söyledi. Lavrov, Zürih'teki imza töreninden sonra Rus gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye ve Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesi sürecini desteklemeye ve iki ülkeyle daha fazla işbirliği projeleri uygulamaya hazır olduklarını belirterek, söz konusu işbirliği alanlarına da elektrik enerjisi, ulaştırma ve iletişim konularını örnek olarak gösterdi. İNGİLTERE: PROTOKOLÜN İMZALANMASINDAN MEMNUNUZ İngiltere Adalet Bakanı Jack Straw, Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulması ve geliştirilmesine ilişkin protokollerin imzalanmasından dolayı çok memnun olduğunu söyledi. Straw, Türk-İngiliz Ticaret ve Sanayi Odası'nın Londra'da, Royal Garden Otel'de düzenlediği ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in de katıldığı yıllık baloda, A.A muhabirinin imzalanan protokollerle ilgili sorusunu yanıtladı. Türkiye ve Ermenistan'ın protokolleri imzalamalarından dolayı çok memnun olduğunu belirten Bakan Straw, “İlişkilerde şimdiye kadar kaydedilen ilerlemeleri memnuniyetle karşılıyorum. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Erivan'a yaptığı ziyaret de çok önemli bir adımdı” dedi. ERMENİ DİASPORASI PROTOKOLE TEPKİLİ Ermeni diasporasının, Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulması ve geliştirilmesine ilişkin imzalanan protokollere tepkili olduğu belirtildi. Merkezi Erivan'da bulunan Arminfo ajansının haberine göre, İsveç'teki Ermeni Federasyonu Başkanı Vahagn Avediyan, söz konusu protokollerin Ermenistan ile diaspora arasındaki ilişkileri “parçaladığını” ifade ederek, “protokollerin imzalanmasından sonra, diasporanın atacağı ilk adım, Ermenistan'ı finanse etmeyi durdurmaktır” dedi.
Yıllarca kangrenleşmiş, üstüne gidilmesinden korkulmuş bir önemli mesele daha çözüme kavuşturuluyor. Bunda; sadece Türkiye’nin değil, Ermenistan’ın da yararı olacaktır. Zaten daha önceleri, Başbakanımız tarafından Arşivlerin açılması ve Ermeni soy kırımı yalanının ortaya çıkmasını istenmişti. şimdi, işgal altındaki Azerbaycan’a ait olan dağlık Karabağ’daki işgalin sona erdirilmesi şartıyla Türkiye- Ermenistan sınırının açılması ortaya gelmiştir. Yapılan anlaşma ve atılan imzalarda ne Azerbaycan’ın, ne Ermenistan’ın ve ne de Türkiye’nin bir kaybı yoktur. Zaten olmamalıdır. Burada önemli olan ve bizi yakından ilgilendiren husus; bütün dünya ile, özellikle Ermenistan ile düşmanlıkların bitirilmesi, karşılıklı olarak iyi bir diyalog içine girilmesidir. Bundan daha güzel, bundan daha normal ne olabilir. Tabii geçiş süreçleri sancılı olmuştur ve sancılı oluyor. Ama sonuç inşallah iyiye gidecek. Ben, yapılan bu dış siyasetteki manevraları, ülkemizin geleceği açısından yararlı görüyorum. Encamımız hayırlı olacaktır.
Ortalığı karıştırıyorlar,
İtleri yarıştırıyorlar,
Dün dünyaya düşman idik,
Bugün dünyayı barıştırıyorlar. ( 14 ekim 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
NELER OLUYOR ALLAH AŞKINA?
Bayram’da Kayseri’de üç çocuk kayboldu. Hala bir haber yok. zaman geçmiyor ki, kaybolan çocuk olmasın. Bir de bakıyorsun ki şimdi de Konya/Kulu’da üç çocuk kaybolmuş! Şükür ki Kulu’daki çocuklar bulundu. Nereye gidiyoruz? Ne yapıyoruz? bu işin sonu nereye varacak? Doğrusu anlamakta zorlanıyorum.
Besliyorsun, büyütüyorsun, okula gönderiyorsun; vatana millete yararlı insan olsun diye. Bir de bakıyorsun ki okuldan eve dönmemiş! Düşünün bir kere bu ailelerin psikolojilerini, düşünün bu ailede kopan fırtınayı! Tabii ki kolay değil, elbette ateş düştüğü yeri yakar ama böylesine çirkin, böylesine ahlak dışı bir olayın yaşanmaması dileğimizdir.
Bundan bir süre önce ki bir yıla yaklaşacak neredeyse. Münevver Karabulut olayını hepimiz içimiz burkularak, kalbimiz kan ağlayarak izledik. Bunlar sadece bir iki örnek. eğer tedbir almazsak daha büyük tehlikelerle karşılaşabiliriz.
Ne mi yapabiliriz? Çocuklarımıza sahip çıkarak. Nereye gidiyor? Arkadaşları kim? Mümkün oldukça küçük çocuklarımızı okuldan kendimiz almalıyız. Çünkü okul önlerinde, uyuşturucu tacirleri, organ mafyaları, kötü emelli kişiler olabilir. Gerçi emniyet güçlerimiz tedbir alıyor ama yeterli değil. Onlar bir dereceye kadar. Bizim de onlara destek olmamız, onların yanında yer almamız gerekir.
Çocuklarımızın karnını doyurmak yeterli değil. Acaba onlara ne kadar maneviyat veriyoruz? Din eğitiminde durumumuz nasıl? Karnını doyurduğumuz gibi, ruhunu da doyuruyor muyuz? Beynini bilgiyle doldurduğumuz kadar, iç alemine de yöneliyor muyuz? Sınıfını geçince; bisiklet, motosiklet, bilgisayar... almakla iş bitmiyor. Cebine bolca para koymanın meseleyi çözmesi mümkün değil.
Bilmeliyiz ki; din; insanı her türlü kötülükten, her türlü yanlıştan ve ahlaksız tavırlardan korur. O yüzden çocuklarımızı din eğitiminden geçirmek zorundayız. Hangi okula giderse gitsin, özellikle küçük yaşta verilen din eğitimi adeta taşa yazı yazmaya benzer. Ama ilerleyen yaşta yani büyüyünce verilen din eğitimi ise; suya yazı yazmaya benzer.
Kimse kusura bakmasın, kimse bana kırılmasın bütün eksiğimiz, çocuklarımızın manasını doyurmamaktan kaynaklanıyor. Eğer manasını doyurmuş olsaydık, caniler çocuk kaçırmayacaklardı. Eğer din eğitimi vermiş bulunsaydık; okul önlerinden çocuk kaldırmayacaklar, kötü emellerine alet etmeyeceklerdi. Eğer midemizi doldurduğumuz gibi, ruhumuzu da doldurmuş olsaydık, hiçbir insanın ayağına dikenin bile batmasına gönlümüz razı olmazdı.
Kaybolan çocukların ailelerinin yerine koyuyorum kendimi. Kolay bir olay değil. Allah sabırlar versin. Bir daha böylesine olayları yaşamayalım. Yaşamayalım yaşamamasına da, hep birlikte önlem almaya da mecburuz. Bugün bu ailenin başına gelen olay, yarın bakalım hangimizin başına gelecek? “Bir kötülük gördüğünüz zaman onu elinizle gidermeye çalışın, buna gücünüz yetmezse dilinizle gidermeye çalışın, buna da gücünüz yetmezse kalben gidermeye çalışın” ilkesi bizi bağlamalıdır. Peki gerçekten çirkin bir durumla karşılaştığımızda, mani oluyor muyuz? yoksa; “Adam sende”, “Bana ne”, “Benim çocuğum değil ya”, “Kaybolmasaydı”... mı diyoruz? Bu tür olaylar karşısında ilgisiz mi kalıyoruz? Hiç duygulanmıyor, hiç sesimizi çıkartmıyor muyuz?... unutmayalım ki bu yangın bir gün bizim de evimizi sarar!
sesimizi çıkartalım. Olaylara tepki gösterme güzelliğini kazanalım. Benimle olur mu demeyelim. Toplum ancak; kötülüklere, ahlaksızlıklara tepki koymakla ilerler ve temizlenir. (12 EKİM 2009)
Düşün
Gök niçin yüksek?
Yer niçin bir döşek?
Sular neden tatlı içecek?
Anla ve düşün.
Ömür bir kaydırak,
Dünya bir durak,
Eğlenceye dalarak,
Kendini kaybetme cifeye dalarak,
İbret al ve düşün.
Makamlar, mevkiler,
O bakışlar, sevgiler,
Alacaklar, vergiler..
Yok olacak bir düşün.
Gelsen de gelmesen de,
Sevsen de sevmesen de,
Ağlayıp gülmesen de,
Gözünle görmesen de,
Sınavdasın bir düşün.
Her kapıyı çalacak,
Ecel bir gün gelecek,
Yaşayanlar ölecek,
Gaflet etme bir düşün.
Ne yersen ye, ye giyersen giy,
Ağzın kapanacak, gözün yumulacak,
Belki bir metre bezin bile olmayacak,
Kafanı kullan, bir düşün.
Mezara gireceksin,
Yaptığını bulacaksın,
Amelinden sorulacaksın,
Dinle, anla, bir düşün.
KAZIM ÖZTÜRK 11 EKİM 2009
Anla Artık
Durumumuz hiç de iyi gitmiyor,
Evdeki hesap pazarda tutmuyor,
İki kere iki dört etmiyor,
Yazsam bir türlü, yazmasam bir türlü.
Ortalığı karıştıranlar var,
İtleri yarıştıranlar var,
Dün dünyaya düşman idik,
Bugün dünyayı barıştıranlar var.
KAZIM ÖZTÜRK 11 EKİM 2009
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
BAŞBAKANIN, DENİZ BAYKAL’A GÖNDERDİĞİ MEKTUP
Günlerdir CHP Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal’ın; “içeriğinden haberimiz yok” dediği Demokratik açılım ile ilgili mektup nihayet Baykal’a ulaştı. Hep birlikte okuyalım.
"Sayın Deniz BAYKAL
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı
Sayın Baykal,
Malumunuz olduğu üzere Hükümetimiz, Milli Birlik Süreci adı altında yeni bir demokratik açılım girişimi başlatmıştır. Yaklaşık 30 yıldır ülkemizin gündemini işgal eden, çok sayıda vatandaşımızın hayatını kaybetmesine, yaralanmasına, maddi ve manevi kayıplara uğramasına yol açan, ülkemizin kaynaklarını ve enerjisini tüketen bir sorunla karşı karşıyayız. Elbette Türkiye Cumhuriyeti Devleti teröre karşı son derece kararlı bir mücadele vermiştir; bundan sonra da terörle mücadelesini aynı kararlılıkla sürdürecektir. Ancak, geldiğimiz noktada, meselenin sadece teröre ve terörle silahlı mücadeleye indirgenemeyeceği de açıklıkla müşahede edilmektedir. Terörle mücadelede, eş zamanlı olarak sosyal, kültürel ve ekonomik alanda daha kapsamlı adımların atılması kaçınılmaz bir gereklilik olarak önümüzde durmaktadır.
Türkiye'nin bu kanayan yarasını tedavi etmek, toplumsal huzuru güçlendirmek suretiyle kardeşliğimizi pekiştirmek, millet olma şuurumuzu daha da geliştirmek, huzur ve istikrarı geri dönülmez şekilde ülkemizde hakim kılmak gibi son derece halis bir niyetle yola çıktık. Amacımız, Türkiye'nin demokratik standartlarını yükselterek, hangi farklılıklara sahip olurlarsa olsunlar tüm insanlarımızın huzur, mutluluk ve esenliğini sağlamak; ülkemizin birlik ve bütünlüğünü pekiştirmek, anayasal düzenimizi daha da yüceltmektir. Türkiye her açıdan bu imkan ve fırsat zeminine sahiptir, demokratik sistemimiz, her türlü sorunu tartışacak ve çözüm yoluna koyacak birikim ve donanıma sahiptir.
Ancak, takdir edersiniz ki, ülkemiz adına son derece önemli olan ve gelecek tasavvurumuzu şekillendirecek böyle bir sürecin, geniş bir toplumsal mutabakata, özellikle de siyasi partilerimiz arasında gerçekleşecek asgari bir diyalog zeminine dayanmasında büyük yarar vardır. Milletimizin büyük çoğunluğunun da bizlerden böyle bir demokratik olgunluk beklediği kanaatindeyim.
Nitekim, Türkiye'nin bu en önemli meselesine müteveccihen Cumhuriyet Halk Partisi'nin öteden beri mesai sarfettiği ve çözüm arayışları için muhtelif öneriler ortaya koyduğu da kamuoyunun malumudur.
Ana muhalefet partimiz CHP'nin ve onun Genel Başkanı olan şahsınızın bu konularla ilgili görüş, öneri, talep ve eleştirilerini almak, birikimlerinden istifade etmek bizim için ziyadesiyle mühimdir. Demokrasinin temeli diyalog, müzakere ve tartışmayla ortak aklı harekete geçirmektir.
Sürece ilişkin gelinen noktayı aktarmak, değerli görüş ve önerilerinizi almak üzere zat-ı alinizi ziyaret etmek arzu ve niyetindeyim.
Keyfiyeti, saygılarımla takdir ve tensiplerinize sunarım.
Recep Tayip ERDOĞAN
AK Parti Genel Başkanı
Başbakan.
Demokratik açılım kavramı ve hareketi günlerdir kamu oyunu meşgul ediyor. O kadar meşgul ediyor ki, onunla yatıp kalkıyoruz. Hangi kanalı açsak karşımıza o çıkıyor. Hangi gazeteyi elimize alsak ilk ve manşet haber o. Köşe yazarlarının yorumları onun üzerine kurulu. Yani bütün vaktimizi alıyor bu açılım konusu.
Aslında iyi de oluyor. Zaten doğru olan buydu. Bütün kesim işin içine girecek, kimse bu meselede atlanmayacak, herkes ne biliyorsa söyleyecek. Özellikle de; muhalefet partilerinin bu hususta diyecekleri çok şey vardır, daha doğrusu olmalıdır. Yani ellerinde bir rapor şeklinde, bir dosya halinde demokratik açılım ile ilgili görüş ve fikirleri belirtilmeli, herkesle paylaşılmalıdır. İyi veya kötü. Siyasi partiler; birbirleriyle görüşmeli, fikir teatisi yapmalı, iletişimi kesmemeli, birbirlerine küsmemelidirler. Devlet yönetiminde küslük, birbirine sırt dönmek olmaz. çünkü yapılanlar milli bir meseledir. Ülke meselesidir.
Bu hareketin en iyisini Başbakan yaptı. aslında Başbakanın ilk adımı atan birisi olması gerekirdi. Hatta MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’ye de bir mektup göndermesi, ondan da görüşme talebinde bulunması bana göre çok doğru olur düşüncesindeyim. Her ne kadar MHP kapıları kapatsa da.
Görünen odur ki, artık yavaş yavaş millet Demokratik açılımı kavramaya başladı. Her zaman böyledir. Reformlar, yenilikler kolay aşılmıyor. Yıllarca birikmiş tabuların, köhnemiş anlayışların yıkılması kolay olmuyor. Zaman ister. Zamanla her şey anlaşılır ve çözülür. Diyebilirim ki artık tünelin ucu görünmüş, ülkemizin geleceği umut vaad etmektedir.
İçişleri Bakanının, Diyarbakır gezisi çok olumlu geçmiştir bu açıdan. Çünkü önceleri DTP’li Diyarbakır Belediye Başkanı tavır koyarken, şimdi bakanla sıcak bir diyalog oluşturmuştur. Bu husus, sadece Diyarbakır’da değil, bütün doğu ve Güney doğu Anadolu’da, hatta bütün Türkiye’de takdirle karşılanmaktadır. Sevinilecek bir durum. (11 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
AVRUPA BİRLİĞİ VE DIŞ SİYASETİMİZ
Aslında; “Avrupa Birliği”, “İslam Birliği”... meseleleri yeni olarak ortaya atılmış, zuhurat kabilinden meseleler değildir. AB siyaseti, sadece AK Parti hükümetinin, yalnızca Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da ortaya koyduğu bir husus değildir. Daha önceki hükümetler döneminde ele alınmış ve bu güne kadar gelmiştir. Eğer AB gerçekleşmezse, sanırım daha sonraki hükümetlerin de gündeminde olacaktır. Çünkü bu, milli bir meseledir, hayati bir konudur. Her ne kadar Avrupa; “Biz Türkiye’yi AB’ye almayacağız” deseler de. Onlar almak istemeyecekler, zira Türkiye’nin AB’ye girmesi demek, Avrupa’nın daha istikrar kazanması demektir.
“Avrupa Birliği”, görünürde ve sathi bir biçimde bakılınca; Avrupa’nın isteklerini yerine getirmek, Avrupa’ya kul köle olmak, o ne derse onu yapmak, bizim; tarih, kültür, inanç... konusundaki hassasiyetimizin bir kenara atılması, toprak parçasının ayaklarımızın altından kayması, ülkenin bölünmesi, emperyalist emellere peşkeş çekilmesi, Avrupa’nın bir uydusu olmamız... anlaşılır.
Ama işe derinlemesine bakılınca; Avrupa ile entegre olmak, ülkemizin Avrupa standartlarına kavuşması, Avrupa’nın sahip olduğu; hukukun üstünlüğü, insan hakları, demokrasi, ekonomik ve sosyal yönden tam kalkınmışlık... konularının zirveye çıkması anlaşılır.
Avrupa Birliğine girmek; Avrupa’nın; Müslüman- Türk’lerin; ahlaki, dini, milli meselelerine aşina olması, Müslüman- Türk’lerin kadim kültüründen esinlenmeleri anlamı da taşır. aynı zamanda Avrupa Birliği; Avrupa’nın içlerine kadar giden İslam Birliği demektir. Avrupa’nın; İslamlaşması anlamına da gelir.
Konuları ele alırken hep tersten, olumsuz yönden ele almak yerine, böylesine iyimser ve olumlu açıdan da ele almalıdır diye düşünüyorum. Doğrusunun da bu olduğuna inanıyorum.
Eğer AB, vatanı satmak, vatanın bölünüp parçalanması demek olsaydı, şimdiye kadar gelip geçen iktidarların da vatanı satmaktan suçlanması gerekmez miydi? Mesela bundan önceki üçlü koalisyon hükümetleri de AB’ye girebilmek için bazı kanuni düzenlemeler yapmışlar, AB mutabakat protokolleri imzalamışlardı.
Konuşurken, dünü unutmak veya unutmuş görünmek, düne karşı hiçbir şey bilmemek, bilmezden gelmek siyasette ve devlet yönetiminde hoş olmayan tavırlardır. Bunları halka karşı kullanmak, oy vesilesi yapmak da ayrıca ayıptır. Zira halkımız her şeyi çok iyi biliyor, yapılanları kendi süzgecinden geçiriyor, mantık eleğinden eliyor ve günü gelince kullanıyor.
Dün olduğu gibi bugün de dış siyasetimiz devam etmekte. Yalnız bazen dış siyasette siliklik, olurken bugün, dirayetli, sesini yükseltebilen, icabında; “One minute” tavırlar takınabilen, gündem oluşturan, rüşdünü ispat etmiş güçlü bir yapıya kavuşmuştur. Daha doğrusu kavuşmak zorundadır.
Kara yoluyla haccın açılması, doğrusu dış politikadaki güçlülüğün bir göstergesidir. Daha önce Arap ülkeleriyle sürdürülen dışlama politikalarıyla Araplara karşı husumet beslenmiş, “Bu Arap, bu Yunan, bu Ermeni, bu İran, bu Saddam’ın ülkesi, bu Rus....” gibi ülkeler arasına kalın duvarlar örülmüş, dolayısıyla ülkemizin dışarıya açılması önlenmiştir. Bu, ülkemizin tanınmaması, Pazar payının azalması veya çok daralması, ürettiğini satamaması, ekonomisinin s.o.s vermesi demektir.
Dış ülkelere gidilince; yanlarında; ekonomi kurmayları da gidiyor. Bu ne demektir biliyor musunuz? Dışarıya mal satımında neler yapabiliriz? Hangi mallarımızı pazarlayabiliriz? İn hesabıdır. Ama bunun farkında olmayan bazı siyasetçiler; “Başbakan çok geziyor, hiç yerinde durmuyor, otur oturduğun yerde, aldığın harcırahlar boşa gidiyor...” gibi eleştiriler getiriyorlar demenin bir mantığı yoktur.
Doğrusunu söylemek gerekirse; kim, hangi hükümet veya siyasi parti iş başında olursa olsun, dış politikasını en doğru, en güvenilir, dış dünyaya karşı şahsiyetini koruyan, gündem oluşturan... bir yapıya getirmek mecburiyetindedir. Eğer büyümek, gelişmek, kalkınmak istiyorlarsa...(09 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
BU NASIL GENÇLİK?
Dün; İstanbul’daki IMF ve Dünya Bankası’na karşı olan yürüyüşleri ve olayları mutlaka siz de benim gibi dehşetle ve ibretle seyretmişsinizdir. Seyrederken; tahrip ettikleri, yıktıkları, dövdükleri, harap ettikleri, ortalıkta kaos meydana getirmek için yaptıkları... karşısında inanın hafakanlarım kalktı. Kanım dondu. Bunlar karşısında söyleyecek hiçbir şey olmadığını ancak kuvvet kullanmak gerektiğini düşündüm. Çünkü bunlar; laftan, sözden, nasihatten, insanlıktan anlayan tipler değil!
Yüzleri maskeli, elleri sopalı ve molotof kokteylli, bir kısmının elinde sapan ve içinde bilye... kime ve neye karşı kullanıyorlar bunu? Karşıda bir düşman mı var? tahrip ettikleri yerler savaştığınız düşman malı mı? kırdıkları camlar kimin? Yerinden söktükleri kaldırım taşları hangi ülkenin veya kime ait?
Tepki normal bir olay. Ama karşılığı bu olmamalı. Bankaların camlarını, ATM cihazlarını, kaldırım taşlarını, çöp konteynerlerini..... tahrip ederek, kırarak, hasara uğratarak tepki konmaz. Bunun ne demokratik tavırla, ne de insanlıkla izahı mümkündür. Böylesi bir tavrı hiçbir yere koyamazsınız. Bunların; ilimle, akılla, mantıkla, fikirle, vicdanla, insafla... izahı mümkün değildir.
Hep böyle oluyor; bazı kendini bilmezler, özellikle de durumdan vazife çıkarmak isteyenler devlet malını, özel mülkiyeti, ülkeyi zarara uğratmaktan zevk alıyorlar! Bunların hepsi de bizim ülkemizin insanları. Bizim gençlerimiz. Ülkemizin ekmeğini yiyen, suyunu içen, havasını teneffüs eden, nimetinden yararlanan, üniversitelerinde okuyan, devletimizin bursunu alan, devletimiz tarafından korunan, bir zarar gelmesin diye polislerimizin kol kanat gerdiği insanlar!
Peki bunlar ne yapıyor? Polise, jandarmaya; molotof kokteyl ile saldırıyor, sapanla bilye atıyor, ortalığı kana bulamaya çalışıyor! Bunlardan ülkeye yarar gelir mi? bunlar bu cennet vatan için ölür mü? Bunlar bu ülkeyi nasıl imar edecekler? Devletimizden bir görev aldıkları zaman görevlerini adam gibi yapacaklar mı? icra ettikleri mesleklerinde; rüşvet, suiistimal, görevi kötüye kullanma, torpil, mafya ile işbirliği, ülkenin dibine dinamit koymak için her türlü karanlık ilişkilere girecekler! Bunlardan; yasaya uymayı bekleyemezsiniz.
Ellerindeki bayrak ve pankartları gördünüz mü? Hepsi; yıkıcı ve bölücü örgütlerin pankart ve bayrakları! Ülkede demokratik açılım hareketleri devam ederken, bu tipler; eskiden olduğu gibi hala ülkenin ilerlemesini, kalkınmasını, dünya ülkeleri arasında hatırı sayılır bir duruma gelmesini istememekteler. Bunlar, yemek yedikleri tabağa pisleyen tiplerdir. Bunlar; nankör insanlardır.
Tabii ki yapılanlar yerde kalmamalı, herkes yaptığının cezasını çekmelidir. Hem de öyle bir çekmeli ki; bir daha ülke malına zarar vermek ne demek anlamalılar. Yine haberleri izlerken gördüm ve sevindim; halk, eline geçirdiği sopalarla, zarar verenlere saldırmış! Yani polise ve emniyet güçlerine destek vermiş. Çok güzel ve yerinde bir hareket. Belki bu paragrafı okuyanlar; bu kadar da olur mu? Diyecekler? Olur, bal gibi olur. sen hiç acımadan, gözünü kırpmadan, utanmadan, pervasızca bankaların, dükkanların cam ve vitrinlerini indirecek, ATM’leri tahrip edecek, kaldırım taşlarını sökecek, çöp konteynerlerini devirecek ve çalışamaz hale getireceksin... sonra karşı duranlara tavır alacaksın. Polisin yaptığını; Haddini aşma” şeklinde telaffuz edeceksin. Polis ne yapacaktı? Aman iyi yaptınız, biraz daha tahrip edin, biraz daha kırın, dökün, biraz daha devlet malına zarar verin.. deyip madalya mı takacaktı? Halk; “Aman gençler, biz de sizinle beraberiz, çok iyi oluyor, elinize sağlık mı?” diyecekti? Hani diyoruz ya; tepki gerekir. İşte sana tepki. Tepkiye tepki.. (07 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
TÜRKİYE’NİN BÜYÜKLÜĞÜNÜ ÇEKEMİYORLAR
Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, ''Bugünkü Avrupa'nın yapılanmasında Osmanlı'nın önemli rolü olduğunu'' söyledi.
Ankara Düşünce ve Araştırma Merkezinin (ADAM) yeni çalışma yeri törenle açıldı.
ADAM Başkanı Prof. Dr. Mehmet Bulut, yaptığı açılış konuşmasında, insanları diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerin başında bilgi ve bilincin geldiğini belirterek, merkezlerinde ''nitelikli insan'' yetiştirmek çabasıyla çalışmalar yaptıklarını söyledi.
İddiası olan bir devletin ''nitelikli beyin'' sayısını artırması için başvurduğu her çabayı kutsal'' olarak nitelendiren Prof. Dr. Bulut, ''Merkezimiz, bu çabayı önemseyen arkadaşlarımız tarafından 4 yıl önce kurulmuştur ve faaliyetlerini sürdürmektedir'' diye konuştu.
Merkezin yeni çalışma yerinin açılışını yapan Prof. Dr. İnalcık da Bulut'un konuşması sonrasında ''Osmanlı Tarihi Konusundaki Temel Tartışmalar ve Gerçekler'' konulu bir konferans verdi.
İnalcık, ''Türkiye'nin çok tehlikeli ve çetin bir dönemden geçtiği, Avrupa'da ve dünyada Türkiye'nin büyüklüğünü hazmedemeyenler olduğu'' görüşünü dile getirdi.
Modern Avrupa'nın ortaya çıkmasında, Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük rol oynadığını ifade eden İnalcık, ''Bugünkü Avrupa'nın yapılanmasında osmanlı'nın önemli rolü olmuştur. Avrupa'lı hiçbir tarihçi bu gerçekleri açıkça anlatmaz, ifade edemez, gerçekle yüzleşmek istemez. Avrupa'nın tarihini iyi okumak lazım. Bizi AB'ye almaktan kaçan ve küçümseyenler, bu gerçekleri bilmek zorunda'' dedi.
Vizyonu olan, iyi ve doğru düşünen herkes; ata mirasına sahip çıkar. Osmanlı,bizim atamızdı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti üzerinde rahat, huzur, güvenle oturuyor, sıkıntısız bir hayat yaşıyorsak bunu Osmanlı’ya borçluyuz. Yani atalarımıza.
Elbette çeşitli yerlerden çeşitli engeller gelecek. Gayet tabiidir ve gayet normaldir, Türkiye’nin ve Türk’ün gücünü başka ülkelerin çekememesi. Zira yılların biriktirdiği bir hazımsızlık, dünyaya şöhretini duyurmuş bir Osmanlı ve Türk adaleti mevcut! Onun için AB’ye almamakta direniyorlar. Bu yüzden Türkiye’nin önüne problemler koymaya çalışıyorlar. Ama şu bir gerçek ki, Türkiye Avrupa Birliğine girince- eğer girerse- dünyanın şekli değişecek. Bugünkü dünyadan başka bir dünya ortaya çıkacak.
Avrupa’da nal sesleri, tekrar yükselecek. Bunun adına; İslâm’ın Avrupa’ya getirdiği insanlık denir. Bu, Türk’ün asla yıkılmadığı, moralini bozmadığı, Allah’tan ümit kesmediğinin bir göstergesidir.
Bugün Yunanistan’da binlerce Türk hapiste yatmaktadır. Hollanda’da Türklere karşı girişilen çirkin muamele... haçlıların hala Müslüman Türklere karşı sürdürmeye çalıştıkları tarihi bir kinin sonucudur. Bu, böyle gitmez, gitmemeli ve gitmeyecek de. Türkiye AB’ye adımını attığı andan itibaren bütün zulümler bitecek. Türkiye Avrupa hakimi olacak. Ya bugün, ya yarın veya yarından da yakın bir zamanda. Yaşarsak göreceğiz. Ama mutlaka bu olacak. Yeryüzüne inananlar hakim olacak. (05 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
DEMOKRATİK AÇILIM VE DİYANET TELEVİZYONU
01-07 Ekim tarihleri arasında ''Camiler ve Din Görevlileri Haftası'' olması nedeniyle Ankara'da düzenlenecek program Diyanet TV'den canlı yayınlanacak.
Kocatepe Camii'nde gerçekleşecek programda, Devlet Bakanı Faruk Çelik ile Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun yapacağı konuşmalar televizyondan canlı yayınlanacak.
Program, Türksat 3A 11181 Vertical Sembol 2960 Fec: 5/6 frekanslarından izlenebilecek.
Demokratik açılımın Diyanet ayağını oluşturan, herkesi memnun edeceğe benzeyen bir yenilik, bir reform Diyanet Televizyonu. Açılıma; “Hayır” deyip, açılımı; ülkeye ihanetle eş değer görenler bakalım buna ne diyecek. Ama hiç şaşmıyorum, her güzel, her iyi, her ülke ve insan yararına olan bütün hizmetlere; “İstemezzük” naraları atanlar, bu hizmete de bir kulp bulacaklardır. Bugün veya yarın çeşitli mahfillerden çatlak sesler çıkmaya başlar.
Camiler ve Din Görevlileri Haftası nedeniyle insanlara verilecek en iyi ve en müjdeli haberdir bu. Yıllardır bekliyorduk. Çünkü halkımız dinimizi en doğru, en güvenilir kaynağından öğrenmiş olacak. Diyanet Gazetesi, Diyanet dergisi mevcut. Ancak gazete ve dergiler piyasada satılmaz. İsteyen diyanet yayınevlerinden alabilir. Ve isteyen abone de olabilir. Şimdi sırada Diyanet Radyosu var. sanırım yakın zamanda o da devreye girer.
Yurdun çeşitli yerlerinden; dini bilgileri olan, bu konuda tahsil yapmış, emek vermiş araştırmada bulunmuş, ehil insanların televizyonda programlara katılacakları, program yapmaları gerekir. Bu hususta çocukların da unutulmaması, çocuklara, gençlere daha ılımlı ve sıcak mesajlar verilmesi, hiç olmazsa kutsal gün ve gecelerde bazı özel kanalların; din görevlisi, din adamı diye çıkarttıkları insanlar yüzünden kafalar karışmamış, beyinler vesveseye kapılmamış olur. Diyanet Televizyonunda yalnız; dini konular değil, milli, ahlaki, edebi konuların da yer alması çok önemlidir diye düşünüyorum. Mesaj veren skeçler, örnek alınacak kitaplardan pasajlar, yurdumuzu ve dünyadaki Müslüman ülkelerin; kültürel özelliklerinin yansıması, atalarımızın ayak bastığı topraklardaki adalet duyguları, insan haklarına verdiği önem...insanı insan yapan ilkelerden ve tarihten sunumlar yapılmalıdır.
Diyanet Televizyonunun; Okumayı özendirecek, kitapları sevdirecek, düşünmeyi, fikir yürütmeyi, araştırma yapmayı özendirecek, aile kurumunun kutsallığı, evliliğin önemini, nikahın değerini anlatan..... programlar yapması da zorunludur.
Kutluyorum Diyanet İşleri Başkanlığı ve teşkilatın bütün çalışanlarını. Ayrıca bu konuda kafa yoran, proje hazırlayan ve böylesine güzel, önemli, hassas konuyu gündeme getirip uygulamaya soktukları için. Hayırlı olsun. Bundan sonra halkımız sadece camilerdeki vaazlarla yetinmeyecekler. Zira cami vaazlarını sadece birkaç insan dinleyebiliyordu. Ama şimdi yurt içi ve yurt dışından herkese ulaşma imkanı elde edilmiş olacak. Özellikle gençlerimiz bu vaazlardan nasip alamıyordu.
Diyanet Televizyonun daha önemli bir hizmeti olmuş olacak; zira yurt dışında bilhassa Türki ülkelerde, Rusya’da; “Müslümanım” dediği halde, İslam’ın; ibadet, ahlak, muamelat... konularını bilmeyen, hatta kelime-i şehadetten haberi olmayan bir çok insan var. bunlara ulaşma, bunlara doğruyu anlatma açısından... (03 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
HERKES BU KURALIN İÇİNDE
Hayatın vazgeçilmez kuralı; doğum, çocukluk, gençlik, orta yaşlılık, yaşlılık ve ölüm. Kimisi daha doğum anında, kimisi çocukluk döneminde, kimisi gençlik ve yaşlılık döneminde öbür aleme göçer gider. Bunun adına Kader denir.
Bulunduğumuz durum, yani hangi yaş, hangi hayat kompartımanı ise onu iyi değerlendirmek zorundayız. Dünyanın varlığı bunun içindir. Allah bizi dünyaya gönderirken; bazı ilkeler ortaya koymuştur. Nedir o ilkeler? İman+ ibadet+ ahlak.= insan. Peygamberimiz: “Dünya, ahiretin tarlasıdır, dünyada ne ekersen ahirette onu biçersin” diyor. Bu üçlü formül hepimizi bağlıyor. Kimse; “ben insan olmak istemiyorum, insanlıktan hoşnut değilim” der mi? veya; “Ahlak, namus, inanç, adam gibi yaşamak....bana uymaz” ifadelerini kullanır mı?
“Eşref-i mahlukat”; en şerefli varlık, kavramı. Bunu nasıl temin edeceğiz? Bunun yolu nedir? Buna kavuşmak için yolumuz uzun mu? Çok mu çalışmak lazım? Bu ilkeye kavuşmak için kimlere, hangi kaynağa, hangi kitaba baş vurmamız gerekir?...
Allah, insanı yaratmadan önce; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye soruyor. İnsan ruhu; “Evet Rabbimizsin” cevabını veriyor. Bunun adına; “Elest bezmi” denir. Allah demek istiyor ki; daha insan yaratılmadan önce; huzuru, mutluluğu, hayatın lezzetini tatsın. Hayatı düzgün olsun, herkesin hayran olduğu bir insan seviyesinde bulunsun. Çok düşünsün, çok okusun, çok tefekkür etsin, fikrini, zikrini, şükrünü, hamdini esirgemesin. Ama bunları yaparken yolunu şaşırmaması için; önüne kılavuz olan bir kitap- Kur’an-ı kerim-, onu açıklayan, rehberlik yapan peygamberler... koymuş. Bu yolda giden şaşırmaz. Bu yolda hayat süren mutsuz olmaz.
Elest bezmi, bizim Allah’a ezelde verdiğimiz bir sözdür. Sözümüzde durmamız gerekir. Hayat, sağlık, dinçlik, kuvvet, düşünce, akıl, fikir.... Allah’ın birer emanetidir. Bunlara riayet etmezsek, hem sözümüzde durmamış, hem de emanete ihanet etmiş olmaz mıyız?
Başlangıç noktamız ilahi, varış noktamız ilahidir. Allah’tan geldik, yine O’na döneceğiz. –inna lillahi ve inna ileyhi raciun- sistem böyle. Bunu değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. Bunun adına ilahi kanun diyoruz. Bir başka deyişle; kudretullah.
Gördüğümüz şeylere; tabiat kanunu da desek, doğanın gücü de desek, hepsi, Allah’da birleşiyor. Bakınız bir kez bebeğe. O, bir damlacık sudan, bir et parçası, sonra bir beden.. sonra mükemmel bir insan var ediliyor. Allah’ın; “Ol “emrinin en muazzam tecellisidir bu. Size deseler; sudan kemik olur mu? Sudan kıl meydana gelir mi? sudan tırnak, sudan göz, sudan kulak, daha önemlisi, sudan beyin ve düşünce mekanizması.... evet işte örnek; insan.
Onun için insana; tabiatın özeti derler. Tabiattaki bütün özellikler insanda vardır. bu yüzden insanı iyi okumak, onun özelliklerini iyi kavramak lazım.
Daha ileri gidelim, her şey topraktandır. Aklımıza ne gelirse, neyi düşünürsek, neyi tutar, neyi görürsek... meyve topraktandır. Çünkü ağaçtan çıkar. Ağaç, kök itibariyle toprağa bağlıdır. Yediğimiz sebzeler topraktandır. Hepsi toprakta yetişir. Çay içtiğimiz bardak, topraktandır. Camdan yapılır, camın aslı kum ve topraktır. Yemek yediğimiz tabak, çanak topraktandır. onun için toprağa giriyoruz ölünce. Bir süre sonra da toprakta kayboluyoruz. Çünkü topraktaki minerallere sahibiz.
Hiçbir insan- ister inansın, ister inanmasın- “Ben ölmeyeceğim, ölümsüz yere gideceğim” sözünü edemez. Veya ben Allah’ın olmadığı yere gideceğim, Allah yok, çünkü görmüyorum... sözünü edemez. Kaldı ki daha görmediğimiz o kadar çok şey var ki; aklımızı görebiliyor muyuz? Düşüncemizi görmemize imkan var mı? elektrik akımını görmek mümkün mü? Sevgiyi, mutluluğu, nefreti, kıskançlığı, acıyı... görme imkanına sahip miyiz? Her şeyden kaçabiliriz ancak; Allah’ın güç ve kuvvetinden ve de ölümden kaçamayız. Allah’ın görmediği, bilmediği, duymadığı, erişemediği, gücünün dışında hiçbir mekan, yer, arazi parçası, dünya köşesi... bulunmamaktadır.
Öyleyse neyimize güveniyoruz? Cürmümüz ne? Ne hakla Allah’a kafa tutmaya kalkıyoruz? Zira başlangıcımız kokuşmuş bir su, sonumuz cife. (02 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
TÜRKİYE’NİN LİDERLİĞİNDE İSLAM DÜNYASI TOPARLANIYOR
Devamlı komşularıyla kavgalı, küs, dış politikada;” düşman” kavramının işlendiği bir anlayıştan; herkesle barışık, herkese elini uzatan, şahsiyetli bir dış politika sayesinde İslam dünyasında toparlanma belirmeye başladı.
Daha önce Suriye; Türkiye’ye vize uyguluyor, terörü besliyor ve başımıza gönderiyordu. Kapı dibi komşumuz olan Suriye ile doğru dürüst bir ilişkimiz bile yoktu. Hep; “Arap, Araptan hayır gelmez...” diye iteledik, itelendiler, ötelendiler....
20. yüz yılın ilk yarısı, İslam dünyasının kayıp zamanlarıdır. Neden kayıp zamanı derseniz; Osmanlı’nın yıkılışı, parçalanışı... Osmanlı ile ilgili ne kadar hatıra, isim ve belge varsa.. hepsinin yok edilmeye çalışılması. Bütün dünyada İslami değerlere karşı bir hınç politikası izlenmesi. İslam devletlerinin sömürgeleştirilmesi.
1960 sonrasında, Türkiye dahil tüm islam dünyasında halk iradesinin, daha belirleyici olmaya başlaması, dolayısıyla sömürgeci güçlerin, islam dünyasında hem islami bilincin gelişmesinden, hem siyasi bilincin yükselmesinden tedirgin oldular.
Ortaya; Fundamentalizm, Entegrizm, Radikalizm, Siyasal islam... gibi ifadeler attılar. Bunların hepsi sömürge mantığının ürünleridir.
Bu arada refah-yol denemesi, D- 8’lerle meydan okuma ile bir hamle yapıldı. Ancak bu hareket bir meydan okuma niteliğinde olduğu için ömrü kısa oldu. Nihayetinde Refah-yol hükümetinin, bu düşmanlıkları karşılayacak kadar gücü mevcut değildi.
Artık Türkiye bir yol ayırımına gelmiş görünüyor. Bunu da en iyi bilen ve organize eden; AK Parti hükümeti olmuştur. bu hükümet, refah-yol hükümetinin politikalarını revize etmiş ve islam dünyası ile iş birliğinin gerçekliğini anlamış ve bütün dünya ülkeleriyle dayanışma, iyi geçinme politikaları üretmiştir.
AK Partinin geliştirdiği politikalar sayesinde İslam ülkelerinde bir toparlanma hissedilmeye başlamıştır. Bunun en açık örnekleri; İslam ülkeleri konferansı kuruluşunun başına bir Türk’ün atanması- Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu- islam ülkelerinde; birliğin, dayanışmasın, barışın tesisi için çaba harcanması...Suriye’nin Türkiye’ye uyguladığı vizenin kaldırılması... Orta Doğu’da Türkiye’nin hatırı sayılır hale gelmesi ve lider pozisyonuna yükselmesi.. işte bunları algılama özelliği olmayanlar bas bas bağırıyor, durmadan yanlış söylemlere giriyorlar... dolayısıyla siyaset yaptıklarını sanıyorlar. Ama gerçekler bir gün ortaya çıkacaktır. Yalnız, ülkemiz zarar etmeden gerçekler anlaşılsa iyi olur...
Bugün geliştirilen bu politikaların ilerleyen zamanda da devam etmesi şarttır. İktidarda hangi siyasi güç olursa olsun bundan vaz geçmek, ülkemiz için büyük tehlike demektir. bundan sonraki politikaların bu istikamette sürdürülmesi kaçınılmazdır.(01 EKİM 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
YENİ PARTİLER KURULUYOR
Son zamanlarda; solda bir hareketlilik yaşanıyor. Yeni sol partiler ortaya çıkmaya başlıyor. Yeni partileşmenin başını; Ergenekon tutuklusu gazeteci Tuncay Özkan başlattı. Bu uğurda bütün mal varlığına kadar ne varsa elinden çıkarttı. Elinden çıkarttığı mal varlığından birisi; Kanal Türk televizyonu idi. sonra tekrar bir televizyon kurdu. İsmi; Biz Tv. Bu da olmadı. Çünkü Özkan’ın bütün düşüncesi parti kurmak, ülke yönetmekte idi. Tuncay Özkan’ın kurduğu parti ilgi çeker mi? soldakiler bu partiye yönelir mi? bunu zaman gösterecek. Zamanla her şey kendini ortaya çıkartıyor.
Rahşan Ecevit de yeni bir parti kurmanın çalışmaları içinde. DSP’den ayrılınca; Bülent Ecevit’in felsefesini yaşatmak için yeni bir sol parti kurmaya yöneldiğini söylüyor. Yanına birkaç tane de eski DSP’li milletvekilini de aldı. Yeni parti binasını kiraladı, çalışmalara başladı. İlerlemiş yaşına rağmen Rahşan Ecevit, bu siyasi arenada nasıl bir performans sergileyecek doğrusu merak konusu. Acaba kendisi değil de genç, dinamik, iş bilir bir insana genel başkanlığı verip, kendisi perde arkasından mı yönetecek? Bülent Ecevit zamanında DSP’yi de böyle bir yönetim içine sokmuştu da tutmamıştı. Eğer tutsaydı, bugün DSP’nin içinde olurdu. Biraz kapris, biraz hırs gibime geliyor sayın Rahşan Hanımın çabaları.
Yine bir sol parti çalışması yapan; Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül. Sarıgül, CHP içinde çok çabaladı, genel başkanlığı alabilmek için. Bu partiden milletvekili oldu. Ama CHP’nin siyasetini, felsefesini beğenmedi. Çok mücadele etti. Fakat Deniz Baykal’ı devirmek mümkün olmadı. Şişli Belediye Başkanlığında gösterdiği performansa güvenerek, bu sefer DSP’ye yöneldi. DSP’nin yönetimini ele geçirmeye uğraştı. Burada da sonuç alamadı. artık yeni bir parti kurup, siyasetini müstakil şekilde kendi partisinde yapmaya yöneldi. Şimdi yeni partisi için Türkiye’yi dolaşıyor; muhalefeti ve iktidarı eleştiriyor. Muhalefeti; kendisine yer açmadığı, partide yönetim mevkiine getirmediği için, iktidarı da; ileride iktidar olabilmek, halk bana oy versin, beni seçsin diye eleştiriyor... doğrusu Sarıgül’ün parti kurması, iktidara gelmesi için yaptıkları boşa gideceğe benziyor. Zira halk biliyor ki; Sarıgül’de de bir hırs, bir intikam hissi var. yine sanıyor ki Sayın Sarıgül, iktidar, Ergenekon konusunda yıprandı, halkın gözünden düştü... bunların ham hayal olduğunu şöyle bir etrafa bakınca, sağ duyulu milletin nabzını tutunca net olarak anlayacaktır. Bundan sonra Türkiye’de sol iktidar olamaz. Ne kadar yeni sol partiler kurulursa kurulsun, ne kadar çok parti olursa olsun. O yüzden CHP’ye çeki düzen vermek, iyi bir muhalefet yapmasını sağlamaktan başka çare yoktur. Bu mümkün değil mi diyorsunuz. O zaman bırakınız; iktidar partisinin yaptığı iyilere; “İyi”, varsa- ki olabilir- kötülerine; “Bu olmadı, iyi değil” anlayışını hakim kılınız.
Bir diğer partileşme çalışması da eski Başbakan yardımcısı Abdüllatif Şener’den geldi. O, partisini kuralı epey zaman oldu. Ama bir türlü kendini gösteremedi. Bir ara çıkış yapar gibi oldu, arkası gelmedi. İstanbul sel felaketine maruz kalınca, sayın Şener: “Bütün belediye başkanlarını cezalandıracaksınız, hem de idamla...” diyerek halktan destek geleceğini sandı ama tutmadı.
Türkiye’de partileşme çalışmaları var. olacak da. Ama partileşmeden ziyade, bu partilerin uzun ömürlü olması, ülkeye gerçekten kalıcı projeler üretmesi şarttır. Değilse; birine kızarak, birine öfkelenerek... parti kurmak biraz ütopik gibime geliyor. siyasette; hayalcilikten ziyade, gerçekçi olmak, masal anlatmaktan çok, yapılabilirlik oranı yüksek davranışlar önem arz ediyor.
Öyle görünüyor ki genel seçimde yine AK Parti ipi göğüsleyecek. Nereden mi biliyorum? Perşembe’nin gelişinin, Çarşamba’dan belli olmasından. Görünen köyün kılavuz istememesinden. Ülkede yapılanların halk tarafından teveccüh görmesinden. Ülkenin önünün açılmasından, demokrasinin yerleşmesinden.... daha sayabilirim ama, buna ne sütunum yeter, ne de zaman... (28 EYLÜL 2009)
KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/şair/yazar
www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.yenikonya.com.tr
e-mail: 1.kazimozturk@kazimozturk.com
2.kazim_ozturk@mynet.com
3.kazimozturk49@hotmail.com
SON OSMANLI’YA SON GÖREV
Yıllarını yurt dışında vatansız geçiren Osmanlı hanedanlarından II. Abdülhamid’in torunu İstanbul’da hayatını kaybetti ve dedesinin yanında toprağa verildi. Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun.
Haberi televizyonlardan içim burkularak, üzülerek takip ettim. Nereden nereye demeden de kendimi alamadım. Bütün Osmanlı ailesi yurt dışında vatansız biçimde hayat sürecek, kendi öz vatanında bir parya muamelesi görecek, dedelerinin hizmet ettiği, ülkeyi en iyi, en müreffeh biçimde yaşatmak için canla başla çalıştığı, nereye baksak onların eserlerinin görüldüğü bir ülkede yaşayamayacaklar! Çok acı, çok üzücü bir durum.
Zaman zaman aklıma geliyor; neden Osmanlı sülalesi yurt dışına çıkartıldı? Neden ülkeden gitmeleri için zorlandı? Yeni bir sistem kurulurken, eski sistemin temsilcilerinin; “Tu kaka” olarak topluma lanse edildiği, tarih kitaplarında Osmanlı yöneticilerinin özellikle de II. Abdülhamid’in; “Kızıl sultan” şeklinde genç beyinlere işlenmeye çalışıldığı, Osmanlı’nın; hiç hizmeti olmamış, tamamen ihanet planları yapmış gibi anlatıldığı.... görülüyor.
Hatta bir zaman, Süleyman Demirel; “Biz, Cumhuriyetin ikamesi için, Osmanlı’yı kötüledik. Öyle olması gerekti. Cumhuriyetin ayakta kalabilmesi için bu şarttı...” talihsiz sözünü söylemişti.
Osmanlı’nın zayıflatılması, yıkılması, tabir yerindeyse köküne dinamit gömülmesinin altında Yahudilerin parmağı var. İsrail devlet |