kresim_2_.jpg
> ÖZGEÇMİŞ
1949 yılında Konya’da doğdu. İlkokul ve İmam hatip lisesini Konya’da bitirdi. İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldu.
Yurdun çeşitli yerlerinde ve Yurt dışında; eğitimcilik ve yöneticilik yaptı.
Radyo ve Televizyon programları yürüttü. Gazete ve dergilerde; yazarlık yaptı. Halen Yeni Konya Gazetesi
> Boş Sayfa
> Boş Sayfa
> www.hicrandergisi.com
> www.dogruses.com’da yazarlığını sürdürüyor.
Çeşitli dernek ve vakıflarda; başkanlık
> basın danışmanlığı görevleri ifa etti.
Yayınlanmış eserleri:
1. Çocuklarımıza pratik Dini Bilgiler
2. Konya’da Dini Hayat
3. Mevlana’nın Tefekkür Dünyası
Yayınlanacak Eserleri:
1. Konya; mahalle
> semt ve yer isimlerinin anlamları ve tarihçeleri
2. İnsanlığın inşası
3. Mevlana Öğütlerinin Sosyal Açıdan Önemi
4. Duyguların Dili (Şiir)
5. İçimden Geldiği Gibi (Şiir)


www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com

KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR


> ÖZGEÇMİŞ
1949 yılında Konya’da doğdu. İlkokul ve İmam hatip lisesini Konya’da bitirdi. İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldu.
Yurdun çeşitli yerlerinde ve Yurt dışında; eğitimcilik ve yöneticilik yaptı.
Radyo ve Televizyon programları yürüttü. Gazete ve dergilerde; yazarlık yaptı. Halen Yeni Konya Gazetesi
> www.hicrandergisi.com
> www.dogruses.com’da yazarlığını sürdürüyor.
Çeşitli dernek ve vakıflarda; başkanlık
> basın danışmanlığı görevleri ifa etti.
Yayınlanmış eserleri:
1. Çocuklarımıza pratik Dini Bilgiler
2. Konya’da Dini Hayat
3. Mevlana’nın Tefekkür Dünyası
Yayınlanacak Eserleri:
1. Konya; mahalle
> semt ve yer isimlerinin anlamları ve tarihçeleri
2. İnsanlığın inşası
3. Mevlana Öğütlerinin Sosyal Açıdan Önemi
4. Duyguların Dili (Şiir)
5. İçimden Geldiği Gibi (Şiir)


www.kazimozturk.com
www.antoloji.com/kazim_ozturk
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com

KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR


> KİTAPLARIM

ÖZGEÇMİŞ
1949 yılında Konya’da doğdu. İlkokul ve İmam hatip lisesini Konya’da bitirdi. İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun oldu.
Yurdun çeşitli yerlerinde ve Yurt dışında; eğitimcilik ve yöneticilik yaptı.
Radyo ve Televizyon programları yürüttü. Gazete ve dergilerde; yazarlık yaptı. Halen Yeni Konya Gazetesi


kazim_ozturk_resim_.jpg



KAZIM ÖZTÜRK

ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

KÖŞE İSMİM; ÖZTÜRKÇE

ZAMANA UYMUYORUZ



Hani sık sık dile getiririz, ama bir türlü çözmeyiz, çözmek istemeyiz. İşimize öyle geldiği için midir? Nedendir bilmem? Toplantıların zamanında başlamaması meselesinden söz ediyorum.

Bir toplantı duyurusu yapılır; “Falan yerde falan saatte toplantı- konferans, aşıklar bayramı, şiir şöleni...” duyurulur. Belirtilen saatte toplantı başlamaz. 5-10-15-20-30 dakika, hatta daha geç saatte başlar. Neymiş, protokol daha gelmemiş. Onların gelmesi beklenecekmiş... oraya gelenlerin, protokolü bekleme mecburiyeti var mı? Milletin zamanını niçin çalıyorsunuz? Aslında protokol, bu konuya dikkat etmeli. Şu saatte yapılacak denmişse o saatte başlamalıdır. Millet, buna alışmalı, alıştırılmalıdır. İnsanlar, bekleye bekleye canları sıkılıyor ve öfkeleniyorlar. Homurtular başlıyor, oflamalar, üflemeler, değişik yerlerden değişik sesler çıkmaya başlıyor. Milletin sabrını taşırmaya hakkımız var mı?

Zamanı hoyratça kullanıyoruz... bunun bir kul hakkı olduğunu düşünmüyoruz. Ama bunu hepimiz yapıyoruz. hacımız da yapıyor, hocamız da, okumuşumuz da, kültürlümüz de, kültürsüzümüz de.... sanıyoruz ki, zamana dikkat etmemekten bir şey çıkmaz. Çıkar, bal gibi çıkar.

Bizler halka bu hususta örnek olmak zorundayız. Biz örnek olalım ki başkaları bizdeki bu kusuru göremesin. Zamana uyulmadığı için insanlarımız haklı olarak; “Bu saat denilmişse, o saatte başlamaz, o halde biraz daha bekleyeyim....” diyor. Toplantı başladıktan sonra geliyor.... bu da hoş değil... fakat zamanında insanları; geç gelmeye, toplantıları zamanında başlatmamaya alıştırdık...zamanında olacak. Bir saniye bile geçmeyecek. “Amma da dakiksin, ne olur birkaç dakikadan?” demeyin lütfen. Senin beğenmediğin o birkaç dakika, başkaları için değerlidir.

Oldum olasıya bu konuya çok canım sıkılır. Bir basın toplantısında;- bir siyasi partinin toplantısı idi- belirtilen saatten 15 dakika önce toplantı yerine gittim, bütün basın mensupları da yerlerindeydi. Ama toplantıyı tertip eden siyasi partinin başkanı daha gelmedi. 10 dakika geçti yok, 15 dakika geçti yok, 30 dakika geçti... gelebildi. Herkesin elini tek tek sıkıyor ve; “Hakkınızı helal edin geciktik” dedi. Bendeniz de; “Evet, hem de çok geciktiniz” demek durumunda kaldım. Ayıp mı oldu? Hayır ayıp olmadı ve olmaz. Yanlışı söylemek durumundayız. Söylemezsek ayıp olur. Zaten; yanlışı söylemeye söylemeye bu duruma geldik. Hepimiz de bir sus pusluk. Neden susuyoruz? Niçin susuyoruz? Tepkimizi koymalıyız. Tepkisiz toplum, iyi bir toplum değildir.

Toplantıyı tertip edenlerin, zamana dikkat etmeleri şarttır. Ayrıca kılık kıyafet de önemli bir unsurdur. Döküm saçım, gelişigüzel giyim milletin dikkatini çeker ve yanlış bir imaj oluşturur. Denir ki; “İnsan kılık kıyafetiyle karşılanır, konuşmasıyla uğurlanır”

Seversen sevilirsin, sayarsan sayılırsın. Halka, insanlara değer verirsen, sana da değer verirler. Münafığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, emanete ihanet eder.

Zaman bir emanettir, verilmiş bir sözdür. Dolayısıyla yukarıdaki Peygamberi ilkeye uyar. İtibar kazanmanın, insanlar yanında hatırı sayılır bir konumda olmamızın yolu; zamana uymaktan, kurallar çerçevesinde hareket etmekten geçer. Zaten Müslüman’ın hayatı tamamen planlı ve programlıdır. (06 NİSAN 2011)

KAZIM ÖZTÜRK

ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

TÜRKİYE’DE İDAM

Kayseri’de 2009 yılı Ramazan bayramında şeker toplamak için komşularını gezmeye giden üç çocuğun kötü haberi geldi. Kötü komşu, çocukları acımasızca öldürmüş! Bunun üzerine Türkiye’de “İdamlar” tartışılmaya başladı. BBP, bu konuda kampanya başlattı. Kampanyayı 12 Haziran seçimlerine kadar sürdürmeye kararlı. Her kesim; “idamlar geri gelmeli” noktasında birleşiyor. Acaba idamlar geri gelebilir mi? Bu hususta tarihi bir seyir yaparsak sanırım meseleyi daha iyi anlarız.

Türkiye’de 1920–1984 yılları arasında idam kararı Meclis’çe onaylanan 15’i kadın 712 mahkumun cezası infaz edildi.

– İstiklal Mahkemeleri döneminde kaç kişinin idam edildiği kesin olarak bilinmemekle birlikte yaklaşık 1500–2000 kişinin idam edildiği belirtiliyor.

– Şeyh Sait ayaklanmasından sonra 47 kişi idam edildi.

– İzmir Suikasti davasında yapılan iki ayrı yargılama sonucu 18 kişi idam edildi.

– Menemen olayında 36 kişi idam cezasına çarptırıldı, 28’i infaz edildi.

–1920 –1961 arasında 11’i İstiklal Mahkemeleri tarafından olmak üzere toplam 16 milletvekili idam edildi.

–27 Mayıs 1960 darbesinden sonra başta Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan olmak üsere toplam 70 kişi idam edildi.

– 12 Mart Muhtırasından sonra siyasi suçlular Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte 17 kişi idam edildi.

– 12 Eylül askeri darbesinden sonra 1980–84 yılları arasında 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. 18’i sol, 8’i sağ görüşlü toplam 50 mahkum asıldı.

– Hıdır Aslan adlı mahkumun idam edildiği 25 Ekim 1984 tarihinden bu yana idam cezaları infaz edilmiyor.
__________________
Dünyada İdam

75 ülkede tüm suçlar için idam cezaları tamamen kaldırıldı.

14 ülkede savaş zamanı işlenen suçlar için idam cezası korunuyor.

20 ülkede yasalarda var ancak uygulanmıyor

86 ülkede idam cezası yasalarda var ve uygulanıyor.

2000 yılında 27 ülkede bin 457 hükümünün cezası infaz edildi.

65 ülkede 3 bin 58 kişi idama mahkum edildi.

Çin’de her yıl 1000’den fazla mahkumun cezası tek kurşunla infaz ediliyor.

2000 yılında ABD’de 85, Suudi Arabistan’da 123, İran’da 75, Japonya’da 3 kişi idam edildi.

18 yıldır idam cezalarını uygulamayan Türkiye, ölüm cezasının kaldırılması konusunda tam bir gel–git yaşıyor. Avrupa Birliği’ne üyelik süreci Türkiye’yi ölüm cezasını kaldırmaya zorlarken, idama mahkum edilen terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın idam edilip edilmeyeceği konusu hassasiyetini koruyor. Türkiye’de ve dünyada idam gerçeğini inceledik

Dünyada ölüm cezasının kaldırılması yolundaki güçlü eğilim, devletleri idamın kaldırılması için zorluyor. Her geçen yıl ölüm cezasını kaldıran ülkeler safına yenileri ekleniyor. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre 2001 yılı itibariyle 75 ülkede ölüm cezası tamamen kaldırılmış durumda.

Hıdır Aslan adlı mahkumun 25 Ekim 1984 tarihinde asılmasından bu yana yaklaşık 18 yıldır idam cezalarını uygulamayan Türkiye ise ölüm cezasının kaldırılması konusunda tam bir gel–git sendromu yaşıyor. Bir taraftan Avrupa Birliği’ne (AB üyelik süreci Türkiye’yi ölüm cezasını kaldırmaya zorlarken diğer yandan idama mahkum edilen terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın idam edilip edilmeyeceği tartışılıyor. Öyle ki AB ve APO kıskacında yaşanan zihin bulanıklığı nedeniyle ölüm cezasının gerekli olup olmadığı açık bir biçimde ele alınamıyor. Politikacılar da dahil idamın kaldırılmasını istemeyenlerin bir çoğu zoraki şekilde “AB’ye girmek için gerekliyse kaldırılsın” derken, idamın kaldırılmasına karşı olmayan bir çok kişi de DYP Genel Başkanı Tansu Çiller gibi “APO asıldıktan sonra idam kaldırılsın” görüşünde. 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel görevi bırakmadan önce “Türkiye henüz idam cezasının kaldırılmasına hazır değildir” demişti. Buna karşılık idam cezasının en yoğun olarak uygulandığı dönem olan 12 Eylül İhtilali’nin mimarı ve “Asmayalım da besleyelim mi?” sözünün sahibi Kenan Evren ise “14 yıldır uygulanmıyor, kaldırın gitsin” diyerek şaşırtıcı bir çıkış yapmıştı. (31 MART 2011)



KAZIM ÖZTÜRK

ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



MİLLETVEKİLİ OLMA ŞARTLARI

Milletvekili olmak isteyenler, çeşitli partilere müracaat edip önce aday adayı oldular. Aday olabilmek için şu günlerde mülakata alınıyorlar. Fakat öteden beri dikkatimi çekmiştir. Hatta bir arkadaşla sohbet ederken de konusu oldu; “milletvekili olacakların, mutlaka o il nüfusuna kayıtlı olması, en az Üniversite mezunu olmasının daha doğru olacağı” konuşuldu. Konya Yusuf Ağa Kütüphanesi’ne gittim orada 9521/2′ sayıyla kayıtlı “İslamiyet ve Meşrutiyet” isimli eserde bizim uygulamadığımız hususları gördüm. Adı geçen eserden Milletvekili olma şartlarını birlikte görelim;

1.Milletvekili adayı, aday olacağı şehirde uzun süreli oturmuş, yaşamış olmalı, halkın mizacını iyi bilmeli. Bir şehirde oturmamış veya çıkıp gideli uzun zaman olmuş adamların bir kere iyi olup olmadığı bilinemez.
2.Şehre yarayacak her türlü kanunu ve o şehir halkının saadetini icap edecek şeyleri düşünüp beğenmeye ve bir araya toplamaya muktedir olmalıdır.
3. Devletin şan ve şerefini düşünmeyecek kadar cahil olmamakla birlikte, sefih de olmamalıdır. Çünkü kendi malı kendine teslim edilemeyen sefih bir adama bu gibi vazife verilemez.
4. Hükümetin kanunsuz ve haksız işlerini yüzüne beraber söylemek hususunda kimseden korkup çekinmez ve ölmekten bile kaçınmaz, dünya için kimseye müdane etmez olmalıdır.
5. Parayı görünce her şeye boyun eğecek kadar bağrı yufkalardan ve parayı çok sevenlerden olmamalıdır. Yoksa milletin menfaati zayii olmak ihtimali ziyadeleşir ve memleketi açık açık uçuruma sürekler.
6.Memuriyetini muhafaza etmek ve başka bir menfaatini korumak için şuna buna yüzsuyu dökmüş (ağlamış), kendisine haksızlık edenlere göz kırpmış, kendisi haksızlık etmiş olmamalıdır.
7.Rüşvet almış, para ile onun bunun hakkını satmış, mahvetmişlerden de olmamalıdır.
8.Halk içerisinde zulmü, işkencesi olanlardan olmamalıdır.
9.İki sözlü, ikiyüzlü adamlar da milletvekili olamaz.
10.Şunun bunun ayıbını arayan, daima iki kişi arasındaki gizli sırları anlamaya çalışan, hiç yoktan tertip türetenler de aday gösterilmemelidir.
11.Milletvekilliği bittikten sonra kendini idare edecek bir işi veya zenginliği olmayanlar da aday gösterilmemeli. Çünkü bu özellikleri olmayan kişiler hükümetin ayıbını örtüp boyun eğmeye mecbur kalırlar.












Halen uygulanmakta olan Milletvekili Seçim Kanununda ise şu hükümler var;

Milletvekili seçim kanunu



SEÇİLME YETERLİĞİ

MADDE 10 – Yirmi beş yaşını dolduran her Türk vatandaşı milletvekili seçilebilir.

MİLLETVEKİLİ SEÇİLEMEYECEK OLANLAR

MADDE 11- Aşağıda yazılı olanlar milletvekili seçilemezler:

a) İlkokul mezunu olmayanlar,

b) Kısıtlılar,

c) yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar,

d) Kamu hizmetinden yasaklılar,

e) Taksirli suçlar hariç, toplam bir yıl veya daha fazla hapis veya süresi ne olursa olsun ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar,

f) Affa uğramış olsalar bile;

1. Zimmet, ihtilâs, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflâs gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlâk kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya Devlet ırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkûm olanlar, 1. (Değişik: 4778 - 2.1.2003 / m.15) Basit ve nitelikli zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar ile istimal ve istihlak kaçakçılığı dışında kalan kaçakçılık suçları, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya Devlet sırlarını açığa vurma suçlarından biriyle mahkum olanlar,

2. Türk Ceza Kanununun İkinci Kitabının, birinci babında yazılı suçlardan veya bu suçların işlenmesini aleni olarak tahrik etme suçundan mahkûm olanlar,

3. Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında yazılı halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa, açıkça tahrik etme suçlarından mahkûm olanlar, 3. (Değişik: 4778 - 2.1.2003 / m.15) Terör eylemlerinden mahkum olanlar,


4. Türk Ceza Kanununun 536 ncı maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında yazılı eylemlerle aynı Kanunun 537 nci maddesinin birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci fıkralarında yazılı eylemleri siyasî ve ideolojik amaçlarla işlemekten mahkûm olanlar.



Özellikle Üniversite mezunu olmayanların Milletvekili olmaması gerekir. Zira bakıyoruz, ilköğretim okulu mezunu bir milletvekili, bir il’in valisine hükmedebiliyor. İl valisi; üniversite mezunudur. Hatta tayinini istediği yere aldırmakta bir sakınca görmüyor! Seçim kanununun, siyasi partiler kanununun; mutlaka değişmesi, radikal tedbirlerin alınması şarttır. Hatta milletvekillerine en fazla iki dönem seçilme şartı getirilmelidir. “Dokunulmazlık” zırhına bürünerek vatandaşa, kamu görevlilerine hakaret edenlerin, seçmenlerine karşı olumsuz tavır sergileyenlerin, vekil olduktan sonra hizmet yapmayanların vekilliği elinden alınmalıdır. (24 MART 2011)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. Kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come



BİR DESTANDIR ÇANAKKALE

Türk tarihinin dönüm noktalarından ve hatta en önemlisidir bu destan...

3 Kasım 1914 ve 18 Mart 1915 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı'nda cereyan eden bir seri deniz savaşlarıyla Gelibolu Yarımadası'nda 25 Nisan 1915 - 8/9 Ocak 1916 tarihleri arasında yapılan kara savaşları, Türk tarihinin en şerefli sayfalarını dolduran birer zafer destanıdır.

Çanakkale Zaferini, büyük Türk Ulusuna, Atatürk gibi dahi bir lider hediye etmiştir. Türk bağımsızlık savaşının temelleri, Çanakkale'nin sularında, Conkbayırı'nda ve Anafartalar'da atılmış, bu zaferler Türk Kurtuluş Savaşına maya çalmıştır.

Türk Milleti; İstanbul'u kurtaran Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal Paşayı Çanakkale'den tanımış; 19 Mayıs 1919'da O, Samsun'a çıktığı gün Suriye ve Filistin cephelerinden terhis olarak Anadolu'ya dönen Türk halkı, "bu benim kahraman komutanımdı" diyerek O'nun etrafında kenetlenip İstiklal Savaşı'na katılmıştır.

Türk Milleti ve dünya O'nu böylece tanırken, O da Conkbayırı'nın, Kocaçimen'in, kan deryası can pazarında ulusunun ve Türk askerinin asıl cevherini yakından tanıyarak daha sonra girişeceği Bağımsızlık Savaşını kesin zaferle sonuçlandıracağı kanaatini daha o zamandan edinmiştir. 18 Mart zaferi kazanılmasaydı, düşman donanması, daha 1915'in Mart ayında İstanbul'a girerek Osmanlı İmparatorluğu'nu çökertebilecekti.

Çanakkale Boğazı'nı denizden aşıp İstanbul'a giremeyen İtilaf Devletleri, 25 Nisan 1915'ten başlayarak 8-9 Ocak 1916'ya kadar süren Çanakkale kara savaşlarında Mustafa Kemal tarafından durdurulamasaydı, Birinci Dünya Savaşında Çarlık Rusyası en kısa yoldan müttefiklerinin yardımlarına kavuşacağı için yıkılmayacak, muhtemelen Ekim 1917 Bolşevik İhtilali de olmayabilecekti. Bu durumda Almanya'nın yenilgisi hızlanacak ve 1. Dünya Savaşı belki de 1915'te sona erecekti. Çanakkale Zaferi; harbin 4 yıl sürmesine, üç imparatorluğun (Osmanlı, Çarlık ve Avusturya/Macaristan İmparatorlukları) tarih sahnesinden silinmesine neden olmuştur. Gelibolu Yarımadası'nda düşmana kesin darbeler vurarak onları yenilgiye uğratan Alb. Mustafa Kemal'in Anafartalar tepesinde yaktığı zafer meşalesi, Kurtuluş savaşımızın da yolunu aydınlatmıştır.

Böylece 18 Mart deniz zaferimizi taçlandıran 25 Nisandan sonraki kara savaşlarında, Mustafa Kemal'in etkin liderliği sayesinde kazanılan zaferlerin, ulusal tarihimize ve dünya tarihine yön veren etkin rolünü yukarda belirtilen noktalarda toplamak mümkündür. (18 MART 2011)

KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.yenikonya.com.tr

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. Kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com





MİLLİ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ

Bir efsane tekrar geri dönüyor. Öğrencilik yıllarımda MTTB ismiyle bir talebe derneği vardı. binlerce gence, sayısız insana; milli, manevi değerler kazandırdı. Gençliğin; başıboş yetişmemesi, hayatın acımasızlığı arasında, sele kapılmaması için çok büyük görevler ifa etti. MTTB ocağında yetişmiş, devletin çeşitli kademelerinde hizmet yapmış, ülke yönetiminde bulunmuş birçok insana okul görevi görmüştür.

O yılların en etkili, en çok ses getiren öğrenci teşkilatı ve sivil toplum kuruluşudur. Askeri darbeler her şeyi silip süpürdüğü gibi sivil toplum kuruluşlarına da en acımasız darbeleri vurmuştur! Hamdolsun yeniden hayat bulmuş, tekrar eski vizyonuna kavuşmak için kendini faaliyete başlamıştır.

İzmir’de Üniversiteyi okurken, MTTB aracılığıyla sürücü belgemi almıştım. Demek istiyorum ki MTTB; sadece isim olaram bir sivil toplum örgütü değil, apayrı bir okul özelliğine sahipti.

Bu,sivil toplum kuruluşlarının ne kadar büyük önemi olduğunu göstermektedir. Aslında bütün dernekler, vakıflar birer sivil toplum örgütü olarak buna benzer görevler yaptığı zaman bir anlam ifade eder. Allah’a hamdolsun ki bugün için bu tür görevler yapan kuruluşlarımızın sayısı epeycedir.

'MTTB, köklerine değer veren, gücünü, bilgisini ve birikimini irfanlı köklerinden alan bir örgüttür. Bu çatı, 1964 sonrası dönemde bizlerin de yetişmesine büyük emek harcamıştır. Biz bu çatı altında köklerinden haberdar olan bir nesil olma bahtiyarlığını yaşadık. Birlikte dostluğu öğrendik. Kollarımızı ve gönüllerimizi herkese açmamız gerektiğini bu çatı altında gördük. Dolayısıyla biz bu çatı altında husumet öğrenmedik, kin beslemedik. En delikanlı çağlarımızda kanımızın zor durduğu zamanlarda kötü düşünceye asla pirim vermedik. Anadolu'dan gençlerin İstanbul'a okumak için geldiği ama tutunabilmek için kendilerine sığınak aradıkları o yerlerde ellerine silah tutuşturulduğu dönemde biz MTTB'yi kendimize yuva edindik ve çatışmanın her türlüsünden uzak durduk.

MTTB, geçmişten bugüne eğitim ve kültür faaliyetleriyle Türk gençliğine hizmet etmiştir. 2008 yılında MTTB'yi yeniden kuranlara başarılar diliyorum. Uzun bir aradan sonra tekrar aktifleşen MTTB, yaklaşık 100 yıllık geçmişiyle geleceğe rehberlik ediyor. Burada büyük bir birikim ve eğitim vardır. MTTB, bizim neslimiz için bir okul olmuştur. Farklı dönemlerde, farklı eğilimlere, hizmet etmiş ve farklı mücadele yöntemlerini benimsemiş olsa da asırlık bir çınar olarak kendi düşüncesini genç nesillere aktarmıştır.

TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu da MTTB'nin içinde bulunduğunu belirterek ''Bugün Türkiye'yi yöneten kesim buradan çıkmıştır'' dedi.

''MTTB, bugünkü Türkiye'ye ve yönetim kadrosuna büyük katkı sağlamıştır. Birliğin yaptığı faaliyetler açısından benim en çok dikkatimi çeken hazırladıkları anayasa raporudur. Bu raporla hayata geçirilmek istenen AR-GE çalışmaları gençliğin boş olmadığının göstergesidir. Şimdi orası mutfaktır ve çalışmaların yürüdüğü yerdir. Birçok üniversitede eğitim verdim, gördüm ki tek taraflı okumayla gelişim sağlanmıyor. Maalesef 1980 dönemlerinde her şeye tek taraflı bakılmıştır ve sonucunda 5 bin 200 gencimiz yaşamını yitirmiştir. Ancak bugün yapılan daha özgür ve doğru bakış açısıyla birçok ilerleme kaydedilmiştir. O günlerde yaşanan kötü olayları Allah bir daha başımıza getirmesin. Dolaysıyla okuyan gençlik aydın olması gerekir. Biz bunu MTTB'de aldığımız eğitim ve tecrübeyle öğrendik.''[1] (04 MART 2011)



--------------------------------------------------------------------------------

[1]AA, 26 Şubat 2011


KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. Kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come

KİMLER YAPTI?
TTB’nin toplu mezar iddiaları için oluşturduğu inceleme heyetinin çalışmaları sonucunda yapılan açıklamada, "Olayın gerçek boyutları çok daha büyüktür" denildi.
Türk Tabipler Birliği(TTB), kamuoyu gündemindeki toplu mezar iddiaları ve açılan toplu mezarlar için bir inceleme heyeti oluşturdu. Bazıları daha önce açılmış, bazıları henüz açılmamış 7 toplu mezarda yapılan incelemeler sonucunda, yol kenarı, çöp ve kırsal alanlarda kimliği belirsiz binlerce cesedin bulunduğu ve gerçeğin görünenden daha ciddi boyutlarda olduğu belirtildi.

TTB’den yapılan yazılı basın açıklamasında, inceleme heyetinin 19-20 Şubat 2011’de bölge tabip odalarının yöneticilerinin de katılımıyla; Bitlis, Muğla, Siirt, Batman, Diyarbakır, Kozluk, Hazro ve Silvan’daki kayıp yakınları, görgü tanıkları, İnsan Hakları Derneği(İHD) yöneticileri, Mezopotamya Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma, Dayanışma ve Kültür Derneği yöneticileriyle görüştüğü belirtildi. Bazıları açılmış, bazıları henüz açılmamış 7 toplu mezarda yapılan incelemelerde, inceleme heyetinin gözlemlerinin, "binlerce kimliği belirsiz cesedin hızla ve toplu şekilde gömüldüğü" yönünde olduğu açıklandı.

Bin 469 kişiye ait kemik, 114 toplu mezarın tespit edildiği bildirilen yazılı açıklamada, açılan 26 toplu mezarda 171 kişinin kemiklerine rastlandığı ve olayın gerçek boyutlarının çok büyük olduğu kaydedildi.

"KANITLAR YOK EDİLİYOR"

Tabipler Birliği’nin yazılı açıklamasına göre, TTB İnceleme Heyeti’nin gözlemlerinden bazıları şunlar: "Toplu mezarların Hakkari’den Tunceli’ye uzanan çok geniş bir coğrafyada olduğu anlaşılmaktadır.

Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) Kanun Uygulama Yönetmeliği 10. Maddesi’nde öngörülen, 15 günlük teşhir süresinin uygulanmaması; ailelere cenazelerini teşhis etme ve alma fırsatının verilmemesi, cesetlerin toplu ve hızla gömülmesi, işlenen faili meçhul cinayetler olayın vahim boyutlara ulaşmasına yol açmıştır.

Ailelere yakınlarının cesetlerinin teslim edilmemesi, ‘veda hakkının’ tanınmaması, kronik bir travmaya yol açmakta ve acıları artırmaktadır.

Yakınlarını çatışmalarda ya da faili meçhul cinayetlerde kaybetmiş olan ailelerin çoğunluğu toplu mezarların açılmasını ve cenazelerinin teslim edilmesini istemektedir. Fakat bazı kayıp yakınlarının ve görgü tanıklarının ‘baskı görme korkusuyla’ müracaat etmedikleri bildirilmektedir.

Şimdiye kadar açılan mezarlarda kepçe ve dozer kullanılması, toplu mezar açma ve kimliklendirme tekniklerinin uygulanmaması; gerçeklerin ortaya çıkarılması yerine kanıtların yok edilmesi endişesini doğurmaktadır.

Kimliklendirme, DNA analizi için Adli Tıp Kurumu’na gönderilen dosyaların geçen uzun sürelere karşın sonuçlandırılmaması kayıp yakınlarını endişelendirmekte ve tepkilere neden olmaktadır."[1]

Bu iddialar gerçekse hakikaten tüyler ürpertici bir olay! Tabii savcılar ve yargı harekete geçmiş, yapanların yakasına yapışacaktır. Anlamakta zorlanıyorum; insan olan nasıl olur da- herhangi bir savaş yok iken- insan öldürebilir. Kaldı ki savaşın da bir kuralı, bir mantığı var. Toprağa cephane gömmek, silahları yer altına saklamak, insanları katledip faili meçhul olarak anlatmak. Bunların akıl ve mantıkla izahı mümkün mü? Gönlünde zerre kadar vicdanı olanın böylesine bir çirkinliği kabullenmesinin açıklaması olamaz!

TTB, böyle bir iddia ortaya attığına göre bildiği bir şeyler var demektir. Ne biliyorsa, elinde ne kadar belge ve bilgi varsa mutlaka yargıya vermeli ve yargının işini kolaylaştırmalıdır.

Evet; Türkiye yavaş yavaş demokratikleşmeye doğru ilerliyor. Hemen şöyle bir soru geleceğini tahmin ediyorum; “demokratikleşmek için faili meçhullerin mi olması lazım? Demokrasinin yolu, insan katletmekten mi geçer?” elbette değil. Zaten faili meçhullerin bitmesi, darbelerin sona ermesi, cuntacıların adalet önünde hesap vermesi için “DEMOKRATİK AÇILIM”a ihtiyaç vardı. Hamdolsun bu da yürüyor. (25 ŞUBAT 2011)



--------------------------------------------------------------------------------

[1] ANKA, 21 Şubat 2011




KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. Kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come



HELAL LOKMA



Günümüzde en çok kullanılan ve hiç de üzerinde durulmayan bir konudur; Helal ve haram. Hangi konu olursa olsun, hiç dikkat etmeden hareket ederiz. Yani şöyle bir durum söz konusu: “Haram helal ver Allah’ım, kulların yer Allah’ım” bu anlayış yüzünden iki yakamız bir araya gelmiyor. Diyebilirim ki terörün kaynağında bu anlayış olsa gerektir. Kur’anın bize anlatıları, öğütleri; dürüst insan olmak, insan-ı kamil denilen yüce ve olgun insan tipini yakalamak içindir. Din, bunun içindir. Tavsiyeler hep bu doğrultudadır. İnanç esaslarının temelinde bu vardır. O bakımdan inanç, insanları kötülüklerden koruyan, tehlikelere; “DUR” diyen bir disiplindir. İnanca sahip olanlarda hiçbir zaman; disiplinsizlik, terör, yasalara karşı gelmek, ülkeye zararlı işler yapmak, “Devlet malı deniz, yemeyen domuz” anlayışı bulunmaz, bulunamaz.

Buradan hareketle Hz. Mevlana- ki Mevlana demek, Kur’anı farsça yorumlayan insan demektir. Mevlana demek; Kur’anın bendesi demektir- Mesnevisinde bu konuyu bakınız nasıl ele alıyor?

“Nur ve kemali artıran lokma; helal kazançtan elde edilen lokmadır.”

“İlim ve hikmet, helal lokmadan doğar. Aşk ve rikkat (Kalp inceliği) helal lokmadan meydana gelir.”

“Bir lokmadan hasede uğrar, tuzağa düşersen; bir lokmadan bilgisizlik ve gaflet meydana gelirse, sen o lokmayı haram bil.”

“Hiç buğday ektin de arpa verdiğini gördün mü? Hiç attan eşek sıpası doğduğunu gördün mü?”

“Lokma tohumdur, mahsulü fikirlerdir. Lokma denizdir, incileri fikirlerdir.”

“Hizmete meyletmek ve o cihana gitmek azmi, ağza alınan lokmanın helal olmasından doğar.”[1]

“Ekmek manevi olursa, yenmesinde fayda var. Fakat bildiğimiz ekmeğin faydası yok, kalbi daraltıyor.”

“Manevi ekmek, yeşil diken gibi.. deve yiyince yüz türlü fayda, yüzlerce lezzet bulmakta. Fakat yeşilliği gitti de kurudu mu, onu çölde deve yiyince, damağını avurdunu yırtar, paralar.. yazıklar olsun, öyle bir yetişmiş gül kılıç kesildi.”

“Ekmek de manevi oldukça, o yeşil dikendi. Fakat şimdi zahiri ekmek olduğundan kupkuru bir hale geldi, sertleşti.”[2] (20 ŞUBAT 2011)





--------------------------------------------------------------------------------

[1] MEVLANA,Mesnevi, Çeviren, Veled İzbudak, Gözden geçiren; Abdülbaki Gölpınarlı, Konya Büyükşehir belediyesi yayını, Aralık 2004, c.1, s 159

[2] MEVLANA, a.g.e. c.1, s.327


KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. Kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come



DİKENLER ARASINDA GÜLLERE GÜLÜMSEYEBİLMEK





İnsan hayata geldiği andan itibaren, çeşitli olaylarla karşılaşır. Bunlar, olumlu olduğu gibi olumsuz da olur. Olaylara bakış önemlidir. İnsanlara bakan göz değerlidir. İyi bakan iyi görür. Onun için; “Güzele bakmak sevaptır”, “Allah güzeldir, güzeli sever” denmiştir.

Olaylara bakarken, meseleleri tahlil ederken, insanlara yaklaşım sergilerken; daima iyi yönünü görmeye çalışmak, pozitif yaklaşım sergilemek, iyimser olmak... zorundayız.

Temiz, güzel, iyi doğal; çirkin, kötü, fena yapaydır. Sevgi, mutluluk, gülümsemek, veren el olmak, yardımseverlik, dostluk, kardeşlik, birlikte hareket, barış insanın yaratılışının özü; nefret, sevgisizlik, somurtkanlık, bencillik, yardım yapmamak, düşmanlık, kin, ayrılık, tefrika.... yapaydır, insanın tabiatına uygun değildir.

Allah’ın; merhameti, öfkesini geçmiştir. Yani; merhameti çok, öfkesi oldukça azdır. Onun için Kur’anda, Cennet; çoğul olarak Cennetler şeklinde, cehennem de tekil olarak Cehennem olarak belirtilir.

Kimse, karanlıktan, öfkeden, kızgınlıktan, kavgadan haz almaz. İnsanlar, güzele, güzelliğe, sevgiye, saygıya, hoş görüye koşarlar. Yarısına kadar boş bardak yerine, yarısına kadar dolu bardak demeye kendimizi alıştırmalıyız. İyimserlik, insana pozitif enerji verir. Pozitif enerji de, etrafımıza bakış açımızı değiştirir. Allah, güller içinde diken yaratmış diye üzüleceğimize, dikenler arasında ne güzel güller yaratmış diye sevinemez miyiz? Hep karanlık diye umutsuz olacağımıza, karanlıklardan sonra sabahın da olabileceğine kendimizi niçin alıştırmayalım? Niçin kendimize böyle bir olumlu çizgi çizmeyelim?

İnsanları dinleriz: adeta bir dokun, bin ah işit cinsinden hep yakınmalar, hep şikayetler duyarız. Ama şunu düşünmeyiz; acaba ben ne yapabilirim? Benim görevim nedir? Benim bu hususta veya bu konudaki sorumluluğum nedir? Ne kadardır? Daima aynaya bakıp, kendimizi görmemiz iyi olmaz mı? şikayetle bir yere varılmaz. Bizim mutlaka bir şeyler yapmamız şarttır. Çinli bir düşünür şöyle der: “Karanlığa küfretme, bir mum da sen yak”. Evet, niçin olumsuzluklara bakıp da, karamsarlığa düşüyoruz? Neden karanlığı aydınlatmak için çare olmuyoruz? Halbuki çare biziz, sizsiniz, hepimiziz...

Sabahleyin kalktığımız zaman: “Bu gün hava ne kadar güzel, güneş ne güzel gülüyor, parklarda, bahçelerde kuşlar ne güzel cıvıldaşıyor, çocuklar ne kadar da güzel koşup oynuyor...” dememiz çok mu zor? Yolda giderken bir yaşlıya, bir muhtaca yardım etmek, karşımıza gelene güler yüzle selam verip almak ve halini sormak.... bunlar para istemez. Parasız yardımlardır.

Hz. Âdem, yaratılır yaratılmaz Cennete kondu. Bir ara yanıldı ama sonra pişmanlığını ortaya attı ve yine sonunda cennete girdi. Bizim ilk ve son durağımız cennettir. Niçin cennetimizi cehenneme çeviriyoruz? Buna hakkımız var mı? zira özümüzde iyilik var. O bakımdan her doğan islam fıtratı üzere yaratılmıştır denmiştir. Kur’an, tamamen iyimserliği, güzellik sergilemeyi tavsiye eder. “Allah Hz. Musa’ya: “Ey Musa, Firavun’a tatlı söyle, iyi söyle belki inanır”, “Niçin yapmadığınızı söylersiniz?”, “Başkalarının tanrısına sövme, o da senin Allah’ına sövmesin”, “Kim zerre miktarı iyilik yaparsa onu görür. Kim zerre miktarı kötülük yaparsa onu görür”, “İslam, güzel ahlaktır”....

Hepimiz insanız öyle değil mi? hepimiz, Hz. Âdem’in çocuklarıyız. Hz. Âdem ise topraktandır. İyilik, güler yüz, tatlı dil güneş gibi; buzları eritir, karanlığı gündüze çevirir. Kimsenin kimseden üstünlüğü yoktur. Herkesin bir meziyeti, bir özelliği mevcuttur. Önemli olan o meziyet ve özellikleri ortaya çıkartmaya çalışmak. Başkalarının kusurlarını, hatalarını söylemeye kalkarsak, bizim de kusur ve hatalarımızı söylerler ki, o zaman dost bulamayız. Hz. Mevlana: “Ayıpsız dost arayan dostsuz kalır2 demiştir. Yunus da: “Elif okuduk ötürü/ Pazar eyledik götürü/ yaratılanı severiz/ yaratandan ötürü” diyerek, iyimserliğin, pozitif yaklaşımın ne kadar önemli olduğunu vurgulamışlardır.

Sevgi mi istiyoruz? Başkalarının bize saygılı olmasını mı arzuluyoruz? Bize değer verilmesinden memnuluk mu duyuyoruz?.. o zaman biz başkalarına karşı; sevgi, saygıda kusur etmeyeceğiz, biz başkalarına değer vereceğiz, kusurları örteceğiz, oto kontrole tabi tutacağız kendimizi. Atalarımız: “Önce can, sonra canan2 derken buna parmak basmak istemişlerdir. (15 ŞUBAT 2011)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. Kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come



NAMUSUYLA YAŞAMAK



Namus, herkese lazım olan, insanları birbirine kenetleyen, dünyayı düzene sokan bir kavram. Daha doğrusu hayat tarzı. Namus, şeref, haysiyet, onur, ahlak, dürüstlük, insanlık....gibi çeşitli güzellikleri içinde barındırır.

Namussuz, şerefsiz, ahlaksız, dürüst değil, onursuz... denildiği vakit insanın tüyleri diken diken olur. O bakımdan; “Şerefsizce yaşamaktansa şereflice ölmek daha iyidir”, “Başı dik, alnı ak olarak hayat sürmek şereflerin en güzeli” denir.

Olmadık şeyleri olmuş gibi göstermek, masa başı haber yapmak, sevmediğimiz birisine çamur atmak, iftirada bulunmak, aklımızın almadığı, küçücük beynimize sığmayan olayları söyleyenler hakkında yalan yanlış beyanatlarda bulunmak... bunlar namusu olmayanların, kara yüzlü, çirkin huylu yaratıkların işidir.

İnsan, aç kalabilir, açık kalabilir, yoksul olabilir, kimsesiz duruma düşebilir, hata edebilir, sağlıklıyken sakat vaziyete gelebilir....bunlar insanın hayatta başına gelebilecek en doğal ve en normal hadiselerdir. Kimse, bu hususta garantiye sahip değil. Bunlar; takdiri ilahi dediğimiz olaylar içinde mütalaa edilir. Yani elimizde değil hiç birisi. Biz istesek de, istemesek de önleyemeyiz. Şunu diyemeyiz; “Ben aç, açık kalmayacağım(Evsiz barksız), yoksul olmayacağım, kimsesiz durup durmamam benim elimde, ben hiç hata yapmam.....” o yüzden takdir; gizlidir ve Allah’ın yetkisindedir ve elindedir.

Ama şunları diyebiliriz. Zira bunlar, kendi elimizde olan şeyler; insanlara karşı yalan söylemeyeceğim, iftira etmeyeceğim, kimseyi karalamayacağım, masa başı haber yapmayacağım, kimseye kötü gözle bakmayacağım, ırz ve namusumu koruyacağım, iffetli olacağım, hiçbir insanı kategorize etmeyeceğim, çok çalışacağım, üretken olacağım, sabırda yarışacağım, azimli olacağım, ülkeme katma değer kazandıracağım, bir teşkilat yöneticisi isem, üyelerim arasında ayırıma gitmeyeceğim, bir siyasi parti mensubu ve lideri durumundaysam; hiçbir üyemin ve hiçbir vatandaşımın ikinci sınıf duruma düşmesine göz yummayacağım, insanlarla alay etmeyeceğim, arkalarından konuşmayacağım, “ben senin tipini beğenmiyorum, seninle yıldızım barışmıyor” düşüncesiyle onu toplumdan itmeyeceğim...... v.b...

Böyle yapmak; aklı eren, düşünceye sahip herkesin yapabileceği, yapması gereken bir şeydir. Bunlar olmadığı zaman ne yaşamanın, ne hayatın, ne insanlığın değeri kalır. Bunlar, bir çeşit insanlığın ölçüsüdür. İnsanları ölçmek için bu ilkeleri göz önüne almak şarttır. Aslında her gün, her an, her saniye ve salise... insanlar bunlarla sınava tabi tutuluyor. Sınavı kazananlara ne mutlu. Hani deriz ya; “Adam gibi adam” aynen öyle olmalıyız, olmak zorundayız ve olmaya mecburuz. Eğer bu dünyada bir iz bırakmak, bu kubbede hoş bir seda olmak istiyorsak. Ben bunu yapamam mı? Diyoruz. O zaman yapacak bir şeyimiz yok. Diyecek fazla bir söze de sahip değiliz. (06 ŞUBAT 2011)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. Kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come



İSLÂM ÜLKELERİ NİÇİN BU HALE GELDİ?

Sık sık gündeme getiriyorum; “Dünyada barışın, kardeşliğin, sevginin, huzurun yolu TÜRK-İSLÂM ÜLKELERİ BİRLİĞİ’NDEN GEÇER. Şimdiye kadar batı bu birliğin kurulmaması için elinden ne geliyorsa yaptı hala da yapıyor! Bize; ne AB, ne ABD, ne Batı tandanslı birlikler, ne de bir zamanların Komünist Rusya’sının da içinde bulunduğu KOMÜNİST BLOK birlikler fayda verir. Bugün bağımsızlığını ilan eden; Azerbaycan, Tataristan, Türkmenistan, Çeçenistan…ve diğerleri birer birer Komünizm belasından kurtulmuş, inancını, özgürlüğünü, insanlığını rahatça yaşamanın huzuruna ermişlerdir. Ama yeterli mi? Hayır. ”Müslüman’ım” demekle işin bittiğini sanıyoruz! MÜSLÜMANLIK; uygulama ister, aksiyon adamı olmayı gerektirir. “bir kötülük gördüğün zaman elinle, dilinle ve kalben gidermeyi” emreden ilkelere uymak icap etmez mi? “niçin yapmadığınızı söylersiniz?” talimatı bağlamıyor mu? “Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir” hatırlatması bize bir şey söylemiyor mu?

Kur’an dışı uygulamalarla hareketin zamanı geçti. Kurân, hukuk demek, Kur’an; adalet demek. Artık hukuksuzlukla dünyada varlığını sürdüren ülke kalmadı. Hiç bir insan ve hiç bir ülke; demir yumrukla yönetilemiyor. Eğer bu mümkün olsaydı Tunus bu hale gelmezdi. Mısır’da halk ayaklanmaz, Mübarek yönetimine karşı isyan bayrağını çekmezdi. Önümüzdeki günlerde bu ateş, diğer Arap ülkelerini de yakacağa benziyor.

Zaman, İslâm ülkelerinin birlikte hareket etme zamanıdır. Zaman; “armudun sapı, üzümün çöpü var” deme zamanı değildir. Yıllarca böyle bir hareket tarzı izlendi de ne oldu? Şimdiye kadar hangi İslâm ülkesi, hangi zor durumdaki ülkelerin yarasına merhem oldu? 31 Mayıs 2010’da İsrail’in, Mavi Marmara gemisine yaptığı insanlık dışı saldırı sonucunda Mısır’a gitmek isteyen Filistinlilere sınır kapısını kapattı Hüsnü Mübarek! Yıllardır Filistin, Gazze yanıyor, hangi Arap ülkesinden İsrail’e karşı; “bu saldırıyı durdur, değilse karşında bizi bulursun” deme durumunda kaldı? Hep İsrail ile, zalimlerle kol kola girmediler mi? Her zaman Müslümanlar ezilmedi mi? Ezilmiyor mu? Hep Haçlılara karşı sıcak ilgi içine girilip, Kur’anı yar, Allah’ı dost edenlere şaşı bakılmadı mı? Yıllarca BAAS PARTİSİ-ki Rusya tandanslı parti- içindekiler Arap ülkelerinin yöneticiliğini yapmadı mı? Hala yapmıyor mu? Irak’ı kan gölüne çeviren Saddam, Baas partisi mensubu değil miydi? Suudi Arabistan, ABD yanlısı değil mi?

Bugün dünyada; fakir, muhtaç, kimsesiz, yoksul insanlar varsa-ki sayısı çok fazla- Afrika’da açlıktan ölen binlerce insan varken hiçbir şey olmamış gibi davranmak İslâm ülkelerine yakışmıyor. Eğer; “İslâm ülkeleri bu ülkelere yardım ediyor” denirse, pekiyi o zaman bu ıstırap, bu gözyaşı neyin nesi? Diye sormayacak mıyız? İslâm ülkeleri zekâtını tam ve zamanında verirlerse, fakirler, muhtaçlar gözetilirse dünyada aç ve açık kalmaz.

Bakıyorum İslâm ülkesi yöneticileri lüks ve israf içinde! Bir elleri yağda, bir elleri balda. Halbuki İslâm dini böyle mi emrediyor? Hz.Muhammed (SAV), Hz. Ömer ve dört halife böyle mi yaptı? Saadet asrı dediğimiz asır; insanların adalet, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının zirve yaptığı bir asırdı!

Lafla olmuyor, güzel söz söylemekle İslâm hayat dini olma özelliğini insanlara gösteremiyor. Kur’an, sayfalar arasında kalıp, kılıf halinde yükseklerde muhafaza edilerek, okumaksızın, anlamı üzerinde düşünmeksizin, hayatımıza hakim kılmaksızın insanlığa yarar sağlamıyor! Kur’ana sahip olmadıkça, Kur’anın dediğini yapmadıkça dünyada; huzuru, barışı, kardeşliği, sevgiyi, insanlığı yakalamamız mümkün olmayacak, cehennem gibi bir dünya bizi bekleyecektir! (02 ŞUBAT 2011)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. Kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come

HER GÜN BİR GÜZEL SÖZ SÖYLESEK OLMAZ MI?

Gönüllerin fethi, kalplerin yumuşaması için; güzel söylemek, tatlı söylemek, gönül alıcı sözler sarf etmek insan olmamızın ve insanlara yaklaşımımızın bir göstergesidir.

İnsanlar; güzellikten, tatlı sözden, gönül okşayan tavırlardan haz alır. Onun için, “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”, “dilim etti beni dilim dilim”, “ağzından çıkanı kulağın duysun”, “ya hayır söyle yahut sus”, “boş sözü terk etmesi, insanın imanının olgunluğundandır” v.b. sözler, hayat boyu bir çeşit iksir veya hayat veren prensip kabilinden güzel sözlerdir.

Ağzımızdaki dil, aslında bir et parçasıdır, her tarafa döner; iyiye de, kötüye de. Bununla ilgili olarak Yunus ne güzel der;

“Söz ola kestire başı,

Söz ola kese savaşı,

Söz ola ağulu aşı,

Yağ ile bal ede biz söz.”

Kur’an’da yüce yaratıcımız; “Ey Musa, Firavun’a tatlı söz söyle” derken, Hz. Muhammed (SAV)’e; “eğer sen sert mizaçlı, sert sözlü olsaydın kimse etrafında bulunmazdı” diyerek dili iyi kullanmanın, insanlara karşı kırıcı konuşmamanın yollarını anlatıyor.

Kalp kâbesi, taştan tuğladan olan Mekke’deki Kâbe’den daha önemlidir. Eğer Kâbe’ye gidip yüz sürmüşsek, bundan sonra hiçbir insanın kalbini kıracak, onu mutsuz edecek tavırlar takınamayız, takınmamalıyız. Bu; “demek ki güzel söz söylemek hacıların işi, öyleyse ben hacca gitmediğime göre tatsız konuşabilirim” anlamına gelmez, gelemez.

Diyelim ki, herkesle restleştik, herkese estik gürledik, bağırıp çağırdık, yalan yanlış ifadeler kullanarak önümüze geleni rahatsız ettik! Kim kaybeder? Sonuçta kim zararlı çıkar? “keskin sirke küpüne zarar verir” denir. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Sert mizaçlı olanların dostu olmaz. Bunlar arkadaş edinemez. İnsanlar etraflarından birer birer ayrılır gider. Tak başına kalır, yalnızları oynar. Kimse selamını almaz, kimse de selam vermez. Hal hatır sormaz. Kapı karşı komşusu kapsını açmaz, bir ihtiyacı olunca yardımına koşmaz. Düşerse kaldıran bulunmaz.

Hikaye olarak anlatılır ama bize çok büyük dersler verir;

“bir padişah aşçısına; “bugün sevdiğim dostlarım, yarenlerim gelecek onlara en iyi yemeklerden yap” demiş, aşçı da tamamen dilden yemekler yapmış. Bir başka zaman yine aşçıya; “bugün de sevmediğim insanlar, düşman devlet erkanı gelecek bunlara da hoşa gitmeyen yemeklerden yap” talimatını vermiş. Aşçı yine dilden yemek yapmış. Padişah, misafirleri gidince aşçıya, “evladım! Sevdiklerime de dil yemeği, sevmediklerime de dil yemeği yaptın. Niçin böyle bir yol izledin?” deyince aşçı; “yüce sultanım! Dilden daha tatlı, dilden daha güzel bir şey olabilir mi? Yine, dilden daha tehlikeli ve dilden daha acı bir nesne bulunur mu? Düşüncesiyle böyle yaptım” karşılığını vermiş.

“Ele geleni yersin,

Dile geleni dersin,

Böyle dervişlik dursun,

Sen derviş olamazsın” diyor Yunus Emre.

Bugün Allah için ne yaptık? Hangi insanın kalbini kazandık? Kimleri dilimizle zehirledik? Kimlere gönül Kâbemizi açtık? (26 OCAK 2011)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. Kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come



İSRAİL'DEN TÜRKİYE'YE DİPLOMATİK SAYGISIZLIK

Avrupa Diplomasi Akademisi tarafından düzenlenen 'Ortadoğu’da Jeopolitik Manzaranın Yeniden Düzenlenmesi’ adlı konferansta diplomatik bir skandal yaşandı.

Brüksel'de akşam saatlerinde gerçekleştirilen ve Türkiye'nin AB nezdindeki büyükelçisi Selim Kuneralp'in katıldığı konferansa, İsrail Büyükelçisi Tamar Samash gelmedi.

İki ismin bir araya gelmesinin beklendiği konferansa, İsrail Büyükelçisi’nin herhangi bir bilgilendirme yapmadan gelmediği belirtilirken, konferansta İsrail devleti adına Efraim Imbar’ın 6 Haziran 2010 tarihli 'Türkiye, Avrupa’ya, batıya ve İsrail’e elveda diyor' makalesi okundu.

Zehir zemberek ifadelerin yer aldığı makalede, Türkiye’nin ve Başbakan Erdoğan’ın Yahudi düşmanı olduğu, seçimlerde Türkiye’nin daha demokrat bir hükümet seçmesi gerektiği, Türkiye - İsrail ilişkilerinin hükümet değişikliği ile düzelebileceği belirtildi.

Makalede ayrıca, ABD Başkanı Obama’nın çok zayıf bir başkan olduğu, Müslümanlarla iyi geçinmek için Türkiye’ye destek verdiği savunuldu.

Samash’ın konferansa gelmemesine tepki gösteren Büyükelçi Selim Kuneralp, İsrail’in diplomatik nezaketin dışında davrandığını belirtirken, İsrail Büyükelçisi’nin gelmeyeceği konusunda bilgisi olması halinde kendisinin de gecede yer almayabileceğini ifade etti.

Kuneralp ayrıca, konferansın amacının AB - Türkiye ilişkilerini konumlandırmak olduğunu ve İsrail - Türkiye ilişkilerinin tartışılmaması gerektiğinin altını çizdi. Büyükelçi, konuşmasını da AB ile ilişkiler ve Ortadoğu’daki gelişmelere ayırdı.

İsrail, dünyada itibarını kaybetmeye başladığı için her zaman yaptığı ayak oyunlarını yine gündeme getirmeye çalışıyor! Şahsiyetli politika izleyen devletler, İsrail’in bu tür yanlışlarına, böylesine ortamı geren tavırlarına pabuç bırakmıyor, bırakmayacaktır. Yakın zamanda bunu hep birlikte göreceğiz.

Tabii ki, İsrail ve benzeri terör destekçisi ülkeler varlıklarını uzun süre devam ettiremezler. Yani mızrak çuvala girmez. Artık dünya değişmiş, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır ve de olmuyor. Eskiden; bir ülke, gözüne kestirdiği bir başka ülkeyi sömürüyor, onu emperyal emellerine alet ediyordu. Bakınız yıllardır Kara kıta Afrika’da sömürü sürmüş fakat bugün gelinen noktada bu kıtada sömürülen ülke sayısı yok denecek kadar azdır.

Dünya; şeffaflaşıyor, demokratikleşiyor, hukukun üstünlüğüne doğru adım atıyor. Bu da, hukuk tanımayanların, orta çağ karanlığında kalanların, statükoyu meslek edinenlerin, darbelerden medet umanların işine gelmiyor. Ne yaparsak yapalım artık ok yaydan çıkmıştır. Kimse bundan sonra la yüs’el tavır takınamayacak, ben yaptım oldu düşüncesiyle hareket edemeyecektir. (20 OCAK 2011)

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come



BOŞANMALAR ARTIYOR

Sona zamanlarda boşanma olaylarında artış gözleniyor. Bazı hukukçu arkadaşlar; “boşanma davalarının her geçen gün arttığını” belirttiler. Aile mahkemelerinin iş yükü fazlalaştı.

Aile kavramını gençler, herhalde; “Mevlana’da tanışır, Kayalı Park’ta nişanlanır, Zafer’de evlenir, Meram’da boşanırım” olarak anlıyor! Hatta bir kısmı evlilik kurumunun gereksizliğine inanıyor. Evliliğin bir ayak bağı olduğunu düşünenler var!

Halbuki evlilik; sorumluluk gerektirir. Sorumluluk üstlenemeyecek olanlar evlendiği zaman problemler artıyor. Pekiyi gençler evlenmeyecek mi? Aile yuvası kurmayacak mı? Tabii ki kuracaklar, elbette evlenecekler. Ama öncelikle bu konuda hassas olmak, evlilik kurumunun kutsallığını bilmek zorundalar. Evliliğin, disiplin gerektirdiği, evli olanların hayatlarının daha düzenli, daha sistemli olduğu görülmüştür.

Bilhassa Turizm yörelerinde boşanmaların daha çok olduğu uzmanlarca açıklanıyor. Şöyle ki;

Uzmanlar, turizm yörelerinde boşanmaların önüne geçmenin yolunun erkeklerin, eşlerine daha fazla vakit ayırmasından geçtiğini söyledi.

Manavgat Nüfus Müdürlüğü verilerine göre 2009'da 449 olan boşanma davası 2010'da 527'ye yükseldi.

Özel Sema Koleji rehber öğretmeni ve Aile İletişim Uzmanı psikolog Arif Özutku, turizm yörelerinde boşanmaların yüzde 75'nin erkeklerin aktif turizm sezonunda ailelerine yeterince vakit ayırmamasından kaynaklandığını savundu.

Özutku, annenin çocukların bakımı ve ev işlerinde yalnız kaldığı için yıprandığını bu nedenle aile içinde huzursuzluk oluştuğunu kaydetti.

Özutku, evliliklerin altın kuralının sevgi ve saygı olduğunu söyledi. Kadının ve erkeğin elmanın birer yarısı olduğunu, birbirlerini tamamladıklarını anlatan Özuktu, "Eşler sorunları bir birini suçlayarak, bağırıp çağırarak değil, sağlıklı iletişimle çözmeli.

Kadının da ev içinde otorite alanları bellidir. Eşler birbirine karşı otorite kurmaya çalışmasın. Aile içinde bir sorun çıktığında çözüm merci yine eşler olmalı. Eşler, sorunların çözümünde anne, baba, kardeş ve yakın akrabalarını karıştırmamalı." dedi.

Mutlu yuvaların temelinin 'sevgi harcıyla yoğrulduğunu' belirten Özutku, yuvanın yıkılmaması için eşlerin evlenmeden önce bir birbirlerinin karakter yapısını iyi tanıması gerektiğinin altını çizdi.

Psikolog Özutku sözlerini şöyle sürdürdü:

"Yaptığım anket çalışmalarında gördüm ki bir birileriyle sağlıklı iletişim kuran eşlerin evlilikleri de mutlu oluyor. Huzurlu yuvada bir birini çok seven eşler, birbirinin küçük kusurlarını görmez. Biri çok sinirli olduğunda öteki sakinleştirici olur.

Eşlerden biri her hangi bir konuda öfkelenince diğeri mutlaka sakin olmalı. Karşılıklı söz atışması eşlerin birbirine karşı sevgi ve saygısını azaltır. Eşler birbirine karşı bağırma, çağırma ve hakaret etme yerine her zaman 'sevgi dilini' kullansın.

Sevgi dili bir ailenin altın anahtarıdır. Eşlerin evlilik sigortasıdır. Eşlerin birbirine karşı saygısının bittiği anda, ailede huzur kalmaz."

Manavgat Müftülüğü Aile İrşat ve Rehberlik Bürosu Koordinatörü Vaize Fedan Taş, boşanmaların ve aile içi geçimsizliklerin önüne geçmek için geçen sene hayata geçirdikleri aile okulu çalışmalarına 2011'de de devam edeceklerini söyledi.[1]

Geçimin yolu; karşılıklı anlayış, “ben iyiyim sen fena, ben yiyeyim sen yeme” anlayışını bir kenara bırakmak, daima empati kurmak, hoşgörü sahibi olmaktan geçer. Armudun sapı, üzümün çöpü diyerek yola devam etmek mümkün değildir. (11 OCAK 2011)



--------------------------------------------------------------------------------

[1] CİHAN, 08 Ocak 2011



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come

HAYATIMIZI KUR’AN’A GÖRE DİZAYN ETMEK

Allah, insanı kendisine kul olsun, ibadet etsin diye yarattı. Bununla ilgili olarak; “ben insanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım”, “yakin (ölüm) gelinceye kadar rabbine ibadet et” ifadeleri karşımızda durmaktadır.

Pekiyi hayatımızı Kur’an’a göre dizayn ediyor muyuz? Yaşantımızın bir bilançosunu çıkarırsak hangi kategoride olduğumuzu görürüz. Yani Hz. Aişe’ye; “Peygamberimizin ahlakı nasıldı?” diye sorduklarında O’nun; “siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? Resulullah’ın ahlakı Kur’an’dan ibaretti” sözünden hareketle, Kur’an bize hayat ilkesi sunmaktadır ve sunmalıdır. Eğer yaşantımızda eksiklik, hayatımızda problem varsa hal ve hareketlerimizi bir kez daha gözden geçirmek zorundayız. Sözle, konuşmakla olmuyor. Eğer öyle olmuş olsaydı Kur’an bize şunu söylemezdi; “Niçin yapmadığınızı söylüyorsunuz?”

“Müslüman’ım”, “İnanıyorum” demek yetmiyor. Eylem, hareket, fiil, iş ve aksiyon gerekmektedir. Müslüman aksiyon adamıdır. Kur’an, aksiyoner olmayı istiyor. Bakınız Şems-i Tebrizi bu konuda ne diyor?

Alah’ı tanıdığınızı iddia ediyor, fakat ona olan borcunuzu vermiyorsunuz. Bu borcu, fakir ve muhtaçlara ihsanda bulunarak ödeyin.

Kur’an-ı Kerim’i okuyorsunuz fakat hüküm ve kurallarından haberiniz yok. Okuduklarınızı uygulayın.

Şeytanın, düşmanınız olduğunu iddia ediyor, fakat ona itaat ediyorsunuz. Onun tekliflerini geri çevirin.

Kendinizi Muhammed (SAV) ümmetinden sayıyor, fakat sünnetini uygulamaya çalışmıyorsunuz.

Cennete girmek istediğinizi söylüyor, fakat ona girmek için gerekli hiçbir ameli işlemiyorsunuz.

Ateşten kurtulmak istiyor, fakat günahlarınızı ve kötü amellerinizle kendinizi durmadan ona doğru sürüklüyorsunuz.

Ölümün herkese geldiğini biliyor, fakat ona hiçbir hazırlıkta bulunmuyorsunuz.

Bütün din kardeşlerinizin kusurlarını görüyor, fakat kendi kusurlarınızı görmüyorsunuz.

Allah’tan gelen bütün nimetleri şükretmeden yiyor ve kullanıyor, fakat O’na olan minnettarlığınızı size verdiği nimetlerden muhtaçlara tasadduk ederek göstermiyorsunuz.

Ölülerinizi, aynı sonun sizin de başınıza geleceğini bile bile, ibret almadan, gömüyorsunuz. (Kazım Öztürk; Şems-i Tebrizi’nin Evrenesl Mesajları, NKM yayınları, Konya) (07 OCAK 2011)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.come

KİM DEMİŞ “İŞSİZLİK VAR” DİYE?

Önüne gelen; “işsizlik diz boyu, bu kadar işsiz nereye gidecek? Hükümet bu konuya el atmadı” diyenler var. Hem de yüksek sesle seslendirenler mevcut. Hali hazır bir işi olan; masa başı, kravatlı, ütülü pantolonlu, altında arabası da olmak şartıyla ve aylık en az 1.000 T.L olacak şekilde iş istiyor! Öyle, yağlı, paslı, kirli işleri beğenmiyorlar. Eğer bunlar olmazsa işsizliği, aylaklığı, kahvelerde pineklemeyi işe tercih ediyorlar!

Ülkede işsizlik yok, ancak asalaklık, tembellik, iş beğenmemezlik, hazırcılık, elini taşın altına sokmamak, terlemeden para kazanmak, risk almamak, emek vermemek, kısa yoldan zengin olmak düşüncesi yaygın.

“Cebimden para eksik olmasın, rahatım yerinde olsun, arabadan inmeyeyim, çalışmayayım, hayta hayta gezeyim, sorumluluk almayayım, ama param da olsun” anlayışında olanların sayısı az değil!

Şimdiye kadar yapılanların içinde en fazla; işsizliğe çözüm getirme çalışmaları bu hükümetin artıları arasında yer alır. Hiçbir hükümet, AK PARTİ HÜKÜMETİ kadar kalıcı, inandırıcı ve işsizliğe köklü çözüm getirmemiştir. Bakınız nasıl bir çözüm getirildi;

İş kurmak isteyene 27.000 (eski parayla 27 milyar) T.L. hibe veriliyor. Girişimciler (iş kurmak isyetenler), işlerini kurduktan bir yıl sonra, 2 yılı ödemesiz olmak üzere 36 ay vadeyle faizsiz 70.000 T.L. (eski parayla 70 milyar) kredi kullanabilecek. KOSGEB destek programları yönetmeliğine dayanarak hazırlanan programın amacı; ekonomik kalkınma ve istihdam sorunlarının çözümünün temel faktörü olan girişimciliğin desteklenmesi, yaygınlaştırılması ve başarılı işletmelerin kurulmasını sağlamaktır.

Küçük ve orta ölçekli işletmelere, girişimcilere (iş kurmak isteyenlere) ve işletici kuruluşlara yönelik olarak KOSGEB tarafından uygulanacak Girişimcilik Destek Programına ilişkin esasları kapsayan program; Uygulamalı Girişimcilik Eğitimi, Yeni Girişimci Desteği ve İŞGEM desteği olmak üzere üç alt programdan oluşuyor.

Girişimci olmak için (İş kurmak için) başvuranlar arasında yapılacak sınav sonunda girişimcilik kursuna katılmaya hak kazananlara 15 gün süren 72 saatlik girişimcilik eğitimi veriliyor. Bu eğitim sonunda başarılı olanlara KOSGEB ve İŞKUR imzalı , “Girişimcilik Belgesi” veriliyor. Belgelerini alan girişimciler, hazırladıkları proje dosyasını KOSGEB’e sunuyor. Projesi kabul edilen girişimciye, işletme kuruluş desteği için 5.000 (5 Milyar), kuruluş dönemi makine, teçhizat ve ofis donanımı için 10.000 (10 milyar), işletme giderleri desteği için de 12.000 (12 Milyar) lira veriliyor. Bu 12.000 lira, girişimcinin ayakta kalması için yıl içinde parça parça ödeniyor.

Girişimcilere ödenecek 27.000 liranın tamamı hibedir. Yani geri ödenmeyecek. İşini oturtan girişimciler; 1 yıl sonra eğer isterlerse faizsiz 70.000 (70 Milyar) liralık krediyi 2 yıl sonra 36 ay vadeyle ödemeye başlayacak.

27.000 liralık hibe (bağış), 70.000 liralık faizsiz kredi için; ilkokul mezunu ve 18 yaşını doldurmuş herkes başvuru yapabilir. Bu proje; üniversite mezunları ve ev hanımları için büyük bir fırsattır.

İşi olmayan, “işimi kurmak, ekonomik özgürlüğüme kavuşmak istiyorum” diyenlere en büyük fırsat! Haydi ne duruyorsunuz? Böylece hem şahsiyet kazanmış, hem de bütçenize ve ülke ekonomisine katkıda bulunmuş olursunuz. (05 OCAK 2011)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com





BDP VE PKK, YÜKSEKOVA CİZRE HATTINDA PİLOT BÖLGE Mİ OLUŞTURDU?
Özerklik, iki dilli yaşam, Türkiye bölünür mü bölünmez mi? soruları tartışılırken, Star yazarı Şamil Tayyar çok ciddi bir planı gündeme getirdi. Tayyar'a göre, PKK ve BDP Yüksekova-Cizre hattında aylar öncesinden pilot bölge uygulaması başlattı. Bu bölgede kendi vergisini topluyor, yargılamasını yapıyor devlet otoritesini saymıyor.
Şamil Tayyar, PKK'nın ileri aşama planını ise; bu pilot bölgede Gazze modeli bir yapılanma ile devlete kafa tutup uluslararası gözlemciler çağıracağını öngörüyor.

Gerçekten tüyler ürpertici bir durum eğer doğruysa! Ancak devletimizin yetkilileri durmadan bu çirkin oyunu bozmak için çalışmalar sergiliyor. Cumhurbaşkanının Diyarbakır’a gitmesinin altında bu gerçekler yatar. BDP ve PKK ne kadar uğraşırsa uğraşsın- elbette terörün amacı bu- bunların tavrına bakarak; “tamam demedik mi bu hükümet ülkeyi nasıl da satıyor? Bizim devamlı dillendirdiğimiz sözler gerçekliğini gösteriyor” diyerek bu, milli ve hassas konuyu sulandırıp üzerinde muhalefet yapmak, BDP ve PKK ile aynı yolda yürümek demektir.

Böyle bir ortamda; kim ne derse desin, kim nasıl yorumlarsa yorumlasın yapılacak şey; hükümetiyle, muhalefetiyle, bütün Türkiye insanıyla el ele verip böylesine çirkin, böylesine hatalı ve “özerklik”, “iki dil” uyutmalarına kanarak ülkemizin üniter yapısının bozulmasına yardımcı olunmamalıdır.

Ne demek özerklik? Kürtler özerk değil mi? İstediklerini almıyorlar mı? Bulundukları bölgede; kalkınma, sanayileşme, medenileşme çabaları yok mu? Konu; “Kürtlere özerklik” değil. Amaç; PKK’ya veya teröre özerkliktir! Yani bu bölgeler devamlı geri kalsın, eğitimden, sanayiden, kalkınmadan uzak olsun, insanlar bu yüzden dağa çıksın, terör örgütüne katılsın, pkk’ya yem olsun isteniyor!

“iki dil” konusu da durmadan kaşınıyor. Aslında bu bölge insanı zaten Kürtçeyi kendi arasında konuşuyor. Ama ortada bir gerçek var ki o da; resmi dilimizin TÜRKÇE oluşu. Bu, Kürtlere özerklik verilmiyor anlamı taşımaz.

Şimdi bu haberi okuyan; hükümet muhaliflerinin hemen işe koyulup, siyaset yapacağını görüyor ve biliyorum. Hatta o kadar biliyorum ki; internette çeşitli yerlere ve insanlara bu haberi gönderip, kendilerine destek isteyeceklerini, iddialarının doğruluğunu ispat ettiklerini sanarak göğüslerini gerip mağrur bir eda ile etrafa hava attıklarını görür gibiyim. Bilhassa facebook paylaşım sitesinde bununla ilgili yorumları görebiliriz.

Halbuki bu haber ne kadar doğru? Doğru ise bu konuda hükümetin yaklaşımı nasıl? Acaba hükümet, “BDP ve PKK’nın bu isteklerini yerine getirelim” mi diyorlar? Yoksa başlangıçtan beri; “bu ülke üzerinde ameliyat yaptırmayız” diyerek kesin tavırlarını mı koyuyorlar?

Terörün önlenmesinde asıl olan; beyinlerin terörden arındırılması, gönüllerin, ruhların birliği gönülden istemeleri, ülke bütünlüğü için her türlü çabayı gösterme şuurunda olmalarıdır. Her zaman söylediğim şeyi bir kez daha söylüyorum, durmadan söyleyeceğim; Türkiye’de Kürt sorunu yok, terör sorunu var. Kürt sorunu diye ortaya çıkanlar, teröristlerin ayak oyunlarına geliyor! Hiçbir Kürt, aksini düşünmüyor. Hiçbir Doğu ve Güney Doğu insanımızın; hükümetle alıp veremediği yok. Onların asıl derdi, terör ve pkk. Bölgelerinden bu çirkinlik giderildiği zaman, kardeşlik de, barış da, kalkınma da kendiliğinden gelecektir. Bunun açık örneğini 12 Eylül’deki referandumda gördük. BDP’nin boykotuna rağmen % 90’ları aşkın “EVET” oyu çıktı! Bunu iyi okumak lazım. (30 ARALIK 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



EMPATİ KURAMAZ MIYIZ?

“Yarısına kadar boş bardak” deme yerine, “Yarısına kadar dolu bardak” desek ne olur? Olayları kapkara görmek yerine, beyaz, pembe renklerle görmeye çalışsak kayıp mı ederiz? Neden olaylara tek gözle, dar kalıpla ve at gözlüğü ile bakıyoruz? Hiç mi bu dünyada güzellikler yok? Hiç mi kendimizi oto kontrole tabi tutmayacağız?

Dertlerin, sıkıntıların, problemlerin, kavgaların hatta savaşların bitmesinin tek yolu var: Empati kurmak. Empati, kendimizi karşımızdaki insanın yerine koymak. Karşımızdakilerin durumunu kendi içimizde hissetmek. Bunu Mevlana çok güzel dile getirmiş: “Cemiyeti içimizde hissetmek” sözüyle, Peygamberimiz de: “Ümmetî Ümmetî..(Ümmetim, Ümmetim).” derken empati kuruyorlardı.. Toplum için çalışmak, topluma bir şeyler vermek... bir empati örneği sergilemektir. Bir noktadan empati; toplumla hemhal olmak, onların dertlerini kendimize dert edinmektir. Bu açıdan bakılınca dertsiz insan yoktur. İnsan= dertli. Dertli= insan şeklinde bir formül geliştirebiliriz. Çok şükür dertliyim, bugün derdim var, insanların derdi benim derdim... diyebildiğimiz zaman mutluluğu yakalarız.

Hiçbir şeyle ilgilenmeyen; “Adam sende, gelen ağam, giden paşam, bana ne, beni ilgilendirmez....” gibi ifadelerin ne insanın, ne de toplumda yaşayan kendini bilenlerin ifadesi olamaz. Toplumda yaşıyor muyuz? Başka çaremiz de yok zaten. O halde; kendimizle ilgilendiğimiz kadar toplumla, toplumun işleriyle, dertleriyle de ilgilenmek durumundayız. Durum bu merkezde olunca; her birimizin mutlaka bir yerlerden işe başlaması, bir şeyler yapması kaçınılmazdır. Peygamberimiz; günü üçe ayırırmış; bir bölümünü, kendi işine, bir bölümünü ailesinin işine, bir bölümünü de toplumun işine...O yüce insan; derneklerde görev yapmış, sosyal faaliyette bulunmuş, hepsinden güzeli, devlet yönetiminde söz sahibi olmuştur.

“Aman suya sabuna dokunma, aman bir şeye karışma, kimseyle dalaşma, kimseye durumunu belli etme, kendi başını bağlayamaz, gelin başı bağlar....” böyle sözleri sıkça duyarız. Peki o zaman; düşüncelerimizi, fikirlerimizi kiminle paylaşacağız? Kime ne anlatacağız? Böyle bir anlayışın hakim olduğu yerde; insanlar; silik, korkak, kabuğuna çekilmiş, vurdumduymaz olur. Bu durumda insanların ihtiyaçları giderilmez. Bu tür bir anlayışa dinimiz izin vermiyor.

Önce kendi hatalarımızı, kendi eksikliklerimizi, kendi kusurlarımızı giderdikten sonra; toplumla ilgilenmek, toplumun dert ve sıkıntılarına eğilmek de gerekmektedir. Hep kendi kusurları ile ilgilenip, başkalarının dertlerini dert edinenler, başkalarına hizmeti şiar edinenler, veren el olanlar, kalbinin bir parçası toplumda kalanlar mutlu olurlar.

Siyaset, ticaret, eğitim, kültür, sosyal aktivitelerin hepsi temiz toplum içindir. Temiz toplumun oluşmasının yolu; empatiden geçer. “Ben yiyeyim sen yeme, ben iyiyim sen fena” anlayışıdır ki, bizi yıllarca sıkıntıya sokmuş, başımızı ağrıtmıştır. Empati kurduğumuz zaman görülecektir ki; savaşlar, kavgalar, terör, aile geçimsizlikleri, dedikodular... yani bilcümle problem çözülecek, huzur içinde; herkesin birbirini sevip saydığı, birbirinin hakkını gözeten, düşüncelerin rahatça ifade edildiği, fikirlerin harman olduğu bir topluma kavuşacağız.

“kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma”, “Önce iğneyi kendine batır, sonra çuvaldızı başkasına batır”...bunlar, empatinin açık iki örneğini oluşturur. Eğer biz; çirkinlikten, kötülükten, küfürden, alaydan, hakaretten, insanlık dışı söz ve tavırlardan haz alıyorsak, başkalarına da aynısını yapalım. Bu, mümkün mü? Değil. Zira insan, iyiliklerle, güzelliklerle... donatılmıştır. Bunun için; “Yaratıkların en şereflisidir”. Empati kurmayanlar, empati bekleyemezler. Sevmeyen sevilmez, saymayan sayılmaz.

Birbirimizi sevebilmek için, birbirimizin, fikir ve düşüncelerine, inancına, diline, anlayışına, yorumuna saygılı olmaya mecburuz. Allah, insanları değişik ırk, değişik renk, değişik fikir ve düşüncede yaratmıştır. Bunlar, birer zenginliktir. Tabii ki, kimse benim gibi düşünemez ve düşünmemelidir. Eğer böyle olsaydı toplum olmazdı, fikirler ortaya çıkmazdı. Hz. Muhammed (SAV)’i, Mevlana’yı, Yunus’u, hacı Bektaş-ı veli’yi ve diğer bütün peygamber ve veliyi sevdiren olgu budur. Empati sayesinde, barışı yakalarız. Empati yaparak ülkemizi kalkındırabiliriz. (26 ARALIK 2010)


KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimoturk49@hotmail.com
ULUSLAR ARASI MEVLANA BÖLGE HAVA LİMANI
Ne kadar sevinsek, ne kadar teşekkür etsek yine de az. Zira Konya’mızın zorunlu ihtiyaçları; iş bitirici, becerikli, şehrin vizyonuna uygun hareket etmeyi bilen insanlarımız sayesinde bir bir yerine getiriliyor! Şehrimize bugün gelen bir misafir, bir ay sonra geldiğinde Konya’yı tanıyamıyor! Her taraf; şantiye gibi. Amaç; Mevlana’ya uygun bir kent oluşturmak! Konya’mız; Selçuklu’nun başkentliğini yaptı. Buna layık olmaya çalışmalıdır.
Hayalimizde olmayan ve söylendiğinde, “olur mu böyle şey?” dediğimiz; “gel git Konya 6 saat” anlayışı yerini “gel git Konya 2.5 saate” bıraktı! Yıllardır söylenen ancak bir türlü yapılmayan, her an da görmekten usandığımız Ankara- Konya karayolundaki kazalar en aza indi, bölünmüş yollar sayesinde. Bir zaman 46 kişinin yanarak can verdiği Karapınar- Adana ölüm yolu, tarihe karıştı. Konya, dört koldan bölünmüş yollarla süsleniyor.
Büyüyen, gelişen, sanayi, ticareti, eğitimi, ekonomisiyle göz doldurmaya başlayan Konya’mıza karşılıklı uçak seferleri başlatıldı! Hem İstanbul, hem de İzmir’e. Epey de yolcusu var. Ancak baktığımız zaman mevcut hava alanının dar geldiğini görüyoruz. Aslında hava alanı yok sayılır. Çünkü mevcut alan Askeriyeye ait. Son zamanlarda ilave apronlar yapıldı pansuman kabilinden. Aslında hava alanının şehir içinde olması yanlış. Belki ilk zamanlarda buralar şehirden uzaktaydı ama bugün için şehir içinde kaldı, meskun alanda hava alanı olmaz. Plan yapılırken, hesap edilirken; 10-20 yıl ötesi değil, 50-100-150 yıl ötesi hesap edilerek plan yapılmalıdır. Bakın mesela bir zaman Eski garaj, şehirlerarası otobüslere yetiyordu, sonradan Nalçacı’ya taşındı. Bu da yetmedi, bugünkü yere yenisi ve daha moderni yapıldı. Hatta bu da yetmeyecek, belki buradan başka yere ve daha geniş, daha rahat, daha çok yere bağlantısı olan bir yer tespit edilecek. Olmalı da.
Bir sanayi şehri ve kültür başkenti olan şehrimize; Karaman, Niğde, Aksaray, Nevşehir, Afyon, Isparta… illerinin de yararlanacağı; “BÖLGE HAVA LİMANI” yapılması zorunlu olmuştur. Bir süre önce; “uluslar arası Mevlana hava limanı” ismi terennüm edilmişti fakat sonradan gündemden kalktı. Belki hızlı tren devreye girince, bu bitsin sonra hava limanını konuşuruz dendi, belki de, “şimdi hava limanı zamanı değil” gibi bir yaklaşım içine girildi. Geçenlerde Konya vekillerinden birisi; “hava alanına ilave peron ve apron yapılacak, gerekli çalışmalar başlatıldı” gibi bir söz etti. Bu çalışmalar yerine; yukarıda sözünü ettiğim; “BÖLGE HAVA LİMANI” çalışmasına kafa yorulsa iyi olur. Böyle bir çalışma yapıldığı zaman şehrimizin vizyonu daha da değişecek! Konya’mıza katma değerler katacak. Ekonomik canlanma hasıl olacak. Düşünebiliyor musunuz; dünyanın her yerine Konya’mızdan uçakların kalkıp indiğini, dünyanın her yerinden misafirlerin ve ziyaretçilerin geldiğini, tarihi, kültürel, ticari ve sanayi bakımından büyük bir canlanma olduğunu. Bu, aynı zamanda Konya’nın dünyaya anlatılması, dünyaya açılması, kültürümüzün dünyada bilinmesi anlamına gelir.
BÖLGE HAVA LİMANI konusunda bugünden çalışmalar başlatılmalıdır. Şehrimizin arazisi geniş. Özellikle bölgedeki illerin de yararlanacağı, onlara da katkı sağlayacak bir düzenlemeye gidilmesi ve “gez günyayı, gör Konya’yı” anlayışına uygun bir dizayn yapılması hepimiz için çok önemli bir konudur. İsmi de hazır; ULUSLAR ARASI MEVLANA BÖLGE HAVA LİMANI.(18 ARALIK 2010)

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



BEYİNLERDEKİ PUTLAR



Beyinlerdeki putlar, sözünden; kafamızın içindeki, tabular, kavram kargaşaları, beynin normal çalışmasına engel olan bütün engeller... anlaşılır. Put; betonlaşma, beynin felç olması, sağlıklı düşünememek, fikir üretememek, elimizi taş altına koymamak... demektir. her put; insana, topluma, ülkeye ve dünyaya zarar verir.

“Örümcek kafalı” sözünde bu anlam gizlidir. Beyninde put olanlar; fikir üretemezler, düşünce geliştiremezler. Ne okurlar, ne okuturlar. Okumadan alim, yazmadan katip pozisyonundadırlar. Hiçbir şekilde diyalektik yapmazlar. Empati kurmazlar, insanları kendileri gibi düşünmezler. Beyninde put olanların tek düşüncesi vardır; -eğer buna düşünce denirse- dünyayı kaosa sürüklemek, tarihi gerçeklere aykırı davranış sergilemek, insanların rüyalarına sansür koymak, tek tip elbise, tek tip düşünce, tek tip fikir, monoton bir hayat, yeniliklerden hoşnut olmama, huzurdan, mutluluktan memnun kalmama..... her zaman iktidarı ellerinde tutup; hortumlamayı meslek edinmek, halka tepeden bakmak, halkı yok saymak, kendileri de bir halk olmalarına rağmen halktan kaçma Tuncay Özkan’ın dediği gibi: “Halk düşmanı” olma, yani kendilerinden kaçmak, kendi kendilerini inkar etmek, gelecekleri için geçmişlerine küfür etmek, menfaat için atalarını, tarihini, kültürünü çöpe atmak, toplumda sınıfsal ayırım meydana getirmek, her şeyde siyaseti devreye sokup, hakikati gizlemek, gavurdan yana olup, kendi neslini, kendi milletini hiçe saymak, “Hava bozuldu” deyince, “Sen bana ördek dedin” şeklinde ütopya üretmek...... beyninde put olanlar; çapsızdır.

Putlaşan beyinler; betonlaşır, ileriye yönelik iş ve işlem yapamazlar. Beyni putlaşanlar, ülkeye hizmet etmezler, onların tek bir uğraşları vardır: Popülizm, günü birlik çalışmak, yarını düşünmemek, geleceğe yatırım yapmamak.

Halkımız, beyni putlaşanlara itibar etmemektedir. Bunu 2002 seçimlerinde gördük. Artık, dünya böylesine popülist yaklaşımlara prim vermemekte, beyni berrak, beyni açık, düşüncesi objektif olanları baş tacı kılmaktadır. Dünya değişim geçiriyor. Artık dünya küçüldü. Her alanda tekamül, her sahada çağı yakalama, her durumda ve anda dünden daha gelişmiş olma... pozisyonları çepeçevre bizi sarmıştır. Siyaset, eski siyaset değil. Ekonomi eski ekonomi değil. Bilgi eski bilgi değil.

Anlayışlar eski anlayış değil. Teknoloji akılları durduracak biçimde yenilik arz ediyor, takip etmek imkansız durumda. Teknolojiye kafa tutmak, “Ben teknolojiyi takip etmeyeceğim” gibi laflar etmek, eski siyasi söylemlerle yoluma devam ederim, yine eskiden olduğu gibi kırar, dökerim, insanları birbirine düşürürüm... anlayışları iflas etmiştir. Beyni betonlaşanlar, kendilerine rakip tanımaz. Demokrasi lafı eder fakat; kendi partisinden, kendi içinden birisi yöneticiliğe soyunduğu zaman partiden ihraç etme durumunda kalırlar. Demokrasi lafta kalır, ortada dolaşan sadece yumruklardır.

Beyinlerin putlaşması; teknolojiye ayak uyduramamak, babamın, dedemin, asırlar öncesinin alet ve edevatı ile çalışma sergilemek, asrı saadette peygamberimiz ve sahabeleri develerle seyahat ettiği, o zaman bu vasıtalar bulunduğu için bugün bizler de aynı şekilde develerle seyahat edeceğiz, onlar gibi giyinip, onlar gibi yiyeceğiz....demektir. Başka bir hareket tarzı benimseyenlere; “Bid’at işliyorsunuz” yaftası yakıştırır, hatta küfürle bile suçlarlar insanları, beyni putlaşanlar....

En önemli işimiz; beyinlerimizi putlaşmaktan korumak olsun. Put fikirlerden, put düşüncelerden, put eylemlerden kurtulmamız dileğiyle...(17 ARALIK 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimoturk49@hotmail.com
YUMURTALI MÜLKİYELİLER!
Son zamanlarda yumurtalı protesto moda oldu! Üniversitelere konferansa, panele giden insanlar yumurtalı saldırıya uğruyor! Konuşmacı kim olursa olsun, hangi düşüncenin mensubu bulunursa bulunsun fark etmiyor. Şöyle bir düşünce var-eğer düşünce denirse- “biz burada demokrasi adına her türlü tehdit, korkutma, yıldırma, saldırı, hakaret, küfür, dayak ve işkenceyi uygulayacağız. Yeter ki buraya insan gelmesin.”
Her türlü toplumsal olaylara, yasa dışı hareketlere emniyet güçleri müdahaleyle görevlidir. Bir insana yumurta atarak, saldırarak, küfür ederek, hakarette bulunarak demokratik hakkını kullanamazsın. Bu tür uygulama hiçbir yerde yoktur ve olamaz. Hele üniversitelerde, eğitim kurumlarında ve fikir geliştirilmesi gereken yerlerdeki insanlara bu asla yakışmaz. Esasında insan olana; kaba kuvvet, küfür, hakaret, yumruk, yumurta atmak, dövmek, yaralamak, tehdit etmek, saldırmak…yakışmaz.
Okullardaki yumurtalı eylemin arkasında; provokatörler var. Öğrenci olmayan, öğrencilikle uzaktan yakından alakası bulunmayan kışkırtıcıların olduğunu gördüm haberlerde. Amaç; hükümeti yıpratmak, elini zayıflatıp güçsüz kılmaktır. Kırsal kesimde bir kısım terörist, okullarda bir başkası! Pekiyi bu böyle devam eder mi? Etmeli mi? Elbette hayır. Bir kere şu tespiti yapmakta yarar var sanıyorum; okul yönetimleri, “ortam gergin gelmeyin” demişse, oraya gitmemek gerekli mi? Ülkenin bir kısmına gidilip bir kısmına gidilememesi ne demek? Bir zamanların “kurtarılmış bölgeleri” gibi bölgeler mi oluşturulacak? Devlet yöneticileri, siyasiler, akademisyenler ve eli kalem tutan, aklı eren insanlar toplumu aydınlatmak için her yere gitmeli ve fikirlerini, düşüncelerini aktarmalıdır. Dinleyenler de, eğer fikri beğenmez, hoşlarına gitmezse, yumurta atmak yerine daha insani, daha medeni bir şekilde tepkilerini ortaya koymalıdırlar.
İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Dünyanın neresinde görülmüştür; kaba kuvvetle başarı elde edildiği? İpleri gererek bir yere varamazsınız. Hele hele, “benim fikrimde olmayan, benim gibi düşünmeyenlere yaşama hakkı tanımam, AKPliler buraya gelemez” demek kadar faşizan, insanlık dışı bir uygulama yoktur. Bu sözün arkasında şu yatar; “başka partiler gelebilir”. Pekiyi o zaman bu öğrencileri diğer partilerin kışkırttığı anlaşılmaz mı? Bir fikri beğenmeyebilirsin, konuşmacıyı sevmeyebilirsin, siyasi partisinden haz almayabilirsin ama bunun yolu yumurta atmak değildir.
Bir süre önce Ahmet Türk’e yapılan yumruklu saldırı nasıl çirkin ve insanlık dışı idiyse, Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde Burhan Kuzu’ya yapılan yumurtalı saldırı da aynı şekilde insanlık dışıdır. Van’da CHP eski genel başkanı Deniz Baykal’a yapılan saldırı nasıl çirkin, ayıp ve doğru değilse, Kayseri’de Enerji Bakanı Taner Yıldız’a yapılanlar da doğru değildir.
Bir emniyet görevlisinin orantısız güç kullanarak insanlara yaptığı muamele nasıl tasvip edilmezse, mülkiyelilerin yaptığı da aynı derecede çirkin, insanlık dışı ve kabul edilemez bir tutumdur. Döverek, söverek, kaba kuvvet kullanarak, yumurta atarak amaca ulaşılmaz.
Yumurtalı saldırıdan medet umanlar varsa yanlış yoldadırlar. Bunu siyaset malzemesi yapmak, yaklaşan seçimlerde kullanmak kadar büyük hata olamaz. Bugün bir siyasi parti temsilcisine atılan yumurta, yarın bir başkasına atılacaktır bunu unutmayalım. Eğer sessiz kalınır, yapanlar cezalarını çekmezse, tehlike büyür. El birliğiyle bu tür eylemlere, “DUR” demek zorundayız. Ateş bacayı sarmadan. (10 ARALIK 2010)

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

MEVLANA VE ŞEMS-İ TEBRİZİ

Mevlana ve şems-i Tebrizi’nin sözlerine baktığımız ve kendimize bunlardan birer hisse çıkardığımız zaman her iki değerli insanı da anlamış oluruz. Zaten amaç da budur. Şöyle diyor o değerli insanlar;

“Canım tenimde oldukça Kur’anın kölesiyim. Ben, Hakk’ın seçkin peygamberi Muhammed (sav)’in yolunun toprağıyım. Her kim bundan başka benden bir söz naklederse, ondan da bizarım, o sözü söyleyenden de bizarım.”

“Önümde ayran tasım oldu mu, Allah’a yemin ederim ki kimsenin balını düşünmem. yoksullukla ölüm kulağıma sürtünse bile hiçbir zaman özgürlüğü köleliğe değişmem.”

“Allah’tan uzak düşen her kötü kişinin kâfirliği, firavunluğu; genellikle aklının noksanlığından ileri gelir.”



MEVLANA’NIN YEDİ ÖĞÜDÜ



1. Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol,
2.Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,
3.Başkalarının kusurunu örtmede, gece gibi ol,
4.Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,
5.Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol,
6.Hoşgörüde deniz gibi ol,
7.Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. (Mevlana’nın Tefekkür Dünyası, Kazım Öztürk, Tebeşir Yayınları, Konya, Ocak 2010)


ŞEMS-İ TEBRİZİ’NİN ON ÖĞÜDÜ

1.Alah’ı tanıdığınızı iddia ediyor, fakat ona olan borcunuzu vermiyorsunuz. Bu borcu, fakir ve muhtaçlara ihsanda bulunarak ödeyin.
2.Kur’an-ı Kerim’i okuyorsunuz fakat hüküm ve kurallarından haberiniz yok. Okuduklarınızı uygulayın.
3.Şeytanın, düşmanınız olduğunu iddia ediyor, fakat ona itaat ediyorsunuz. Onun tekliflerini geri çevirin.
4.Kendinizi Muhammed (SAV) ümmetinden sayıyor, fakat sünnetini uygulamaya çalışmıyorsunuz.
5.Cennete girmek istediğinizi söylüyor, fakat ona girmek için gerekli hiçbir ameli işlemiyorsunuz.
6.Ateşten kurtulmak istiyor, fakat günahlarınızı ve kötü amellerinizle kendinizi durmadan ona doğru sürüklüyorsunuz.
7.Ölümün herkese geldiğini biliyor, fakat ona hiçbir hazırlıkta bulunmuyorsunuz.
8.Bütün din kardeşlerinizin kusurlarını görüyor, fakat kendi kusurlarınızı görmüyorsunuz.
9.Allah’tan gelen bütün nimetleri şükretmeden yiyor ve kullanıyor, fakat O’na olan minnettarlığınızı size verdiği nimetlerden muhtaçlara tasadduk ederek göstermiyorsunuz.
10.Ölülerinizi, aynı sonun sizin de başınıza geleceğini bile bile, ibret almadan, gömüyorsunuz. (Şems-i Tebrizi’nin Evrensel Mesajları, NKM Konya, 2010)
Gerçekten, yukarıda kitabımdan aldığım bu güzel sözleri hayatımıza hakim kılarsak; dünyada; terör, kin, kan, düşmanlık, öfke, insanlık dışı tavırlar olabilir mi? Eğer yeryüzünde sıkıntı varsa, insanlar birbirini bir hiç uğruna gözünü kırpmadan öldürebiliyor, hayat hakkı tanımıyorsa, trafikte, insani ilişkilerde bir başı boşluk hüküm sürüyorsa; Mevlana’yı da, şemsi de sadece tarihi birer şahsiyet olarak bilmiş ve insanı inşa etme yönlerini görmemişiz demektir. Dünyayı imar etmek ancak böylesine gönül mimarlarına itibar etmekle mümkündür. (06 ARALIK 2010)

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



WİKİLEAKS SKANDALI NEYİ ANLATIYOR?


İki gündür kamoyunu meşgul eden ve bazı siyasilerin siyaset malzemesi yapmaya çalıştığı WikiLeaks olayı aslında ABD’nin meselesi! Ama bunun altından Türkiye’nin çıkması, daha doğrusu böyle bir durumu ortaya atmak, Türkiye’nin dış politikasını hazmedememek, özellikle Dışişleri bakanı Ahmet davutoğlu’nun; “yeni Osmanlılar” olarak lanse edilmeye çalışması, komşularla sıfır sorun konusunu gündeme alması ve uygulaması, orta Doğu’da yetkiyi ele alması, İsrail’in dünya kamuoyunda itibardan düşmesinde etken rol oynaması… bunları üst üste koyduğumuz zaman bugün WikiLeaks’te yayınlanan belgelerin, yarın bir başka internet sitesinde yayınlanması kaçınılmazdır.

WikiLeaks skandalı, pek de öyle gözümüzü korkutmamalıdır. Bu, aslında ABD’nin bir 11 Eylülü’dür. 1. Dünya ülkelerinin, 3. Dünya ülkeleri üstünde uygulamaya çalıştığı bir emperyalist baskının tezahürüdür! Bu skandalla, dünyada demokrasinin yaygınlaşacağı, emperyalistlerin iflas edeceği, dünyayı iyiliklerin kaplayacağı bir manzara ortaya çıkacaktır! Bu konuda Hürriyet yazarı İsmet Berkan’ın tespitleri çok önemli. Şöyle diyor;

WikiLeaks'te yayınlanan belgeleri sızdıran Manning'i tanımadan önce tanınması gereken kişi...
Hürriyet Gazetesi yazarı İsmet Berkan, WikiLeaks'te yayınlanan belgeleri sızdıran Bradley Manning'in yakalanma hikayesini yazdı. Ama Manning'i tanımadan önce tanınması gereken kişiyi anlattı: Adrian Lamo...

22 yaşındaki ABD'li asker Brad Manning şifreli belgeleri indirip WikiLeaks'e sızdırarak Amerika'nın gizli dış politika belgelerini ve üstü örtülmüş savaş suçlarını tüm dünyaya duyurdu.

Belki her gün işiniz gereği internettesiniz, belki bu yazıyı bile şu an internet üzerinden okuyorsunuz.

Bu, sizin bildiğiniz internet. Herkese açık olan, dünyanın bütün bilgisini birbiriyle paylaştığı, sadece iyi şeylerin değil çok ama çok kötü şeylerin de herkesin erişimine açıldığı meşhur ‘InfoBahn’ yani ‘İletişim Otoyolu.’

Ama bir de bilmediğiniz internetler var, bir tanesinin adını söyleyeyim: Siprnet.

Bu, Amerikan ordusunun kendi interneti. Sadece ordu değil, mesela Amerikan Dışişleri Bakanlığı da bu şebeke üzerinden yazışıyor, haberleşiyor.

Bu şebekeye girebilmek için Amerikan ordusuna veya Dışişleri’ne mensup olmanız gerekiyor. Ama bu da yetmez, bir de şebeke içinde nelere erişip nelere erişemeyeceğinizi belirleyen bir yetkiniz de olmalı.

Bu şebeke üzerinde ‘gizli’ gizlilik dereceli dokümanlara erişim yetkisi olan insan sayısı 3 milyonmuş. Ve bu sistemde eğer sizin kullanıcı olarak ‘gizli’ belgelere erişim yetkiniz varsa, bu yetki sayesinde diyelim bilgisayarınıza taktığınız bellek çubuğuna veya boş DVD ya da BluRay diske istediğiniz şeyleri de kopyalayabiliyormuşsunuz. En azından geçen Mayıs ayına kadar bu böyleymiş.

Bradley Manning işte o 3 milyon insandan biriydi. Amerikan ordusunda erdi. Bağdat’ta istihbarat analizcisi olarak askerlik görevini yapıyordu. Ve bu şebekeye hergün, günün her saati erişimi vardı.

Aylarca şebeke üzerinden videolar ve belgeleri yanında getirdiği müzik CD’si kılığındaki DVD’lere kaydetti. Sonra da onları bugün bizim de okuyabileceğimiz hale getiren WikiLeaks adlı internet sitesinin kurucusu Julian Assange’ye verdi.

İngilizcede ‘leak’ sızıntı anlamına geliyor. Bir gazeteciye haber sızdırmak mesela böyle adlandırılıyor. WikiLeaks’in adı da buradan geliyor zaten. İşte Bradley Manning, işi haber sızdırmak, yani gizli belgeler yayımlamak olan siteye o haberi sızdıran kişinin adı.

Tabii bu çapta bir gizli belge transferine ‘sızıntı’ denebilir mi, yoksa bu aslında bir ‘sel’ midir, ayrıca konuşulması gereken bir konu ama şunu bilelim, bu gizli belgelerin açığa çıkması dünya çapında sivil toplum ve sivil özgürlükler için eğer bir zaferse, biz bu zaferi henüz 23 yaşındaki Oklahomalı bu genç Amerikalıya, Bradley Manning’e borçluyuz esas olarak.

Ve Manning, halen askeri cezaevinde bir çeşit büyük jürinin önüne çıkacağı günü bekliyor şu an. Ona yapılacak suçlamaların neticesinde 52 yıla kadar hapse mahkum olması söz konusu. Manning’i savunacak avukatların bir bölümünün ücretini WikiLeaks ödüyor, bunu da bilin. (01 ARALIK 2010)

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
http://birgo.mynet.com/Kazim_ozturk
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimoturk49@hotmail.com
HAS PARTİ'YE KATILANLARIN AHİRETİ TEHLİKEDE Mİ?

Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan; “HAS Parti'ye katılanların ''adeta ahiretlerini tehlikeye attıklarını'' öne sürdü. HAS Partinin programını göstererek, ''Bu programın içerisinde tek bir milli görüş ifadesi yoktur. Bunu ayrılanların kendilerine ne kadar yazık ettiğini ifade etmek için söylüyorum. Bu programda ahlak ve maneviyat, adil düzen, yeniden büyük Türkiye, yaşanabilir bir Türkiye, yeni bir dünya kurma hedefi ve vizyonu yoktur'' diye konuştu. ''İnsan; ırkı, rengi, cinsiyeti, dili, dini, mezhebi, düşüncesi, memleketi, sosyal ve ekonomik durumu ne olursa olsun eşref-i mahlukattır'' şeklinde bir tanım bulunduğunu kaydeden Kazan, ''Onun için mi hahamları, papazları aldın?'' diye sordu. Eşref-i mahlukatı Şeyh Galip'in müsemmen şiirinden bir kaç dizeyi okuyarak tanımlayan Kazan, ''Her türlü mezheplisine, meşreplisine insan diyebilirsin ama burada eşref-i mahlukat diyemezsin. Eşref-i mahlukatı bu kadar genişletemezsin'' dedi.Türkiye'nin ahlaki durumunu eleştiren Kazan, aile hayatının adeta ortadan kaldırıldığını, nikahsız birlikte yaşamanın hedef haline getirildiğini öne sürdü. Adalet Bakanlığı yaptığı dönemde koalisyon hükümet olmalarına rağmen ''müstehcen neşriyatı'' bitirdiklerini anlatan Kazan, iktidarın bunları bitiremediğini ileri sürdü.Kazan’ın; ''ahlak ve maneviyat, adil düzen, yeniden büyük Türkiye, yaşanabilir bir Türkiye, yeni bir dünya kurma hedefi ve vizyonu” üzerinde durmak istiyorum. Durmadan bunu dile getiriyorlar ve halka anlatmaya çalışıyorlar! Fakat ne adaletten, ne ahlak ve maneviyattan söz etmek mümkün olmuyor. Eğer ahlaktan söz edilmeye devam edilirse halkımız haklı olarak şu soruyu sorarlar; “madem öyle de neden önce Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarını, şimdi de Numan Kurtulmuş ve ekibini partide istemediniz? Partiyi kendi babanızın çiftliği gibi görüyorsunuz. Bunun ahlak ve maneviyatla ilgisi var mı? Şayet yaşanabilir bir Türkiye, yeni bir dünya kurma vizyonu ile hareket edecekseniz; dünya ile entegrasyona girmeye mecbursunuz. Aksi hareketlerle sonuç alınmaz. Vizyonu geniş, ufku derin olanlar, başkalarına çamur atmakla vakit geçirmez, proje üretir, ülkenin geleceğine yönelik planlar yapar. Halka sıcak mesajlar verir, birleştirici, dostluk peyda edici tavırlar sergiler! “Adil düzen” lafını çok kullanıyorsunuz, ama kendiniz buna uymuyorsunuz. Tabir yerindeyse kendi yavrularınızı yiyorsunuz! Size muhalefet edene yaşama hakkı tanımıyorsunuz! Körü körüne, düşünmeden, eleştirmeden itaat etmeyi yeğliyorsunuz! “İmamı masum” anlayışı içinde bir taassup hakim! Bu hamakat içinde olan düşünceler; halkın teveccühünü kazanamaz. Çünkü görünen köy kılavuz istemez. Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olur. Halkımız; kimin ne yaptığını, ne yapmak istediğini, kimin ülkeye gerçekten hizmet etme konusunda samimi olduğunu çok iyi biliyor! Onun içindir Kazan ve benzerlerinin telaşı ve korkuları! “niçin yapmadığınızı söylersiniz?” (29 KASIM 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

MİLLİ GÜVENLİK SİYASET BELGESİ

Türkiye’nin gizli anayasası olduğu söylenen bir küçük kitap var. Kırmızı ciltli olduğu için Kırmızı Kitap denilen bu kitabın içinde ne yazdığını pek az kimse biliyor. Ama bilmediğimiz bu kitap, bizi yönetiyor.
Ondan ilk önce Alparslan Türkeş; “Devletin kırmızı bir kitabı var” dedi. O gün bugündür Kırmızı Kitap merak konusu olageldi.
Türkeş, 10-15 sayfalık bu kitabı 1961 yılında görmüştü. O zamanki adı “Milli Güvenlik Politikasının Esasları” idi. Kırmızı bir ciltle kaplanmıştı. İçinde Türkiye’nin güvenlik alanındaki temel siyasi yörüngesi yazılıydı.
Yıllar içinde o kitap kalınlaşıp, derinleştiyse de özünden bir şey kaybetmedi. Ve zamanla anlaşıldı ki, orada yazılı kararlar “hükümetler üstü”dür.”
Devletin gizli bir çekmecesinde kırmızı ciltle kaplı bir kitap var.
İçinde ne yazdığını pek az kimse biliyor. Ancak bilenler, bunun “Türkiye’nin gizli anayasası” olduğunu söylüyorlar. Yani Türkiye aslında o kitapta yazılı kurallarla yönetiliyor. Kısaca bu kitabın ve “yazarı”nın tarihinden söz edelim:
1949′da “savunma stratejisini hazırlamak” amacıyla Ankara’da bir Milli Savunma Yüksek Kurulu kuruldu. Kurul 17 sivil bakan ve Genelkurmay Başkanı’ndan oluşuyordu.
1961′de Menderes’i deviren askerlerin sivillere güvensizliği bu kurula da yansıdı. Savunma konularında “tavsiye”lerde bulunmak üzere Milli Güvenlik Kurulu teşkil edildi. Daha önce tek oyu olan Genelkurmay Başkanı, yanına 3 kuvvet komutanını da aldı. Durum; 4 asker, 8 sivil oldu.
1982 Anayasası ile MGK güvenlik kararlarını hükümete “önerme”ye değil “bildirmeye” başladı. 10 kişilik kuruldaki denge de siviller aleyhine değişti: 5 asker, 4 sivil ve 1 cumhurbaşkanı…

* * *

Herhalde “derin devlet” diye söz edilen yer, ülke yönetiminde son 50 yılda etkisi adım adım artırılan bu kurum olsa gerek…
MGK’nın beyni “genel sekreter”. Adı pek bilinmiyor ama “Gölge Başbakan” olduğu söyleniyor. Emrinde 250 kişi çalışıyor. Görevi; “devlette devamlılığı temin”. Yani devleti bir ata benzetirsek, süvari değişse de atın aynı yönde koşmasını sağlamak.
Nasıl yapılıyor bu?
Genel sekreterin 4 yardımcısından biri olan “Milli Güvenlik Siyaseti Başkanı” stratejiyi hazırlıyor. Devletin tehdit sıralamasından ekonomi politikalarına, kültürel önceliklerden dış siyaset tercihlerine kadar her şeyin yazılı olduğu bu belgede Genel Sekreterlik’te pişirilip kırmızı kitaba dönüştürülüyor. Önce MGK’da sonra Bakanlar Kurulu’nda onaylanıyor. Meclis, - içinde ne yazdığını bilmese de - bu kitaba aykırı yasa çıkaramıyor.
Her seçilen iktidar, 3 ay içinde MGK Genel Sekreterliği’ne brifinge davet ediliyor. Burada yeni süvariye “ulusal savunma stratejisi” anlatılıyor.
Peki ya iktidar olan partinin programı bu kitapla çelişirse?
MGK’nın eski genel sekreteri, emekli Org. Doğu Beyazıt şöyle der:
“İktidara gelen parti milli güvenlik siyaseti esaslarından haberdar olunca programındaki çoğu fikri değiştirir”.

* * *
“Kırmızı kitap”, üniformalılara hükümetler üstünde tahakküm kurma şansı veriyor.
Askerler “Milli güvenlik siyaset belgesini Bakanlar Kurulu onaylıyor” dese de 28 Şubat’ta açıkça görüldüğü gibi pratikte “at”, kararlara uymayan süvariyi ne yapıp yapıp sırtından atıyor.
İktidarını biraz da halkın ulusal güvenlik kaygılarına borçlu olan Devlet Bahçeli’nin Yılmaz’a yönelik çıkışını “MGK’nın tepkisi” olarak yorumlamak yanlış olmayacaktır.
Ancak kim ne derse desin soğuk savaşın bitmesinin ardından bütün dünya savunma harcamalarında kısıntıya giderken, 4 yıl öncenin bölücülük ve şeriat tehditlerini aşmış gibi görünen Türkiye’nin son 4 yılda savunma harcamalarını yüzde 50′den fazla artırması, dünya devi ABD bile milli gelirinin yüzde 3′ünü savunmaya ayırırken, krizdeki Türkiye’de bu payın yüzde 5.4 olması hepimizi düşündürmelidir.
Bütün geleceğimizi biçimlendiren “Ulusal Güvenlik Siyaseti Belgesi”nin içeriğini bilmek ve cebimizden harcanan paranın tehdidin ölçüsü ile orantılı olup olmadığını tartışmak en doğal hakkımız…
“Kırmızı kitap”ın kapağı açılırsa bundan sadece Türkiye değil, “gizli iktidar” iddialarına muhatap olan MGK da yararlanır.

Hükümet, yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nden; “irtica” bölümünü çıkarttı. Bu demektir ki, artık ordudan; “irtica asıllı ve disiplinsizlik nedeniyle” gibi saçma bir iddia ile atılma olmayacak ve kimse mağdur duruma düşmeyecek. Tabii ki; tek bir anayasa olur. Bir görünen anayasa, bir de görünmeyen anaysa! Olacak şey mi bu? Elbette devletin gizli meseleleri olur ama bunu; Cumhurbaşkanı, Başbakan ve ilgili bakanların bilmemesi olabilir mi? Bu yenilik; TSK’nın Demokratik açılıma uğramasıdır. (23 KASIM 2010)

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

AK PARTİ NİÇİN SEVİLİYOR?

AK PARTİ hükümeti, 2002 yılında iktidar oldu. Ondan sonra yapılan bütün seçimleri büyük bir farkla kazandı! Pekiyi bu başarısını neye borçlu? Elinde sihirli bir değnek mi var? Neden halkımız AK PARTİ’ye teveccüh gösteriyor? Bakıyorum Türkiye’de sayısız parti var. Niçin bu kadar çok parti içinden AK PARTİ sıyrılıp çıkıyor? Bazı partiler ilk çıkışlarında popülerliğini koruyup, aradan uzun bir zaman geçmeden silinip gidiyor! İşte size AK PARTİ’yi başarıya götüren icraatlar:

7.5 yıl önce, yani AK Parti hükümet etmeye başladığında Türkiye ekonomisi dünyada 26. sıradaydı. Bugün bütün dünyayı, Amerika'yı bile ciddi ciddi sarsan ekonomik krize rağmen Türkiye dünya ülkeleri arasında 17.

Türkiye G-20 denilen, dünyanın gelişmiş 20 ülkesi içine girdi.

AK Parti iş başına geldiğinde Türkiye'nin en temel sorunu enflasyondu ve enflasyon çift haneli rakamlarda seyrediyordu.

Tam tamına yüzde 30 enflasyon vardı 2002'de.

AK Parti iktidara geldiğinde, 2002'de Türkiye'nin yıllık ihracatı 36 milyar dolardı.

İhracat rakamları yıllık, 102 milyar dolar.

40 yıl sonra enflasyon tek haneli rakamlara düştü
Türk lirasından 6 sıfır atıldı. Paramız değerlendi
İlaç ve temel ihtiyaç ürünlerinde KDV %18 den %8,%8 den %1’e düşürüldü
Kurumlar vergisi % 33 den % 20 ye düşürüldü
En düşük bağ-kur emekli aylığı 240 T.L. den 400 T.L.'ye çıkarıldı
Kişi başına düşen milli gelir 2500 dolardan 5200 dolara çıktı
Yıllardır büyük bir sorun haline gelen nema ödemeleri yapıldı. Ödenen miktar 14 milyar T.L.

İlköğretim ve liseler de kitaplar ücretsiz hale getirildi
Öğrenim bursları 45 T.L. den 130 T.L. ye çıkarıldı
2003-2006 yılları arasında yaklaşık 85 bin derslik yapıldı
Türkiye’nin dört bir yanında okullarımıza 406.000 bilgisayar dağıtıldı
Bilimsel araştırmalara 470 Trilyon kaynak aktarıldı
Tüm okullara internet bağlantısı gerçekleştirildi

Tüm hastaneler tek çatı altında toplandı
SSK-Bağ-Kur, Emekli sandığı ayrımı kalktı
Özel hastaneler herkese açık hale getirildi
112 acil servisleri ambulans hizmetleri ücretsiz hale getirildi
Yeşil kart sahipleri tümüyle devlet güvencesine girdi
Sosyal güvenlik yasası ile tüm vatandaşlarımızın 18 yaşına kadar tüm çocukların tedavileri devlet güvencesi altına alınmıştır

Cumhuriyet tarihi boyunca 3.859 km. Bölünmüş yol yapılan ülkemizde 4 yılda 6.800 km. Yol yapıldı
Cumhuriyet tarihi boyunca 43 bin toplu konut yapılırken 4 yılda 200.000 toplu konut yapıldı
4 yılda 5.000km doğalgaz boru hattı döşendi
Afşin-Elbistan b santrali 1.5 milyar dolara 4 yılda tamamlandı
Uçak fiyatları otobüs fiyatlarına indi.Artık herkes uçakla seyahat edebiliyor..
Karadeniz sahil yolu tamamlandı. Karadeniz'e 12 tünel yapıldı
Köy-Des projesi ile yolsuz ve susuz köy kalmadı...

Bel-des projeleriyle beldelerimiz kalkındı.

Diğerler partiler de, halkın teveccühünü kazanmak istiyorlarsa, AK PARTİ hükümetinin

yaptıklarının daha fazlasını yapmalı, sözden, kavgadan, kısır çekişmelerden kurtulup ülkeye hizmeti ibadet kabul etmelidir. O zaman başarılı olurlar. (13 KASIM 2010)

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

CHP’DE DEPREM

Çarşamba günü CHP açısından en kötü gün olmuştur. Bu gün ile ilgili gazete manşetleri çok ilginç başlık attılar. Daha aradan çok zaman geçmedi, Önder Sav ile Kılıçdaroğlu’nun dostlukları birden bitti! Bundan beş ay önce; eski genel başkan Deniz Baykal’ı kaset skandalıyla aşağı indirip, Kılıçdaroğlu’nu genel başkanlık koltuğuna oturtan isim Önder Sav’dı.

Önder Sav, CHP için önemli bir isim. Çünkü yıllarını CHP’ye adamış eski ve kurt bir siyasetçi. Kılıçdaroğlu genel başkan olunca, “sayın Kılıçdaroğlu’nun başkanlığı uzun sürmez, önder Sav onu kısa zamanda bitirir” demiştim. Her halde aynısı olacak gibi. Belki ilk bakışta Kılıçdaroğlu kazanmış görünüyor fakat Önder Sav’ın son hamlesi önemli. Yapılacak genel kurulda Kılıçdaroğlu gidecek, yerine yine Deniz Baykal veya onların işaret edeceği bir isim gelecek.

CHP genel merkezindeki yumruklu, tekmeli, salvolu hücumları görünce sanki karşıda ezeli bir düşman var, ona saldırılıyor sanırsınız! Bu, CHP’de yeni bir olay değil. Her zaman kurultayları olaylı geçer. Bu hengamede genel seçime giderse- ki öyle görünüyor- pek de değişen bir şey olmayacak. Yani kemikleşmiş, standart oyları dışında sürpriz beklenmez CHP’den bu şartlarda.

Acaba CHP neden böyle bir handikap yaşıyor? Bu problemden kurtulabilir, oylarını artırıp iktidara gelebilir mi? Seçim meydanlarında; “başörtüsünü biz çözeriz, ülkeyi biz ayağa kaldırırız” söylemleri genel merkeze gidince unutuluyor, hatta “biz böyle demek istemedik, yanlış anlaşılmış” diye çark ediliyor! Genel Başkan bir türlü söylüyor, genel sekreter Önder Sav başka türlü söylüyordu. Tabii sonuçta Önder Sav’ın dediği oluyordu. Genel Başkan’ın sözleri havada kalıyor, daha doğrusu sözünün arkasında durmamış oluyordu! Bu görüntü, CHP’de ve halkın kafasında; “perde arkasından yöneten gizli bir genel başkan profili” vardı. Yani iki başlılık sürüyordu. Bu gidişle ne bu handikabı aşabilir ne de dişe dokunur bir oy alabilir. Bu tutumunda milletin bedduası var. Çünkü bir zaman Önder Sav, hacca gidecek birisine; “ne yapacaksın orada? Dikkat et, seni Muhammed orada alıkoymasın?”diye alay etmişti. Ama bu alayı üstüne o dönemin genel başkanı sesini çıkartmamış, görevinde devam etmesini sağlamıştı. Fakat Deniz Baykal bu adama yaranamamış, ortaya bir kaset skandalı atılmış, bir gecede istifasını istemişti.

Bu olaylı günden sonra siz tahmin ediyor musunuz ki CHP, durulacak, randıman sağlayacak, seçimlere salim kafayla girecek? Diyelim ki Kılıçdaroğlu etkili oldu, muhaliflere dişini geçirdi, Sav’ı savdı. Pekiyi içteki muhalefet uslu duracak mı? İçin için kaynayacak CHP! Hatta şimdi tek muhalefet varken bundan sonra birkaç parti içi muhalefet çıkacak. Aklım erdi ereli CHP hep; “kurultay”larla gününü geçiriyor. Ülkede sağlıklı bir ana muhalefet görevini üstlenemiyor. Yaptığı muhalefet; yıkıcı, hiçbir meseleye çözüm getirmeyen, statükoyu savunan, darbecilere destek veren, darbeden medet uman, kalkınmaya, büyümeye engel olan kör dövüşü misallidir.

Öyle görünüyor ki CHP ezeli ve ebedi muhalefetini devam ettirecek! Ne kadar da genel başkan değiştirse de, her ne kadar söylemi bol olsa da. (05 KASIM 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

HASPAR

HASPAR kuruldu. Sayın Numan Kurtulmuş, değişik ayak oyunlarıyla Saadet Partisinden ayrıldıktan sonra bütün Saadet camiası, bu yapılanların yanlışlığını istifalarıyla ortaya koydular! Yeni kurulan HAS PAR, (Halkın Sesi Partisi), kısa zamanda teşkilatlanıp 2011 seçimlerine katılabilmek için yoğun çaba harcayacak. Acaba mümkün olacak mı? Yoksa; “ben de bir parti kurayım da genel Başkan olayım” anlayışı mı var işin içinde? İnşallah böyle bir düşünce yoktur.

Ama neden sağ partiler, milliyetçi muhafazakar partiler bölük pörçük? Önüne gelen bir parti kuruyor. Halbuki hepsi birlik olsa, aynı hedefe doğru kilitlense daha doğru olmaz mı? Bugünkü anlayışla bu mümkün görünmüyor! Öyleyse, bu zihniyetle AK PARTİ dışında seçimlerde alternatif bulunmuyor. Belki bu sözüme diğer partililer kızıp köpürecek ama realite bu. 2002’den beri AK PARTİ seçimi büyük bir çoğunlukla kazanıyor ve tek başına iktidar oluyor!

Akla geliyor; “neden Erbakan Hocanın partisi bu kadar çok parti doğuruyor?” bundan önce, şu an iktidar olan AK PARTİ ortaya çıktı. Onların da akıbeti aynen Numan Kurtulmuş’un akıbeti gibiydi. Adeta, “ben olmazsam bu iş olamaz, benim olmadığım yerde hiç kimseye hayat hakkı tanımayız!” denerek, statükoya karşı gelenler harcanıyor!

Halbuki Kurtulmuş, partinin oy oranını % 2.5’tan, % 8.5’a yükseltmişti. Bu demektir ki; eğer Saadet’in başında dursaydı, daha doğrusu durdurulsaydı 2011 seçimlerinde barajı aşıp TBMM’ye girme şansı vardı. Kurtulmuş ayrıldıktan sonra; Saadet’in % 2.5 bile oy alma ihtimali kalmamış görünüyor. Ama herhalde şöyle denmek isteniyor; “küçük olsun benim olsun” öyle mi? Zaten, olanlar karşısında Saadet’in doğru dürüst performans göstereceğine ihtimal vermiyorum.

Saadet’in bir başka handikapı da şu; Milli görüş anlayışını sadece kendilerinin temsil ettiğini, kendilerinin dışında milli görüşün temsilcilerinin olamayacağını belirtmeleri. Bu konuda Erbakan bakın neler diyor;

"Milli görüş Türkiye'nin ve insanlığın kurtuluşunun tek çaresidir. Milli görüşsüz insanlığın kurtulması mümkün değildir. Türkiye'de halen 60 kadar parti var. Bunlar temelde hepsiyle birbirinden aynıdır. Çünkü hepsi işbirlikçi ve taklitçidir. Temel esaslardan sapıldığı taktirde 61. parti olur ve hiç oluruz."

Milli Görüş, Saadet partisi veya Saadet partililerin malı değildir. Milli görüş; milletin malıdır. Adı üstünde. Bunu yalnızca bir partiye mal etmek, bir partinin tekelinde tutmak kadar yanlış ve insanların hafakanlarını kaldıran bir mesele olamaz. Bu yüzden, insanlar Saadet partisinden kopuyorlar. Bunun için Saadet partisi seçimlerde performans gösteremiyor!

Şöyle söylemek de son derece yanlış ve akıl dışı; “saadet partisi dışındakilerin hepsi taklitçi, hepsi birbirinin aynı, hepsi iş birlikçi”. Evet; “Milli görüşsüz insanlığın kurtulması mümkün değil”. Ama bu, “Milli görüş saadet partisidir” demek değildir. Ülkede ne kadar çok milli görüşe sahip insan var. Ne kadar çok Milli ve manevi değerleri benimseyen, ülkenin kalkınmasında gece gündüz ter döken kahramanlar mevcut! Bu konuyu tek bir partiye mal etmek olur mu? Böyle bir düşünceye sahip olmak, halkımızı yaralar. (02 KASIM 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

NEDEN DİN GÖREVLİLERİNDEN KORKUYORSUNUZ?

Öteden beri din görevlileri, imamlar, müezzinler, dinin temsilcileri; itilen, kakılan, ikinci sınıf insan olarak benimseniyor, kendilerini laik, sosyete ve bu ülkenin tek sahibi olduğunu söyleyenler tarafından. Böyle bir yaklaşımla, böyle bir anlayışla ne başörtüsü, ne insanlar arasında barış, kardeşlik çözülür.

Zaten yıllardır değer yargıları üzerinde spekülasyon üretiliyor. Aslında bu konuda hiçbir problem olmamasına rağmen, sun’i problem oluşturuyorlar! Edirne’de bir İlköğretim okulunun velileri; din derslerine imamların girmesini protesto etti.

Edirne Merkez İlköğretim Okulu yakınlarında toplanan yaklaşık 70 öğrenci velisi, din derslerine imamların girmesini istemediklerini belirterek, rahatsızlıklarını belirtmek için topladıkları dilekçeleri Edirne Milli Eğitim Müdürlüğüne ileteceklerini bildirdi.

Grup adına basın açıklaması yapan öğrenci velisi Sevtap Sakallı, okullarda Milli Eğitim Bakanlığına bağlı, maaş karşılığı ders saatini dolduramamış birçok öğretmen varken, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerine okul dışından imamların girmesini istemediklerini söyledi.

Basın açıklaması sırasında bazı öğrenciler, sınıflarının pencerelerine çıkarak, ailelerine destek verdi.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Edirne Şubesi Başkanı Ayten Durmuş ise emekli bir öğretmen olduğunu belirterek, ''Öğretmen olmanın kıstasları vardır, herkes öğretmen olamaz. Nasıl biyologlar, kimyagerler öğretmen olamaz deniyorsa imamlar da olamaz. Cami mi kalmadı? İmam fazlalığı mı var? Bunu anlamış değiliz. Amaç imam yetiştirmekse bu kabullenilemez'' dedi.

Bazı veliler de, ''din derslerine imam giriyorsa resim derslerine tabelacılar, beden eğitimi derslerine de futbolcular girsin'' diyerek olayı kınadıklarını belirtti.

Veliler, ''İmam camiye, öğretmen okula'' sloganı attıktan sonra dağıldı.

Gerçekten de şaşılacak bir durum. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum; mesele, din görevlilerinin derse girme meselesi değil. Mesele; din görevlilerine karşı şaşı bakıştır! Din derslerine ehil olanlar değil de, na ehil olanların girmesi bunların hoşuna gider. Hatırlarım; bir zaman din dersine; müzik öğretmenleri, Türkçe öğretmenleri, ilkokul öğretmenleri girerdi. Tabii, ehil olanlara sözüm yok ama bazıları, din dersi yerine; ya şarkı, türkü öğretir din dersinden haberi olmazdı, ya da resim öğretmeni girer, resim yaptırırdı! Hiç unutmuyorum; benim oğlumun ilkokulda iken din dersine okul müdürü girerdi. Derste bir sure okutmuş ve sureyi yanlış öğretmiş! Bana gelip okuyunca yanlış olduğunu söyledim. Doğrusunu öğrendi ama çok zor oldu.

Dinden, inançtan, değer yargılarından haberi olmayan, “İslâm” deyince hafakanları kalkanların din dersine girdiklerini düşünün, çocukların bu insanların elinde ne hallere geldiğini hayal edebiliyor musunuz?

Din dersi vermeye en yetkili ve en çok layık olanlar tabii ki imamlardır. Çünkü onların bir görevi de öğretmenliktir. Kur’an Kurslarında öğretmenlik yapan birçok din görevlisi vardır. Kur’an Kurslarına, camilere olumlu bakmayanların; imamlara olumlu bakması beklenebilir mi? (28 EKİM 2010)




KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

MANTIKSIZ YAKLAŞIMLAR!

Ne zaman “kişisel haklar, özgürlükler” gündeme gelse, ne zaman, “inancın gereğini yerine getirme hakkı” ortaya çıksa; “olmaz böyle şey, bunlar rejimi tehlikeye atar, bu tür hareketler laikliğe aykırıdır” bağırmaları ve hafakan basan konuşmalarını duyarız!

O kadar mantıksız ve o kadar akla ters, insanların özgürlüğünü elinden alan tavır ki; nereden baksanız, nereden tutsanız elinizde kalır. Şimdi düşünün bir kere; benim; kızım, eşim, kardeşi, annem, halam, ninem… inancından dolayı başını örttüğü zaman; “hayır öyle değil böyle örteceksin, benim dediğim gibi bir örtün olacak; kakülün önden görünecek, boynun görünecek, Pakistan ve İran’dakiler gibi örtüneceksin” dayatmasının, özgürlük neresinde? Bu, düpedüz Anayasa ihlali değil mi? Özgürlüklere vurulmuş bir pranga değil mi? Sonra, siz mi belirleyecek siniz benim insanımın nasıl giyineceğini? Nasıl giyinmeyeceğini?

Adeta kangren hale geldi şu başörtüsü meselesi! Aslında mesele olacak bir şey değil ama; özgürlüğü kendine has kılan, “benim verdiğim kadar özgür olacaksın, benim istediğim gibi konuşup, yazacaksın ve giyineceksin, hatta benim belirlediğim ortamlarda ve işlerde çalışacaksın!” turtasızlığı ülkede yıllardır problem oluşturuyor ne yazık ki!

Meseleye bir de tersinden bakalım; hiç açık gezen, açık olarak çalışanlara, kapalılardan bir şey diyen var mı? Eğer varsa bu da bir mantıksızlıktır, bu da bir özgürlük kısıtlamasıdır. Fakat mesele başka! Mesele üzüm yemek değil, bağcı dövmek!

Benim; kızımın, eşimin, annemin, kardeşimin veya Anadolu insanımın inancından kaynaklanan değer yargılarına müdahale etmeyin. Zira bu değer yargıları sayesinde Kurtuluş savaşını kazandık. Benim; Şerife Bacım, Fatma bacım, Nine Hatunum ve daha nicelerinin bu vatanın kurtulmasında payı var! Taşıdığı mermi ıslamasın diye çocuğunun üstündeki battaniyeyi alıp mermilere örten kahraman kadınlarımın süsüdür başörtüsü! Başörtüsü, siyasi simge değil; inancın simgesidir.

Çanakkale savaşında 250 kiloluk mermiyi inanç saikiyle kaldırıp, topa süren ve düşman gemisinin batmasını sağlayan o kahraman çavuş’un inancının gereğidir başörtüsü! Korkmayın, başörtülülerden size zarar gelmez. Başını örtenler yüzünden rejim tehlikeye de girmez. Girseydi şimdiye kadar- yıllardır- girmiş olur, ülke kaosa sürüklenirdi!

Yapmayın, etmeyin; gelin el birliğiyle yıllardır çözümsüz olan bu meseleyi bitirin, bitirelim. Bitirelim ki temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp karşımıza bir daha gelmesin. Sizin sandığınız gibi değil, başı örtülü de, başı açık da kol kola geziyor, ele ele yapışıp sohbet ediyor, arkadaşlık kuruyor!

Baş örtüsü

Kızımın namusu,
Eşimin süsüdür.
Baş örtüsü,
İnancın ölçüsüdür.
Bunun için ne değerler yitirdik,
Rüyalara sansür koyduk, Hayalleri bitirdik!
“Müslümanlar kızlarını okutmuyor” dediler,
“Haydi kızım okula” deyince,
“Siz okutamazsınız” diye emir verdiler!
“Çünkü okutmak için bizden izin alınır,
İnanç, fikir, düşünce yad ellere salınır!
Bize göre baş örtüsü pkk ile eş değer...”
Ahlaksızlığıyla insanların kanına girdiler,
Üniversitelere sokmadılar,
Kampüslere almadılar,
Kamusal alan diye çarşıya salmadılar!
Çeneden bağla, düğüm yap, türban yapma,
Baş örtüsü benim anlayışımda yok, inancını yapma! ....
Bu bahanelerle çeşitli yolsuzluklar yaptılar,
Devleti sömürdüler, hazineye kilit taktılar!
Mitinglerde boy gösterdiler, bağırdılar,
Atatürk’e şikayet ettiler, onu mezardan çağırdılar!
Bu numaralarla, karanlık oyun oynadılar,
Terörü kaşıdılar, kan dökmeye doymadılar! (23 EKİM 2010)










KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



ADIM ADIM STATÜKONUN BİTİŞİ

Statüko bittikçe, ülkede rahatlama oluyor. Statüko sona erdikçe; düşünce gelişiyor, fikirler güzelleşiyor. Herkes normal hayata dönüyor. Bütün kurumlar, bütün kuruluşlar işlerini huzur içinde yapıyor. Statükoya; “HAYIR” deyince; hukuk siyasallaşmaktan kurtuluyor, demokratik işlemler devreye giriyor. Dolayısıyla insanlarımız daha çok sevgi, daha çok el birliği, daha çok hoşgörü, daha çok kardeşlik türküleri terennüm ediyor!

İnsanın özünde; özgürlük, adalet, hukuk, insan hakları, barış, kardeşlik gibi ilkeler vardır. Bunları elinden aldığınız zaman ortaya büyük bir kaos çıkar. Bu ilkeler, olmazsa olmaz şarttır.

Statüko; eskiyi savunmak, yıpranmışa sahip çıkmak, hukuksuzluğu ikame etmek, aydınlıktan haz almamak, insanları köle gibi telakki etmek, düşünce geliştirmeyi, hakkını savunmayı istememek, her türlü entrika, ayak oyunları, hile ve düzeni meslek edinmektir!

Statükocular; ülkenin kalkınmasını istemez. Onların tek istediği; terör, savaş, kan, kin, düşmanlık, karanlık ortamlar, mafyalaşma, çeteleşme, cunta ve darbeye kapı aralamadır.

Son zamanlarda, özellikle referandumdan sonra Türkiye’de büyük bir rahatlama, kurumlarda tahminlerin üzerinde bir özgürlük ortamı belirdi! Tabir yerindeyse; sisli, bulutlu hava gitti, yerine, aydınlık, güneşli ve insanın içini kıpır kıpır eden bir atmosfer geldi! Artık millet; rahatlıkla yatırım yapabilecek, güven ve huzur içinde tahsiline gidebilecek, isteyen istediği gibi düşünüp, fikir geliştirmeye sahip olabilecektir!

Bunu istemeyenlerin şimdi sesleri çıkmıyor. Bir zaman meydanlarda arzı endam edenler, medyayı basamak olarak kullanıp milletin aklını yalan yanlış konuşmalarla çelmeye çalışanların şimdiki haleti ruhiyelerini anlamakta zorlanmıyorum.

Anayasa Mahkemesi’ne; referandumla getirilen yeni sistemle yeni üyelerin seçiminde Anayasa Mahkemesi başkanı Haşim Kılıç şu çarpıcı ifadeleri kullandı;

“STATÜKONUN KİBİRLİ MENSUPLARI

Değişime karşı çıkan, çağın nabzını tutamayan statükonun kibirli mensupları artık halkı ikna edememektedir. Anayasaların ve anayasa mahkemeleri üyelerinin toplumun bu istekleri karşısında kayıtsız kalması düşünülemez. Bizler, vereceğimiz kararlarla bu alanları genişleterek insanca yaşama arzusuna destek vermek zorundayız. Zira özgürlük ve demokrasinin tadına varmış insanları susturabilmek, ancak zorba devletlerin işi olmuştur. Devletin asıl görevi, yükselen bu sesleri susturmak değil, farklı sesleri ahenkli hale getirerek, maskeli ve ikiyüzlü bir ahlakın oluşmasına engel olmaktır. Irkı ve rengi ne olursa olsun, inansın inanmasın, insan olma onuruna sahip herkesi devlet kucaklamak zorundadır. Hukuk dışı yollarla bu isteklere karşı koyan devletlerin, güç ve itibar kaybetmekten başka bir kazancı olmayacaktır." (20 EKİM 2010)










KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

PARTİLERİN İKTİDAR OLMAK İÇİN SARILDIĞI ARGÜMANLAR

Partiler, seçimlerde yeteri kadar oy alamayınca iktidar koltuğuna oturamazlar. Bir başka deyişle barajı geçip, çoğunluğu elde edemeyenler, hükümet olamazlar. Bu; çok çalışmak, inandırıcı olmak, halka kendini sevdirmekle olur.

Bakıyorum her seçimden sonra veya seçim yaklaşırken ülkenin gerçekleri olan; din, diyanet, başörtüsü, Kur’an kursları ve değer yargılarına karsı bir sempati beliriyor! Daha önce böyle bir hassasiyeti olmayan, zamanında; din, inanç, Kur’an, Kur’an kursu deyince insanları adeta sıracalı gibi gören, zaman zaman fişleyen, ihbar eden, savcıları, mahkemeleri harekete geçirenler; bakıyorlar ki; halk bu tür yanlışlara pabuç bırakmıyor. Hasbel kader bir dönem iktidar olan CHP’nin ne yaptığı, dindarlara karşı nasıl bir asimilasyon uyguladığı, bugün yaşı 70’in üzerinde olan herkes bilir.

İktidar olmanın yolunun; dini değerlere sarılmak, ülkede en çok itibar edilen kesimlerin dindarlar olduğu gerçeğini gören CHP, halka şirin görünebilmek için bu argümanı kullanmaya başladı! Bakın ne diyor Sayın Kılıçdaroğlu?

“öteden beni özgürlükleri savunan bir parti olduklarını ifade ederek, partisi ile ilgili olumsuz algılardan yakındı ve ''Bu algıları kırmalıyız. Mademki ezberleri bozacağız diyoruz, bu algıları yıkarak ezberleri bozmalıyız. Üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını eğitim özgürlüğüne inandığımız için savunuyoruz. Git-geller yaptığımız konusunda eleştiriliyoruz ama ben hiç git-gel yapmadım. Benim sözlerim farklı algılanıyorsa onu düzeltirim. Hiçbir CHP'li Diyanet'in açtığı Kuran kurslarına karşı çıkmadı. Karşı çıktığımız yasa dışı kurslardır. Diyanet İşleri Başkanlığının hazırladığı çok güzel kitaplar var. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Bardakoğlu'na da söyledim. 'Niçin daha fazla sesiniz çıkmıyor?' dedim. Çarşafı aşağılayan gösteriler karşısında Grup Başkanvekili iken bunun yanlış olduğunu söyledik. Var olan algıları hep beraber kırmak zorundayız. Bizi iyi tanıyın. Gizli gündemimiz yok. Kafamızın arkasında farklı planlar yok. Bizim partimiz Adalet ve Kalkınma Partisi gibi değil. Bizde özgürlük var, demokrasi var. Görüş beyan eden arkadaşlarımıza 'bu konuda konuşamazsın' diyemeyiz ama partinin görüşünü Genel Başkan temsil eder. Genel Başkan'ın sözü partiyi bağlar. Partiyi bağlayan, Genel Başkan, kurultay ve parti programıdır.”….

Ben, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin türbanı çözeceğine inanmıyorum ama biz çözeriz. Biz olaya evrensel değerler çerçevesinde bakıyor ve öyle değerlendiriyoruz. Kılık kıyafet bir yasa konusu değildir. Meseleye özgürlük çerçevesinde bakıyoruz. Üniversitelere özerklik getirmek istiyoruz. YÖK'ü kaldırma hedefimiz var. Önce iktidar olmamız gerekiyor. İktidarın yapması gereken konuları bize söylüyorsunuz. Biz, irademizi söylüyoruz ama sorunları çözmemiz için iktidar olmamız gerekiyor. Nasıl çözeceğimizi iktidar olunca görürsünüz'' ifadesi kullandı.

Altını kalın çizgilerle çizdiğim hususlara dikkatinizi çekmek istiyorum; bunların hangisine imza attı zamanında? Referandumda “demokrasiye geçişi sağlayan anayasa değişikliğine “HAYIR” demedi mi? Şimdi seçimlere az bir zaman kala halka şirin görünmeye çalışıyor! Allah aşkına buna halkımız inanır mı? Halk, eski halk değil.

Gönül ister ki; CHP ve buna benzer partiler devamlı halkın değer yargılarına saygılı olsun. Geçmişten itibaren kırık çizgiler olmasın. Ama, “ba’de harabü’l Basra” diye bir söz var. Gün gün iken bu değerlere sahip olmayanların, gün buluta girince sahip çıkar görünmeleri inandırıcı olabilir mi? (17 EKİM 2010)





KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

BİR KİTAP VE ORTAYA DÖKÜLENLER!

Eskişehir eski emniyet müdürü Hanefi Avcı bir kitap yazdı, bütün kirli çamaşırlar ortaya döküldü! Hanefi Avcı’nın başı, kitaptan dolayı ağrımıyor. “Devrimci karargah Evleri” sebebiyle mesele eskiye uzanıyor.

Avcı’nın makam odasında bulunduğu iddia edilen kasetlerde, 28 Şubat’ta etkin görev yapan, milleti fişleyen Orgeneral Çevik Bir ile eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın da adı geçiyor!

Radikal gazetesinden İsmail Saymaz bunu haberleştirmiş. Haberi size aynen aktarıyorum;

“Yasa dışı Devrimci Karargâh soruşturması çerçevesinde tutuklanan eski Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın eski makam odasında ele geçirildiği iddia edilen 24 kasette; gazeteciler Mehmet Ali Birand, Fatih Altaylı, eski MİT kontr terör Daire Başkanı Mehmet Eymür ve eski Milletvekili Ahmet Özal’ın yanı sıra 28 Şubat’ın ‘şahin’ isimlerinden eski Genelkurmay 2. Başkanı Çevir Bir, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya’nın da dinleme kayıtlarının olduğu öne sürüldü. İddialara göre 28 Şubat sürecinin GATA komutanı Çetin Harmankaya, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, ülkücü mafya Sedat Peker ve Tuncay Güney’in de ses kaydı var.

Avcı, 28 Eylül’de Devrimci Karargâh soruşturması çerçevesinde Ankara’da gözaltına alınmış, aynı gün Eskişehir’deki polis lojmanı ve Eskişehir Emniyet Müdürlüğü’ndeki eski makam odasında arama yapılmıştı. Avcı o gün tutuklanırken, delil torbaları 30 Eylül’de Hakim Rüstem Eryılmaz ile Avcı’nın avukatı Bahtiyar Kurt’un huzurunda açılmıştı. Tutanağa göre, Avcı’nın ‘28 gün önce boşaltmıştım’ dediği eski makam odasında arama yapılmıştı. Avcı’nın avukatının hazır bulunmadığı aramada, ele geçirildiği öne sürülen delillerden biri de ‘sarı bir zarf üzerinde 24 adet teyp kaseti’ydi.

Bu 24 kasetin ses kayıtlarını içerdiği, Kanal D Yayın Yönetmeni Mehmet Ali Birand’ın 7 Ekim’de Savcı Kadir Altınışık’a ifade için İstanbul Adliyesi’ne gitmesiyle ortaya çıktı. Birand, şikâyetçi olmazken, ertesi gün Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı ifadeye çağrıldı. Altaylı, şikayette bulundu. Dün eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür ve eski milletvekili Ahmet Özal ifade verip şikayetçi oldu. Emekli General Veli Küçük’ün de ifade vermesi bekleniyor.

Tuncay Güney kaseti

Edinilen bilgiye göre, kasetlerde yer alan ses kayıtları bu isimlerden ibaret değil. İddiaya göre, kasetlerde şu isimlerin ses kayıtları yer alıyor: Dönemin başbakanlarından ve şu an DP Rize Milletvekili olan Mesut Yılmaz, eski Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevir Bir, 28 Şubat şahin isimlerinden eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, Hurriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu, Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, işadamları Erol Aksoy ve Erol Evcil, eski GATA Komutanı Çetin Harmankaya, eski Başbakan Tansu Çiller’in eşi Özer Çiller, ülkücü mafya Sedat Peker ile Ergenekon operasyonunun başlangıcında açıklamaları kilit rol oyanayan Tuncay Güney.

Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök (Neden ve kimler tarafından dinlenilmiş olabilirsiniz?) sorusu üzerine şunları söyledi: “Bilmiyorum ki, beni o kadar çok dinlediler ki... Devletin hangi tarafı dinledi, bilmiyorum. Neden dinlenmiş olduğuma dair bir soru yok kafamda. 25 yıldır dinleniyorum. Genelkurmay, MİT, Jandarma, hepsi dinledi beni. Avcı’yı tanımam. Telefonda dahi konuşmadım. Hatta Avcı’nın kitabı çıktığı zaman Sedat Ergin’e sordum. Avcı, ne iş yapar. Bilgim, o kadar” dedi. Dönemin Başbakan’ı Mesut Yılmaz ise Radikal’in soruları üzerine şöyle konuştu: “Olayı ben de gazetelerden öğrendim. Bilgim de yok. Savcılık bazı kişileri çağırıyormuş, beni henüz çağıran da olmadı. Adam niye tutsun ki bunları bu kadar sene elinde? Sanki ısmarlama gibi duruyor. Karışık bir olay.”

Avcı kaset iddialarıyla ilgili olarak makamını 28 gün öncesinde boşalttığını ve kasetlerle ilgisinin olmadığını savunmuştu.

Çevik Bir, Batı Çalışma Grubu’nun kurucusuydu

Emekli Orgeneral Çevik Bir, 1995-1998 yılları arasında Genelkurmay 2. Başkanlığı görevinde bulunmuştu. Bir’in görevi sırasında 28 Şubat 1997’deki MGK’da Erbakan Hükümeti’ne yönelik ültimatomun uygulanıp uygulanmadığını deneletmek üzere Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde Batı Çalışma Grubu (BÇG) adlı oluşuma gidildi. İddiaya göre BÇG’nin kurulması emrini Çevik Bir vermişti. BÇG, 6 milyona yakın insanı ‘mürteci’ savıyla fişledi. Mesut Yılmaz hükûmeti döneminde yasallaşan BÇG, birkaç yıl sonra lağvedildi.

BÇG’nin gönderdiği öne sürülen belgelerde; camilerin gözetim altında tutulması, öğrenci yurtları, vakıflar, Kur’an kurslarına gelenlerin tespiti gibi bilgeler isteniyordu. Bu süreçte Bülent Orakloğlu ve Hanefi Avcı’nın idare ettiği Emniyet İstihbarat Dairesi, darbe planlandığı suçlamasıyla Deniz Kuvvetleri’ne ajan soktu. Emniyetin ajanı Kadir Sarmusak aracılığıyla bu belgeler elde edildi. Bunun üzerine Orakoğlu tutuklandı, Avcı görevinden alındı. Yargılama sırasında BÇG belgelerinin orijinalleriyle karşılaştırılması için asıllarını Genelkurmay’dan istendi. Genelkurmay belgeleri göndermeyince Orakoğlu ve Sarmusak beraat etti. [1]

Nereden nereye değil mi? Bir vakit; esip gürleyen, insanlara kan kusturanlar, şimdi hesap vermeye başladılar! Her zaman söylüyorum; aldatan aldanır, millete komplo kuranlara bir gün yasalar hesap sorar. Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.

Referandumda % 58 çoğunlukla kabul edilen anayasa değişikliğiyle birlikte; cunta heveslileri, hukuk tanımazlar, ülkeyi karanlığa sürüklemek için her türlü hileye başvuranlar bir bir yakayı ele veriyor! İnsanın ister istemez; “kardeşim kafanız almıyordu da neden körü körüne referandumda anayasa değişikliğine “hayır” diyerek kendinizi milletin önünde rezil ettiniz?” (13 EKİM 2010)





--------------------------------------------------------------------------------

[1] İsmail SAYMAZ, RADİKAL, 12 Ekim 2010




KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

HANGİSİ ANAYASAYA AYKIRI? HANGİSİ KANUNA AYKIRI?



Anayasanın; 24. Maddesi; “herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.”ifadesi, 25. Madde; “Herkes; düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” Hükmü yer alır. Ayrıca eğitim ve öğrenim hakkının yer aldığı 42. Maddede, “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.” Der.

Dolayısıyla hiçbir kanun da Anayasaya aykırı olarak çıkarılamaz. Bunun aksi olursa gerekli adli merciler devreye girer.

Son günlerde bütün insanlarımızı, özellikle de başı örtülü olanları sevindiren bir karar aldı YÖK. Yıllardır sürüncemede kalan, herkesin beklediği ve hukukun yerine getirildiği bir karar!

Ama hep kanunsuz, hep belden aşağı vurmayı adet haline getiren bazı kesimler, bu Anayasal hakkın iptalini, anayasaya aykırı olduğunu söylemeye çalışıyor! O vakit soramazlar mı insana, “hangisi anayasaya uygun? Hangisi Kanuna?” sizin yasal dediğiniz nedir? Sizin gizli bir anayasanız mı var? Herkesin bildiği, herkese açık olan ve herkesi ilgilendiren anayasanın haricinde bir başka kırmızı kaplı kitaba mı sahipsiniz?

YÖK başkanı hakkında suç duyurusu yapılmış, başı örtülülerin dersten atılmaması konusundaki kararla ilgili olarak. Haber aynen şöyle:

Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı M. İlker Yücel, suç duyurusunda bulunmadan önce adliye önünde yaptığı basın açıklamasında, YÖK'ün İstanbul Üniversitesine gönderdiği yazı ile ''Özgür ve Güvenli Üniversite'' konulu toplantıda aldığı kararlara ilişkin olarak üniversitelere gönderdiği basına yansıyan yazının kanunlara aykırı olduğunu savundu.

YÖK Başkanı Özcan'ın suç işlediğini savunan Yücel, üniversitelerin sorunlarının yerine, ''YÖK Başkanı'nın keyfiyeti üzerinden, başka konuların konuşulduğunu'' öne sürdü.

Bu sebeplerle Özcan hakkında suç duyurusunda bulunduklarını bildiren Yücel, İstanbul Üniversitesine gönderilen yazı ile ''Özgür ve Güvenli Üniversite'' konulu toplantıda alındığı basına yansıyan kararların yürütmesinin durdurulması, ardından bu işlemlerin yokluğunun tespiti, bunun kabul edilmemesi halinde ise iptalleri için İdare Mahkemesinde de dava açacaklarını belirtti.

Birlik üyeleri, açıklamanın ardından Özcan hakkındaki suç duyurusu dilekçesini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına verdi. (A.A.)

Mahkemelerin görevi, kanunu uygulamak, yasaya uygun çalışmaktır. Zaten varlık sebepleri budur. Eğer başı örtülü olarak okula gelme engellenirse, asıl o zaman bir eşitsizlik ve anayasaya aykırılık söz konusu olacaktır. O vakit; “özgür ve Güvenli Üniversite”den söz edilemeyecektir.

Allah’ım! Ne zaman kurtulacağız şu; “ötekileştirme” hastalığından? Ne zaman ülkedeki bütün insanlarla; el ele, kol kola, omuz omuza yürüyeceğiz? Huzurdan neden korkuyoruz? Neden bir inanca sahip, belli bir fikri temsil eden ve savunanları dışlıyoruz? (07 EKİM 2010)








KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

KENDİMİZİ TEST EDİYOR MUYUZ?

Dost meclislerinde, arkadaş toplantılarında, aileler arasında; çok konuşuruz, çok laf üretiriz, ama bir türlü bunları eyleme, icraata dökmeyiz.

Hele bir konuşmaya başlayalım, sanki karşıdan bakan bizi bir şey zanneder! Bu, dini bir konu olursa işin şekli daha da değişir. O zaman; bir din görevlisi, bir din uzmanı, bir müftü konumuna yükseltiriz kendimizi! Eğer uygulamalarımız konuşmalarımız gibi olursa o vakit muazzam bir insan olmuş oluruz. Ama iş öyle değil! Daima maske takıyor, tavırlarımızı maskeliyoruz! Bunun için kaybediyoruz, bunun için zarardayız!

Neden böyle oluyor? Niçin kendimizi teste tabi tutmuyoruz? Niçin samimiyetten uzak kalıyoruz? Samimi olmak o kadar zor mu? Samimi olmamak bir kader mi? “bugün Allah için ne yaptık?” sorusunu sormak zorundayız. Hani bir esnaf, bir ticaret erbabı; akşam olunca kasa kontrolü yapar; “kârda mıyım? Zararda mı?” diyerek hesap yapar, zira bir zarar durumu söz konusuysa, ertesi gün bunu telafi etmenin yollarını arar. Bu, bir ticarethane için böyle oluyor da, kendi varlığımız ve bize emanet olarak verilen vücut emaneti için niçin olmasın? Geçici dünya hayatında durmadan hesap yapıyoruz da, ebedi, kalıcı olan Âhiret hayatı için neden hesap yapmayalım?

İçki, sigara sağlığa zarar deniyor. Bu, ilmen de ispat edilmiştir. Peki ne akla kulluk ederek bunları içiyoruz? İçince elimize ne geçiyor, hastalık, paramızın boşa gitmesi, ailelerimizin dağılması, madden ve manen çöküşten başka?

Mesele sadece içki ve sigarayla sınırlı değil; özellikle aklımızı, düşüncelerimizi, beynimizi bizi ilgilendirmeyen, bize ve topluma yararlı olamayan şeylerle meşgul ediyor, daha doğrusu yoruyoruz! Bunun adına İslâmî literatürde, “mâ lâ ya’ni” deniyor. İnsanın insanlığı, olgunluğu; lüzumsuz şeylerle meşgul olmamasından belli olur. Mevlana öyle diyor ya; “her söze itibar etmem, bir söze bakarım söz mü diye, bir de adama bakarım adam mı diye” derken bize bazı ipuçları veriyor adamlık konusunda.

Beş şey gelmeden, beş şeyin kıymetini bilmek zorundayız; yaşlılık gelmeden, gençliğin; meşguliyet gelmeden, boş vaktin; ölüm gelmeden, hayatın; fakirlik gelmeden, zenginliğin; hastalık gelmeden, sağlığın.

Hayat; hızla giden bir trene benzer. Tren bazen çeşitli kaza riskiyle karşılaşır; eğer trende kuvvetli bir fren tertibatı yoksa yandığımızın resmidir! Uçuruma düşmek, hayatımızın kararması olasıdır. Bize fren görevi gören kuvvet, iman ve inançtır. İmandan, inançtan mahrum olanların hayatının değeri yoktur! Onlar için hayat; yemek, içmek, eğlenmek, gezmek, dünyadan kâm almaktan ibarettir! Onlara göre ölümün de bir anlamı yoktur! Böyle olanlara Tahirü’l Mevlevi şöyle diyor;

“Eli boş gidilmez gidilen yere,

Rabbim boş gelmedim suç getirdim.

Dünyalar çekemezken bu ağır yükü,

İki büklüm sırtımda pek güç getirdim.”

İnsana; iman, ibadet ve ahlak üçlüsü şahsiyet verir. Şahsiyet sahibi insanda bunların üçünün de bir arada bulunması kaçınılmazdır. Sosyal olaylar; şahsiyet sahibi olanlarda bir anlam kazanır, her insanın bir değeri vardır. Şahsiyetli insanların elinde dünya cennet olur, barışa kavuşur.

Her zaman, her durumda kendimizi teste tabi tutmak, hayat hesabımızı iyi yapmak mecburiyetindeyiz. (05 EKİM 2010)


KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



“İYİYE ALAMET” DİYE DÜŞÜNÜYORUM

Kirli çamaşırlar ortaya çıkmaya başladı! Herkes eteğindeki taşları dökmek için zaman kaybetmiyor! “Şimdiye kadar neredeydiniz?” diye soranlara verilecek cevap basit; şimdiye kadar özgürlük ortamı yoktu. Kimse yarınından emin değildi. “acaba başıma bir şey gelir mi? Beni, ailemi rahatsız ederler mi?” diye bir korku yaşanıyordu! Ticaret erbabı endişeli, sanayici korku içinde, memur, amir yarınından emin değildi!

Şimdi herkes; uygun ve rahat ortamı bulunca cennete düşmüş gibi oldu! Ne konuştuğundan, ne yazdığından, ne yapacağı yatırımdan, ne de ülkenin geleceğinden endişesi var. Bir vakit; gerçekleri de yazsanız; bu yazılar yüzünden gizli bir el sizi alıp, hayatınızı karartıyordu! Jitem adıyla- kimine göre böyle bir yapılanma yok, kimine göre var- ortaya çıkan, asıl amacı terörle mücadele olan bu kuruluş- ki kurucusu Ergenekon terör Örgütü tutuklusu emekli albay Arif doğan’dır- faili meçhul adı altında gelişi güzel yerlerde adam öldürüp kuyuya atıyor, teröre karşı duranları “kim vurduya” götürüyordu! Ülkenin değerli ilim, fikir, devlet ve düşünce adamları bu yolla heba oldu! Özal’ın ölümü de bunlardan birisi.

Bundan nemalananlar da var tabii ki. Çünkü böylesine büyük bir ülkeyi yıkmaya yönelik hareketlerin bazı güçler tarafından destekleneceği de aşikârdır. Hatta “Ergenekon diye ortaya bir şey attılar. Bunlar fasa fiso” diyerek ve “ben Ergenekon’un avukatıyım” şeklinde beyanatta bulunanları gördük! Birçok siyasi parti temsilcileri bile- ki bunlar yarının ülke yöneticileri olacak- devleti zarara sokan, hükümeti zorla devirmeye yönelik hareketleri destekler mahiyette görüş belirtiyorlardı!

Dahası, durmuyorlar, etraftan kendilerine destekçi, şakşakçı bulmaya çalışıyorlar, bu hususta; televizyonlara çıkıyorlar, gazetelere beyanat veriyorlar, akıllarını çelebilecekleri insanların yanına gidiyor ve güya haklı olduklarını, bu hükümetin ülkeye ihanet ettiğini anlatmaya çalışıyorlardı!

Ne zaman ki; anayasa referandumu oldu, her şey değişti! Nasıl değişmesin ki; her ne kadar kendilerine “aydın” sıfatını verenler konuşsa da, halkın konuşması önemliydi. Çünkü her zaman olduğu gibi bu sefer de sandıktan % 58 oranında “EVET” çıktı! Bu, sadece bu seçimde değil, her zaman böyle olmuştur, böyle olacaktır. Bu görüntü; 2011 genel seçimlerine de yansıyacak!

Hep birlikte göreceğiz; ilerleyen zamanda; “iyi ki referandumda evet demişiz” diyeceğiz. Zira herkeste, her kurum ve kuruluşta bir rahatlama gözleniyor! Yurt içinden ve yurt dışından gelen haberler yüz güldürüyor. Fikirlerde bir durulma, düşüncelerde bir berraklık seziliyor. Dün yapılan yanlışların artık yapılmadığı ve yapılmayacağı hissediliyor! Bunlar iyiye alamettir. (30 EYLÜL 2010)




KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



DERT ARA



Dert, çile insanı olgunlaştırır. Dert çekmeyenler, hayatın tadını bilemezler. O bakımdan, “kışın ayağı üşümeyenler, yazın kıymetini bilmezler” denir. Peygamberler sıkıntının en büyüğünü çekmişlerdir. Dertsiz insan, insan olamaz. Mevlana bu konuyu çok güzel ele almış ve bizlere mesajlar iletmiştir;

“Maden der ki; “Yiğit beni bağla. Öküz kuyruğundan yapılma kamçıyla başıma, sırtıma vur. Fakat deşeleme. Kamçı yarasından hayat bulayım. Musa’nın öküzü yüzünden dirilen maktul gibi dirileyim.”

“Ağrı, sızı ve hastalık hazinedir. Rahmetler ondadır. Deri yırtıldı mı iç tazelenir.”

“Kardeş, karanlık yere, soğuğa, gama, kırıklığa ve hastalığa sabret. Gama yoldaş ol, vahşetle ünsiyet kesbet. Ölümünden uzun bir ölüm isteyip durma.”

“gam ye de, gam artıranların, seni derde sokanların ekmeğini yeme. Çünkü akıllı adam gam yer, çocuksa şeker yer.”

“Gamı gördün mü, aşkla kucakla. Şam’a Rübve tepesinden bak. Gam; çalışıp çabalayan kimsenin önünde bir aynaya benzer.”

“Yumruğunu sıktıktan sonra mutlaka açarsın.”

“Varılan yerin tatlılığı, lezzetleri seferde çekilen zahmetlerle ölçülür.”

“Dertten şikâyet etme. Çünkü dert, insanı yokluğa sürüp götüren rahvan bir attır.” (ÖZTÜRK Kazım; Mevlana’nın Tefekkür Dünyası, tebeşir yayınları Konya, 2010, s. 24)

“Her selviyi hür bir halde sere serpe yücelten, derdi de neşe haline getirir.”

“Gama giriftar oldun mu, çeviksen derhal sıçrar, o ümitsizlik deminden kurtulursun.”

“Lezzet, açlıktan gelir, yeni bir yemekten değil. Açlıkla yenen arpa ekmeği, şekerden lezzetlidir.”

“Dert, eski ilacı yeniler. Dert, her usanmış, bezmiş dalı kırar.”

“Kendine gel de; usançtan soğuk soğuk ah etme. Dert ara, dert ara, dert ara.”

“İnsanın; eli tırnağı olmamalı. Eli, tırnağı oldu mu, ne din düşünür, ne doğruluk.”



“Dertsiz başımı derde sokma” sözüyle, yukarıdaki, “dert ara” sözü farklıdır. Dertsiz başı derde sokmak; belalara girmek, akılsız hareket etmek, beyni kullanmamaktır. Bunlarla ilgili olarak; “dibi görünmedik kaptan su içmeyin, bilmediğiniz yere gitmeyin, töhmet mahallerinden uzak durun” sözleri söylenir.

Mevlana’nın, “Dert Ara” ifadesi; toplumun derdiyle dertlen, kendine Müslüman olma, cebin düşünme, biraz da etrafına bak anlamı taşır. Bunun yolu da; Allah’ı bilmek, O’nun yolunda tavizsiz yürümekten geçer. (27 EYLÜL 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

SİZ KABUL EDEBİLİR MİSİNİZ?

Milli, manevi değerleri ön planda tutan, yıllarca kitleleri peşinden sürükleyen, bir zaman ülke yönetimini eline alan bir siyasi partide kazan kaynamaya devam ediyor! Saltanatı bırakmak istemeyen, rantı elinden kaçırmaya yanaşmayan bir kesim, olmadık yalan, iftira ve tezviratlarla kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor!

Nasıl telif edersiniz, yalanla, inancı? İnsanlıkla insanlık dışı tutumlara nasıl prim verebilirsiniz? İnsanların gözünün içine baka baka yalan söylemenin hangi kitapta, hangi dinde, hangi insani davranışta yer aldığını söyleyebilir misiniz? Yine söyleyebilir misiniz; becerikli, vatanı, milleti için çalışanlar yanınızdan ayrılınca, “tu kaka” anlayışının mantığını?

Evet bir zaman hizmet ettiniz, ülkede çakılı çiviniz var. Ama ne oldu da son zamanlarda şirazeden çıktınız? Yoksa elinizden saltanat gidiyor, rantı kaybediyoruz diye mi feryadınız? “imam-ı masum” inancıyla yürütülen hiçbir hareket sonuç vermez. Kimseden de; “ben ölesiye liderime bağlıyım” düşüncesinde olamaz. “o ne derse doğrudur” sözü kadar yanlış, saçma ve mantıksız bir söz olamaz. İnsan, kelime olarak, “hata yapan, hata içinde olan” demektir. Allah ve peygamberler dışında herkes hata ile baş başadır. Kaldı ki peygamberler bile, “zelle” tabir edilen küçük hatalar yapmış ama Allah tarafından anında vahiyle ikaz edilmiş ve düzeltilmiştir.

Durum böyle olunca bize ne oluyor ki; “o ne derse doğrudur” mantıksızlığına giriyoruz? Bu söz Allah korusun şirktir. Çünkü bunun aslı, “Allah ne derse doğrudur” cümlesiyle eş değerdir. Bunu eğer söyleyenler bilmiyorlarsa, bilenler hatırlatmalı. Şayet bilenlerin de hoşuna gidiyor, “sesimi çıkartmayayım, belki tepki toplar, liderin yanından uzaklaştırılırım” düşüncesiyle hareket ediliyorsa, bu, temelden yanlıştır.

“bir kötülük gördüğünüz zaman onu elinizle değiştirin. Buna gücünüz yetmiyorsa dilinizle değiştirin. Buna da gücünüz yetmiyorsa kalben değiştirin. Kalben değiştirmek imanın en zayıf şeklidir.” Hatırlatmasını aklımıza getirmiyor muyuz? Kalan vakit; teşkilat içinde tefsir sohbetleri, Kur’andan ayet ve sureler okuyarak millete anlatmaya çalışanlar şimdi neredeler?

Hiç kabul edebilir misiniz bu olanları? Aklı eren, mantıklı düşünen sağduyu sahibi bir insanın kabul edeceği bir husus değildir bunlar. İnsanları kamplara ayırmayın. İnsanların temiz duygularını kötüye kullanmayın. “sevelim sevelim dünya kimseye kalmaz.” Yanlışta devam edilirse çok yara alınır. Millet böyle davrananların dersini veriyor. Referandumda verdiği gibi, genel seçimlerde verdiği gibi. (22 EYLÜL 2010)


KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



MEVLANA’DAN İNSANLIĞA MUTLULUK ÖĞÜTLERİ



Can İçinde Can

Hayat büyüsünü bozan,

Ölüm gizemini yazan,
Ecel tılsımını çizen,
Can içinde can var...

Kader olgusunun mimarı,
Kaza yazgısının didarı,
Şifacıların tek yarı,
Can içinde can var...

Kalp kabesinin efendisi,
Mana göçünün ta kendisi,
Duyguların nirengisi,
Can içinde can var...

Ateşin güle döndüğü,
Denizin yola döndüğü,
Putların küle döndüğü,
Can içinde can var...

Akılsıza akıl olan,
Yolsuzlara yol bulan,
Garibe kanat kol olan,
Can içinde can var...









İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir ve sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneştir. Onun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj Aşk, Sevgi ve Birliktir. Akıl ve gönülleri kirden ve ikilikten kurtarmış ve temizlemiştir. Hz. Mevlana’nın tasavvufunda varlığın, yaratılışın ve hayatın manası Aşktır. Aşk ise Allah’ın vasıflarındandır. O’ndan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi, bütün hastalıkların tabibi, bencilliğin devası, elemlerin merhemi İlâhî Aşk’tır. Hz. Mevlana’nın kâinatı kucaklayan insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah’a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedî feyze tam mazhar oluşunun tabiî neticesidir.

Ölümü de kötü ve ümitsizlik verici bir şey değil, Yaradan ile birleşme olarak tanımlamıştır. O yüzden Konya’da her 17 Aralık gecesi ‘Şeb-i Arus’ gecesi olarak kutlanır. Çünkü Hz. Mevlana; ölümü sevgiliye kavuşma anı yani düğün gecesi (Şeb-i Arus) olarak kabul etmiştir.

Hz. Mevlana için ölüm, sevgiliye kavuşmaktır. Bir gazelinde ölüm hakkında şöyle der:

‘Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma...
Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;
Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır,
Cenazemi gördüğün zaman firak, ayrılık deme,
Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,
Beni toprağa verdikleri zaman, elveda elveda demeye kalkışma,
Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyan gelir mi?
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?’

O bir Hak dostu ve Peygamber aşığıdır. Kendi zamanının en büyük müftüsü, sufi, arif ve âşıklarından birisidir. Hem kendi zamanını hem de kendinden sonraki zamanları derinden etkilemiş ve hala daha da etkilemeye devam etmiştir. Mevlâna, İslam dinini, şiir, sanat, raks, müzik yoluyla en ince yorumlayan kişidir. Düşünce, tecrübe, birikim ve duygularını, öğrencileri ve çevresi aracılığı ile sonraki nesillere aktarmıştır:

"Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır."

‘Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok.
Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.’

‘Herkes kendi zannınca dost oldu bana, kimse aramadı içimdeki sırları ama’

Hz. Mevlana, hayatı boyunca Kur’an hükümlerinin adabına riayet ederek, Allah’ın haram kıldığı şeylerden çekinmiş; kendi ilmini, irfanını, benliğini ve tüm varlığını Hz. Muhammed’in varlığında yok etmiş, gerçek takva sahibi bir şahsiyettir. Mevlâna, aziz ve yüce bir üstattır, bir filozoftur. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve her şeyi ile yüceliği öğreten bir hal abidesidir. Peygamber’in gerçek temsilcisi, aşkın ve aklın en yüksek öğesi ve gerçeğidir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hakk’ı halkta ve halkı Hak'ta sevmek gerekir.

Büyük bir Hak aşığı olan Mevlana, Aşkın efendisidir ve Aşkta yok olmuştur. Bizzat aşktır. Aşkın ne olduğunu soranlara;



"Benim gibi ol da bil, ister nur olsun, ister karanlık, o olmadıkça, onu tamamıyla bilemezsin." buyurur.


Hz. Mevlana’ya göre insan, duygu ve düşüncelerden ibarettir. Yine bir şiirinde şöyle der:

‘Ey kardeş! Sen yalnız duyuş ve düşünüşten ibaretsin,
Geri kalanın ise sadece et ve kemiktir.’ (17 EYLÜL 2010)





“İSRAİL İHANETİ VE GAZZE” kitabım NKM’den çıktı. İsteyen kardeşlerim; NKM ve Türkiye’deki yayınevlerinden temin edebilirler. KAZIM ÖZTÜRK








KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



BAHÇELİ'NİN KÖYÜNDEN DE “EVET” ÇIKTI

Pazar günü yapılan ve yüzde 58 'evet' oyuyla kabul edilen anayasa değişikliği sonrasında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli; 'Türkiye karanlığa girdi' dedi ve ardından; “erken genel seçim” istedi.

Milliyetçi Hareket Partisi'nin 'kalesi' olarak görülen şehirlerden Erzurum yüzde 87,24, Yozgat yüzde 77,4, Kırşehir yüzde 57,34, Çankırı yüzde 75,2, Osmaniye ise yüzde 55,49 ile 'evet' dedi.

Referandum sonuçları da 'tavan' ile 'ülkücü vicdan' arasındaki 'ayrışmayı' net bir şekilde ortaya koyuyor. 29 Mart 2009'da yapılan yerel seçimde, MHP'nin en yüksek oy aldığı illerin başında Bahçeli'nin memleketi Osmaniye (% 48,8) ve sırasıyla Kastamonu (% 49,03) ile Çankırı (% 44,05) geliyor. Referandumda, çıkan 'evet' oyları ise çok farklı bir tabloyu önümüze koyuyor.

Osmaniye'de 'evet' oyları yüzde 53'e, Kastamonu'da yüzde 62,57'ye, Çankırı'da ise yüzde 77,43'e yükseliyor. Bu sonuca göre, ülkücü vicdanın 'evet' yönünde oy kullandığı da tescillenmiş oluyor. Bu durumu ortaya koyan belki de en belirgin gösterge, MHP lideri Devlet Bahçeli'nin doğup büyüdüğü ilçe Bahçe'den geldi. Çünkü, referandumda Bahçe'den çıkan sonuç oldukça düşündürücüydü...

Zira, Bahçeli'nin hemşehrileri, yüzde 67,81 'evet', yüzde 32,19 'hayır' dedi. Oysa MHP, 29 Mart seçimlerinde Osmaniye'nin Bahçe merkez ilçesinde 48,79 oy almıştı. Referandumun neticesi, MHP'nin 29 Mart seçimlerinde aldığı oyun çok çok altında kaldığını gösteriyor. Bir başka örnek ise Ankara'dan. Başkent'te, 'hayır cephesi'nin toplam oyu; MHP (26,9), CHP (31,5) ve DP (0,26), toplam 58,66. Buna karşın referandumda çıkan 'hayır' oyu yüzde 45.

Bu durum gösteriyor ki; MHP’nin referandumdaki tavrı yanlıştır. Hala da bu yanlışta ısrar ediyor! Şayet böyle devam eder, tavrını değiştirmezse korkarım ki 2011’de yapılacak genel seçimde sandığa gömülecektir. Çünkü aynı yanlış tutum içinde olan bazı siyasi partiler bugün kaybolmuş, isimleri dahi hatırlanmaz olmuştur.

Her zaman için meseleyi halka götürmek, halkın hakemliğine başvurmak ülkeye yarar sağlamıştır. İşte bunun adı demokrasidir. Her ne kadar birileri demokrasi, demokratik açılımdan haz almasa da, kimse halkı; bir şey bilmez, kafası çalışmaz, aklı ermez olarak görmesin. Halk, her şeye ses çıkarmaz ama onun sesi bir çıktı mı tam çıkar. Referandumda ve genel seçimlerde olduğu gibi. Halka güvenen, halkı baş tacı yapan, halka değer veren, halkın isteklerini göz önüne alanlar kazanır. Aksi mi? Aksini söylemeye gerek var mı? Görünen köy kılavuz ister mi? Kaybolan, isimleri dahi unutulan; partiler, devlet yöneticileri, ülkeye halka zarar veren insanlarda olduğu gibi. Doğrular, samimi olanlar, “dün dündür, bugün bugündür” anlayışı içinde olmayanlar, eyyamcılık yapmayanların halk yanında itibarı vardır her zaman. (14 EYLÜL 2010)

Kazım Öztürk

Öztürkçe

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr

www.dogruses.com





BAYRAM



29 gün; sıcak ve uzun günlerde yüce Allah’ın rızasını kazanmak, iç alemimizi ve hayat akışımızı değiştirmek, insani tavrımızı düzene koymak için; oruç tuttuk, teravihler kıldık, Kur’an okuduk, hatimler yaptık, zekatlarımızı verdik, fakir ve muhtaçlara yardım ellerimizi uzattık! İsteyen kimseyi boş çevirmedik. Verirken; durumunu bildiğimiz, halinden haberdar olduğumuz, en yakınlarımızdan- ki İslâm’da yardımlar en yakından başlanmak üzere verilir.- ve ihtiyacı acil olanlara öncelik verdik!

Özellikle bu ramazan, Pakistan’daki sel felaketine maruz kalan binlerce insana el uzatmak öncelik arz etti. Türkiye olarak; resmi ve sivil kuruluşuyla, fert ve toplum olarak bu ülkeye yardım yapma konusunda seferber olduk!

Atalarımızın oluşturduğu; “Sadaka Taşları” bugün yoksa da, bunun yerine; yardım dernekleri, vakıflar, gönüllü kuruluşlar mevcut! Hatta kendine; “fakir babası” diyebileceğimiz vefakâr, fedakâr, yardımseverlerimiz var ki vermeden rahat edemiyorlar. Selçuklu dönemi vezirlerinden “Sahip Ata” gibi! Her yıl kamyon kamyon zekât dağıtan zenginlerimiz gibi! Vakıflara; her ay adeta abone olmuş şekilde belli miktarda- en az 5.000 tl- yardım yapan gönüllü yardımseverler misali!

Bu duygu; İslâm’ın insanlara verdiği bir güzellik. Bundan nasibi olanlar faydalanır. Herkese vermek kısmet olmaz. Sevgili peygamberimizin; “veren el” dediği bu hasleti ancak; Ramazan medeniyetinden hakkıyla yararlanan, Ramazanın; “Kur’an ayı” olma şuuruna ulaşmış olanlar bilebilir!

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” ilkesi; “Müslüman’ım” diyen herkesi bağlar ve bütün insanlara el uzatma güzelliğini yaşar. Vermeyen, el uzatmayan, başkasının derdiyle dertlenmeyen, kendine insan veya kendine Müslüman, bencil, menfaatçi, çıkarcı olanlar; bayramdan tat alamazlar. Zaten bunlara; “Müslüman” demek bile bir lükstür.

Kur’an, mümini tanımlarken; “namazı kılar, zekâtı verir, namusuna düşkün, Allah için; her şeyiyle mücadele eder” ifadesine uygun davranalar, bayramı hak eder. Bayramı sadece 3- 4 gün olarak yaşamayacağız, yaşamamalıyız. Bayram bir ömür boyudur. Her günümüz bayram olsun.

“her günümüz bayram olsun” sözünden; “hocam sen deli misin? Çünkü deliye her gün bayram” dediklerini veya diyeceklerini duyar gibiyim. Ama “delinin, akıl hastasının bayramı anlayacak durumu var mı? Eğer deliye her gün bayram olmuş olsaydı; o zaman İslâm; bayram gibi bir güzelliğin yaşanması için, “aklı” ön plana çıkarır mıydı? Eğer deliye her gün bayram olsaydı; birlik, kardeşlik, barış, el ele vermek ve destek olmayı akıllılardan ister miydi? “deliye her gün bayram” lafı, içimize sokulmuş İslâm dışı bir uydurmadır. Akılla, mantıkla ilgisi yoktur.

Bu duygu ve düşünceler ışığında herkesin Ramazan Bayramını tebrik eder, Konya’ya, ülkeye ve bütün dünyaya mutluluk, barış, sevgi, kardeşlik, dayanışma, şuurlu tavırlar sergilenmesini Yüce Allah’tan dilerim. Hayırlı bayramlar. Selamlarımla. (08 EYLÜL 2010)


KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

REFERANDUMUN “HAYIR”CILARINDA TELAŞ!

Referandum yaklaştıkça muhalefet partilerinde ve özellikle “hayır” diyenlerde bir telaş hissediliyor. Tabii bunların yanına; YARSAV, HSYK, Ergenekoncular, darbe yanlıları, cuntacılar, terörü destekleyen grupları da katmamız lazım.

Sayın Bahçeli’yi izliyorum; bütün konuşmaları öfke, kin, stres dolu! Dinledikçe; “acaba anayasa değişikliğiyle ilgili bir şey söyleyecek mi?” diye bekliyoruz, ama hiçbir şey bulamıyoruz. Adeta sade suya ekmek doğramak gibi bir şey! Konuşmaların içi dolmuyor, vatandaş ikna olmuyor.

Aynı şekilde sayın Kılıçdaroğlu’na kulak veriyorum, gazete ve televizyonlardaki konuşmalarına şahit oluyorum; o da aynı! Sanırsınız ki Bahçeli ile Kılıçdaroğlu anlaşmışlar; şunları şunları söyleyelim diye.

Diyor ki Kılıçdaroğlu; “evet diyen solcu olamaz, yurttaş hala çok iyi bilmiyor, siz neyi getiriyorsunuz, bu anayasa 12 Eylül anayasasından daha ağır hükümler taşıyor.”

Kılıçdaroğlu da; anayasa değişikliğiyle ilgili vatandaşa bilgi vermiyor, içeriğini anlatmıyor. Hep kaçak güreşiyor. O zaman insanın aklına şunlar geliyor; “demek ki muhalefet anayasanın ne getirip ne götürdüğünden habersiz. Meseleyi bilmeden konuşuyorlar.” Bunun için; “vatandaş içeriği iyi bilmiyor, onlara içerikten söz edin” diyorlar. Valla vatandaş herkesten iyi biliyor. Bilhassa hayırcı muhalefetten iyi bildiği açık. Zaten “hayır” diye yollara düşen, gün geçtikçe hafakanları kalkan, sinir krizleri geçiren muhalefetin tedirginliği de bundan! Onlar biliyorlar ki 12 Eylül’de büyük bir çoğunlukla; “EVET” çıkacak.

Halbuki vatandaş, meydanlarda “hayır”cı muhalefetten anayasanın içeriğini anlatmasını bekliyor. Anlatsınlar ki vatandaş da; neresinin yararlı, neresinin zararlı olduğunu bilsin. AK PARTİ anlatıyor. Muhalefet de anlatsın ki; vatandaşın aklı varsın. Gerçekten bu değişiklik, 12 Eylül 1980 anayasasından daha ağır ve tehlikeli maddeler mi taşıyor? Gerçekten ülke karanlığa mı bürünecek? Yoksa bu değişiklik onların dediği gibi AK PARTİ anayasası mı olacak? Milletin anayasası mı olacak? Vatandaş bilmek istiyor. Aslında biliyor da bir de muhalefetten duymak istiyor. Muhalefetin memleket severliğini test etmek istiyor. Acaba diyor halk; “muhalefet gerçekten bizim yanımızda mı? Yoksa vesayetçilerin, cunta heveslilerinin, ülkede kaos çıkarmaktan yana olanların yanında mı? Bunca akan kanın durmasından yana mı? Yoksa statükoyu mu destekliyor?”

Meydanlardaki hayırcı muhalefete karşı hareketsizliğin, durgunluğun sebebi budur. Halk artık bol kepçe dağıtanları, ayakları yere basmadan konuşanları sevmiyor, desteklemiyor. Halk; gerçekleri görmek ve bilmek istiyor.

Yurdun çeşitli kesimlerinden, hatta yurt dışından kilometrelerce uzaklardan gelip; “EVET” oyu kullanacaklarını söyleyenlerin rahatsızlığı seziliyor hayırcı muhalefette. Bunların dediği gibi; “hayırda hayır yok, bu sefer EVET” de “EVET” (02 EYLÜL 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimoturk49@hotmail.com
ORUÇ BİZİ NE KADAR TUTTU?
Ramazan başlamadan önce medya; “oruç sıcak ve uzun günlere geliyor. Nasıl dayanılacak?” diye millete olumsuzluk pompaladı. Bu gün ramazanın 20’si, Allah’a çok şükür herhangi bir olumsuzlukla, herhangi bir problemle karşılaşmadık! Şöyle düşünürsek sanırım negatif enerjiyi pozitife çeviririz; “oruç, Allah’ın bir emri. O’nun bu kadar nimeti, bu kadar lûtfu karşısında bizim 16-17 saat oruç tutarak, hem bedenimizin dinlenmesi, organlarımızın sağlıklı çalışmasına zemin hazırlamış, hem de Allah’a teşekkür etmiş oluruz. Allah’ın verdiği nefes nimetinin kadrini hesap etmemiz mümkün değil. Eğer nefes için ücret istenseydi kimin parası yeterdi? Beynimizin, kalbimizin ve diğer organlarımızın düzenli çalışması karşısında da bir para talebi olmuş olsaydı, hangi insanımız hakkından gelebilirdi? Bir gözün hakkını verebilir miyiz? Bir elin? Bir ayağın?... ” Aklı eren, izan ve sağduyu sahibi herkes böyle düşünür. Başka düşünmeye de imkân yok.
Kaldı ki,oruç sadece aç ve susuz kalmak değildir. Bütün varlığımızla çirkinliklere set vurmak, tamamen iç ve dış âlemimizi yenilemek ve değiştirmektir. Bu değişikliği ramazan sonrasına taşımak, dolayısıyla hayatımızı insanileştirme ameliyesidir. Oruca; hayatı medenileştirmek diyebiliriz.
Meseleye yalnızca mide açısından bakarsak; aç ve susuz kalmaktır denebilir. Bunu hayvanlar da yapar. Zira hayvana su, saman ve yem vermezsiniz akşama kadar bekler, akşam olunca bütün hışmıyla yeme, suya ve samana saldırır. Sonra yan gelir yatar. Hayvandan ibadet, hayvandan nefis muhasebesi, ruhunu arındırma bekleyemezsiniz.
Ama orucun başka bir yönü var. Bunu idrak etmeyenler konuyu başka tarafa çekmekten zevk alır. Mesele; insanları oruçtan, namazdan, ramazanın güzelliklerinden uzaklaştırmak! Yardımlaşma şuurunu köreltmek! Veren el olma anlayışını sıfırlamak! Halbuki; çocukları da bu mutluluktan nasipdar etsek, onların da küçük yaştan itibaren ibadete alışmalarına yardımcı olsak, bizimle birlikte iftar sofralarına oturmaları, bizimle birlikte sahura kalkmaları, bizimle birlikte teravihin lezzetine varmalarını sağlasak, topluca okunan; ilahiler, kasideler ve Naatlarla coşkuya ortak olsalar kötü mü yapmış oluruz? Okunan mukabeleleri dinlemeleri, hatta ramazandan yararlanarak hatim yapmaları, Kur’anı anlamlarıyla birlikte okumalarına zemin hazırlasak ne kadar hoş olur değil mi?
Oruç tutmakla; sinirlenme olayına son verilir, sinir denen ve insanın aklını başından alan olumsuzluklara engel olunur. “dövene elsiz gerek/ sövene dilsiz gerek/ derviş gönülsüz gerek/ sen derviş olamazsın” diyen Yunus emre gibi, bir medeniyet ortamına kavuşmuş oluruz!
Bunları yapanları oruç tutar. Eskiden oruç sebebiyle bir hata yapılınca; “seni oruç mu tuttu?” denirdi. Keşke oruç bizi tutsa, keşke oruç, bizi kabul etse. Yaptıklarımızdan memnun kalsa. Bunlar; adam oluşumuzun, ramazan medeniyetini değerlendirdiğimizin işaretidir! Ne mutlu orucun tuttukları insan olanlara! Ne mutlu ramazanı değerlendirenlere! (29 AĞUSTOS 2010)


KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com



STATÜKO

Statüko; yürürlükte bulunan antlaşmalara göre olması gereken ya da süregelen durum. Yani teamül denilen şey. Statükonun; yasal olması şart değil, yeter ki öteden beri devam eden ve alışılmış hale gelen bir durum söz konusudur. Hani şöyle bir söz vardı; “sen hala ninenin yağını mı kullanıyorsun?” aynen böyle.

Statükonun en ağırlaşmış ve en mutaassıp şeklini peygamberlerin kavimlerinde görmek mümkün; peygamberler; “Allah’a inanın, Allah’tan başka ilah yoktur, putlara tapmayın, size hiçbir yararı olmayan, sineğini bile kovalamaktan aciz olan putlara inanmayın” dediklerinde şöyle diyorlardı, “ama biz atalarımızı onlara tapar bulduk.” Kur’an bu statükoyu yıkan cümleyi devreye sokar; “ya ataları hiçbir şey bilmeyen kişilerse de mi?” Hz. İbrahim’in put statükosunu yine kendi dilleriyle anlatır; bütün putları kırar, devirir ve kalan büyük putun boynuna baltayı asar ve gider. Kavmi gelir bakar ki iş fecaat! “Bunu kim yapmış olabilir?” Derler. İçlerinden bir kaçı; “aramızda İbrahim denilen bir genç var, bu bizim putlarımıza dil uzatıyor, onlara hakaret ediyor. Yapsa yapsa o yapmıştır” derler. Sorguya alırlar. Hz. İbrahim’e sorarlar; “putları sen mi kırdın?” onun cevabı çok düşündürücü; “hayır! Belki, boynunda balta asılı olan şu put kırmıştır.” Der. Bazıları, “hiç, canlı olmayan, yiyemeyen, içemeyen, konuşamayan bir put bunları yapabilir mi?” deyince Hz. İbrahim’in statükoyu devirme darbesi gelir; “madem canlı değil, konuşamaz, yiyemez, içemez, sineğini bile kovmaktan aciz! Neden putlara tapıyorsunuz?” deyince verecek cevap bulamazlar.

Tabii statükoya savaş açtığı, atalarının düzenini bozduğu, teamüle karşı çıktığı için cezalandırılmasına karar verirler. Karar, ama en ağırı. Bize göre ağırı: ateşe atılmak, ateşte yakılmak! Ateşe atılır. Hem ne ateş! Dünya kadar odun yığılır, mancınıklarla istiflenir! Bütün statükocular, bütün teamül yanlıları, bütün ata dinine tapanlar, cehaletin karanlığında yüzenler, doğrulardan, akıllı hareketlerden hoşlanmayanlar toplanmış Hz. İbrahim’in ateşte yanışını seyredecekler! O da ne? Etrafta cehennemi bir ateş dalgası! Fakat Hz. İbrahim’in bulunduğu yerde gül bahçesi! Bu, statükocuların yıkıldığı bir an. Çünkü Allah ateşe; “ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve mülayim ol” talimatı vermiştir. Nar, nur olmuştur!

Hz. Nuh olayı böyle değil mi? Nuh’un kavmi de; “eğer atalarımızın tanrılarıyla alay eder, onları hiçe sayarsan seni yurdumuzdan çıkartırız, seni taşlarız” demediler mi? Hz. Nuh ne yaptı? Vaz mı geçti? Pes mi etti? Statükoculara boyun mu eğdi? Sahayı inançsızlara, halka ve Hakk’a karşı gelenlere mi bıraktı? Statükoyu devam ettirmek, inançsızlıklarında direnenler tufanda boğuldu, yok olup gitti! Tarihin karanlık sayfalarına gömüldüler!

Buna benzer birçok örnek vardır peygamberlerin hayatında ve İnsanlık tarihinde. Her zaman; inanan, samimi olan, dürüst iş yapan, Allah’tan başka kimseden korkmayanlar statükoya meydan okumuşlar, halkın çoğunluğunun sevgisini kazanmışlardır. Bu, o zaman öyleydi, bu gün böyle yarın da böyle olacak! Yani kıyamete kadar bu böyle devam edecek.

Her zaman halk; böyle insanların yanında yer almıştır, almaya da devam edecektir. Suyu kimse tersine akıtmaya kalkmasın. Bunlar eşyanın tabiatında olan şeylerdir. Ne vakit halka karşı; yalan söylemiş, riyakârlık yapmış, maske takarak tavır sergilemişlerse, Hakk’ın ve halkın şamarını yemişlerdir! (22 AĞUSTOS 2010)




KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimoturk49@hotmail.com
RAMAZANIN GÜZELLİĞİ VE EL UZATMA ZAMANI
Her şeyiyle bizi biz yapan, insanlığımızı hatırlatan avantajlı bir aydayız. Diğer zamanlarda böylesine rahat, böylesine huzur içinde bir oruç tutamayız. Bu da, ramazanın bir özelliğidir. Bu nedenle ramazanda her hangi bir sebepten dolayı oruç tutamamış insanlar, ramazan dışında zorlanırlar. Ramazanın bir başka özelliği; geçmiş günahlarımızı yok etmesi. Ayrıca bin aydan daha hayırlı olan kadir gecesinin varlığı.
Ramazan gelince; her evde bir mutluluk hissedilir. Çocuk büyük herkes oruç tutmak için seferber olur. İftar sofrasındaki o bekleyiş, akşam hep birlikte teravih namazlarının kılınışı, teravih aralarında ilahiler, kasidelerle uzun olan namazın verdiği huzur, gece davulcuların; mani söyleyerek, bazen solo bazen koro halinde mahallelerde insanları sahura kaldırma faaliyetleri, küçüklerin gözlerini ovuşturarak o tatlı uykudan kalkıp sahurun güzelliğini paylaşmaları, sahurun bitiminde yine hep birlikte sabah namazı ve mukabele için mahalle camiime gitme telaşı, camilerdeki o hınca hınç doluluk oranları!
Ramazan dışında bu tatlı telaşları görmek mümkün mü? Evet, her zamanın kendine has özellik ve güzellikleri var ancak ramazan başka. Ramazan; çokça fakir, yoksul, muhtaçların düşünüldüğü, insanlara el uzatmanın çoğaldığı, “veren el” olmanın arttığı bir zaman dilimidir. Eğer almak istiyorsak, vereceğiz. Vermeyen alamaz. Onun için zekât, malı artırır denmiştir. Verdiğimiz zaman Allah’tan her iyilik için bir’e on olarak alacağız! Dünyadaki iyiliklerimizin karşılığında Cenneti bulacağız! Diğergam olduğumuz zaman en mutlu insan olma özelliğine kavuşacağız!
Verirken; yakından uzağa, acilden daha az acil olana doğru destek ve yardım halkasını genişletmek gereklidir. Şöyle ki; yakın akrabalar, uzak akrabalar, kapı dibi veya kapı karşı komşular, sokağımızdaki insanlar, mahallemizdeki muhtaçlar, şehrimizdeki yardım edilecek kimseler, ülkemiz ve dünyada durumu yardıma el verişli olanlar şeklinde bir sıra takip eder.
Malımızda başkalarının gözü olmaması, zenginlere karşı kin ve düşmanlık hissi beslenmemesi için zekât kurumu ihdas edilmiştir. Bu aynı zamanda bir sosyal adalet sistemidir. “ben yiyeyim sen yeme, ben iyiyim sen fena” anlayışı yüzünden bugün dünya ağlıyor. Şayet dünyanın herhangi bir köşesinde; gözü yaşlı, mağdur duruma düşmüş, acil olarak yardım bekleyen insanlar varsa önceliği onlara vermek en doğru olandır.
Bugün Pakistan sel felaketi yüzünden muhtaç ve vakit geçirmeden yardım edilmesi gereken bir ülkedir. Zekâtların, fıtraların ve diğer yardımların bir an önce buradaki kardeşlerimize ulaştırılması insani bir görevdir. Devletimiz bu hususta hassasiyetini ortaya koydu ve yardım kampanyası başlattı! Selden zarar gören insanları bu sıkıntıdan kurtarmak için yardım dernekleri, gönüllü kuruluşlar ve “ben de varım” diyen herkesin elini taşın altına sokması gerekir.
Zira Pakistan Devleti, Türkiye’ye Kurtuluş savaşında o kadar güzel bir destek verdi ki; hanımlar ellerindeki bileziklerini, kulaklarındaki küpelerini, yastık altındaki birikimlerini, ne varsa, ne yoksa “hayır” demeden adeta bir “ensar” anlayışıyla vermekten çekinmedi. Gün bugündür. Bizim de bu insanlara aynısını yapmamız, en azından bu yaralı günde yanlarında olduğumuzu ortaya koymamız kaçınılmazdır. Unutmayalım ki en iyi dostluk; kötü gün dostluğudur.
İşte orucun verdiği haslet! İşte ramazanın insana kazandırdığı güzellik! İşte İslâm’ın insanlara yüklediği kardeşlik şuuru! “bana ne”, “beni ilgilendirmez” yaklaşımları kadar insanlık dışı ve insanı esfeli safiline indiren bir tutum olamaz! Bugün komşuda bir yangın varsa, buna ilgisiz kalamayız, kalmamalıyız. Çünkü yarın bu yangının bize gelmeyeceğine garantimiz var mı? (19 AĞUSTOS 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimoturk49@hotmail.com

DEĞİŞİM ZAMANI

Mevlana’ya atfedilen, aslında İranlı şair; Ebu Said Ebu’l Hayr’a ait olan;

“Gel, ne olursan ol, yine gel.

Kâfir, Mecusi, putperest olsan da gel,

Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gel.”

Sözünde; gel ama geldiğin gibi kalma. Bozuk gelirsen buradan düzgün çıkarsın. Bal peteğine giren bir sinek nasıl bal olursa sen de; İslâm’ın huzur, mutluluk, sevgi diyarına girersen değişime uğrarsın anlamı vardır.

Şu sıcaklarda susuzluktan kurumuş, şerha şerha yarılmış, güneşin yakıcı etkisiyle kavrulmuş olan toprağa su verilince, topraktaki sevinci görmeliyiz! Mis gibi toprak kokusu, insana gülen bir tabiat! Yaratana şükür, hamd, minnettarlık duyguları içinde kalır bizim cansız sandığımız toprak! Artık o, kabaran, su ile canlanan nesneye ne ekerseniz karşılığını alırsınız. Eski kuru, cansız, bereketsiz olan özelliği gitmiş, hayat veren bir duruma girmiştir. Yani değişmiştir!

Günahların yakıldığı, su ile toprağın canlandığı, hayat bulduğu iklim gibi bir zaman dilimindeyiz! Evet büyük bir değişim zamanındayız. 11 ay, belki de yıllarca katılaşmış, körelmiş, duyarsız hale gelmiş, günahlarla nem ne şekil olmuş ruh âlemimizin; törpülenmesi, yıkanması, tabir yerindeyse dezenfekte edilmesi için ele geçmez bir zaman dilimindeyiz. Bunu iyi değerlendirmemiz, fırsatları iyi kullanmamız şarttır.

“ama hava çok sıcak, bu sıcakta nasıl oruç tutacağız? Dayanamıyoruz. Şimdi tutmasam da kışın kısa günlerde tutsam” sözlerini çok duyuyoruz şu günlerde. Elbette sıcak, hem de boğucu sıcaklar var. Günler de uzun. İşte insanın imtihanı burada başlıyor. Şöyle düşünürsek sanırım sıcağın etkisini daha az hissederiz. Allah’ın bu kadar ihsanı, bu kadar hesaba ve kitaba sığmayan nimetleri karşılığında bizim 16- 17 saat oruç tutarak O’na minnettarlığımızı ortaya koymamız çok mu? Bir nefesin hesabını veremeyiz. Eğer doğduğumuz zamandan itibaren nefesler parayla satılsaydı nasıl hakkından gelecektik? Buna para pul yete miydi? Servetler kâfi gelir miydi? Bir başka, üzerinde düşünmemiz gereken husus; sağlığımız. Devamlı hasta olmuş, doğru dürüst; ne yürüyebiliyor, ne konuşabiliyor, ne düşünebiliyor durumda olsaydık, tedavi için harcadığımız paralar yeter miydi? Kalbimiz teklese, midemizde problem olsa, gözümüz görmese, elimiz tutmasa, ayağımız basamasa, kulaklarımız duymasa, bu yaşantıdan sıkıntı duyarız değil mi?

Ama şimdi? Şimdi sapasağlamız, sıksak taşın suyunu çıkaracak durumdayız! Bunca nimetler karşısında bizim insan olarak Allah’ın bu iyiliklerine sıcak da olsa, soğuk da olsa oruçla, namazla, hac ile, zekâtla, dua ve diğer yönelişlerle teşekkür etmemiz gerekmez mi?

Kendimizi, âdetlerimizi, nefsimizin isteklerini değiştirmemiz, değişime uğramamız şarttır. Bu yönüyle Ramazan ayı büyük bir fırsat! O kadar merhametli, o kadar kullarını ödüle boğan bir yaratıcı! Ne kadar sevinsek, ne kadar mutlu olsak yine de az! Küçücük bir iyilik yapsak onu değerlendiriyor. Küçücük bir kötülük yapsak onu da değerlendiriyor. Ama iyiliği hemen değerlendiriyor, hem de en az 10, 100, 1000 ve belki de sayısız derecede! Fakat kötülüğü hemen değerlendirmiyor; bir gün bekliyor, belki pişman olur, tövbe eder de yanlışını düzeltir diye. Sonra kötülüğü misli misline değerlendiriyor. Yani bir gram kötülük yapmışsak, bir gram ceza veriyor. Ancak Allah’ın merhameti, öfkesinden daha fazladır. Bizi her an affetmek, kurtarmak için elimizden tutup cennete koymaya can atıyor! (15 AĞUSTOS 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

e-mail: kazim_ozturk@mynet.com

www.hicrandergisi.com/yazarı

ERMENİLERİN GÖZÜ ÇANKAYA KÖŞKÜ'NDE

Türkiye'den milyarlarca dolar tazminat talep eden Ermeniler şimdi de 5 önemli mülk üzerinde hak iddia etmeye hazırlanıyor. Ermenilerin Türkiye'de kalan mülkleriyle ilgili iddiaları araştıran yazar Nevzat Onaran, "Emval-i Metruke Olayı" adlı kitabında, üzerinde hak iddia edilen Erzurum Kongresi Binası ile 4 önemli eseri gündeme getirdi. Bu mülkler arasında Çankaya Köşkü'nün arazisi de var. Arazinin Kasapyan Ailesi'nin bağı olduğu iddia ediliyor.





Amerikalı Ermeniler '1915 olayları'nda kaybettikleri malları için milyarlarca dolar talep ederken; konuyu araştıran yazar Nevzat Onaran, Çankaya Köşkü, Şişli'deki Mustafa Kemal Müzesi, Heybeliada Çarkçı Mektebi, Erzurum Kongresi'nin yapıldığı bina ile Surp Agop Mezarlığı'nın Ermenilere ait olduğunu ve Hazine tarafından el konulduğunu ileri sürdü. Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde, Çankaya Köşkü'nün Ankara Belediyesi'nce, 1921'de Mustafa Kemal'e armağan edildiği bilgisi veriliyor

ABD'de yaşayan Ermeniler'in 1915 olaylarında mülklerine el konulduğu iddiasıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Merkez Bankası ve Ziraat Bankası'na karşı milyarlarca doları bulabilecek davanın yankıları sürerken, konu hakkında araştırmalar yapan yazar Nevzat Onaran, dikkat çekici bir iddiada bulundu. Onaran, Ermenilerin el konulan toplam 276 milyon lirasının 1928 bütçesine gelir kaydedildiğini savundu. Onaran, Çankaya Köşkü, Şişli'deki Mustafa Kemal Müzesi, Heybeliada Çarkçı Mektebi ve tarihi Erzurum Kongresi'nin yapıldığı binanın da Ermeniler'e ait el konulan eserlerden olduğunu ileri sürdü.
Çankaya Köşkü'nün Ankara Belediyesi tarafından 30 Mayıs 1921'de Atatürk'e armağan edildiğini kaydetti. Onaran, Ermenilerin mallarının tasfiyesi için kurulan komisyonların tuttukları defterlerin ise açıklanmadığını belirterek, "Bunlar imha mı edildi? Yoksa devletin en derin kasalarında mı?" diye sordu.

RESMİ BİLGİ:
Cumhurbaşkanlığı'nın resmi internet sitesinde, Çankaya Köşkü için, "Daha sakin ve huzurlu bir ortamda yaşamasını sağlamak amacıyla Bağlar bölgesi Çankaya'daki bağ evi, Ankara Şehremaneti (Belediyesi) tarafından 30 Mayıs 1921'de Mustafa Kemal'e armağan edilmiştir" bilgisi veriliyor.
Yazar Nevzat Onaran, bu iddiaları "Emvâl-i Metrûke Olayı" isimli kitabında aktardı ve 1915 olayları ardından gerçekleşen ekonomik gelişmelerin özetlendiği kitapta, şu iddialara yer verildi:

1915'TEN SONRA NE OLDU: Resmen nakledilen ya da sürgün edilen, kaçan Ermeni ile Rumlar'ın taşınır ve taşınmaz mallarının tasfiyesiyle ilgili kanuni düzenleme 1930'ların başına kadar sürdü. Buna göre menkuller genel olarak" Emvâl-i metrûke" yani terkedilmiş taşınmaz mallar olarak tanımlandı.

Emvâl-i metrûke'yi tasfiye etmek amacıyla kurulan Tasfiye Komisyonları'nca mallar Hazine'ye kaydedildi. Hazine mevzuata göre ya dağıttı ya da sattı.

EMANET HESABI: Menkul ve gayrimenkulun kiralanması ve satışıyla oluşan para mal sahibi adına önce Mal Sandığı'na yatırılacaktı. Bu hüküm 1928'de "bütçeye gelir olarak aktarılması" şeklinde değiştirildi. TBMM'de kabul edilen yasanın 2.maddesine göre 1928 gelir bütçesinin 300 bin lirası "sürgün edilen veya kaybolan ya da kaçan, uzaklaşan" kişiye ait malın bedeli olarak emanet hesabında kalan bütçeden karşılanacaktı.

PARANIN TOPLAMI NE KADARDI: 1928'de bütçe 222 milyondu. 1928-2008 döneminde gelir bütçesinin 921.5 misli artarak 222 milyon liradan 204 milyar liraya yükseldiği dikkate alınacak olursa, bu basit hesapla 300 bin liranın 2008 itibarıyla değeri 276.4 milyon liradır. TL'de 6 sıfır atıldığı dikkate alınırsa artış 921.5 milyon misli olup miktar da 276.4 trilyon liradır.

'DEFTERLER NEREDE?'
Nevzat Onaran, söz konusu iddiaları ve Ermenilerin el konulduğu ileri sürülen mallarıyla ilgili bilgilerin yer aldığı "defter"lere ilişkin olarak da kitabında şu bilgileri verdi: "Anadolu'da sürgün edilenin mallarının tasfiyesi amacıyla Erzurum, Edirne, İstanbul ve daha pek çok vilayette toplam 33 Tasfiye Komisyonu kuruldu. Bugün itibariyle resmi olarak bu mevzuat gereği sürgün edilen insanların ne kadar olduğu ve bunların ne kadar malının kayda alındığı tüm tartışmaya rağmen resmen açıklanmış değil. Bu insanlar adına Mal Sandıkları'na ne kadar para yatırıldığı ve bundan kaç kişiye ödeme yapıldığı da bilinmiyor. 33 Tasfiye Komisyonunun iki esas ve cari olarak tutacağı iki defter kaydı dikkate alındığında en az 66 defterin olması gerekiyor. Bugüne kadar defterlerden bir tanesi bile açıklanmadı. Bunlar imha mı edildi? Yoksa devletin en derin kasalarında mı? Bilmiyoruz."


İşte, Ermenilerin 'bizim' dediği 5 önemli mülk:

ÇANKAYA KÖŞKÜ
29 Ekim 1923'ten bugüne Cumhurbaşkanı'nın resmi ikametgâhı olan Çankaya Köşkü'nün arazisi de el konulan gayri menkullerden. Köşk'ün yeri, Ermeni Ailesi 'Kasapyanlar'ın Bağı'dır. (Onaran, bu iddiasını Kasapyan'ın torunu E.J. Çuhacı'nın AGOS Gazetesi'nde yayımlanan açıklamasına dayandırdı.)

ERZURUM KONGRESİ BİNASI
Erzurum Kongresi 23 Temmuz 1919'da Ermeni Sansaryan Mektebi'nde toplanır. Bu okul vakfının, İstanbul'daki gelir sağlamak için kurduğu ünlü Sansaryan Han da, bir zamanlar İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğü binasıydı. Cumhuriyetin temellerinin atıldığı bu bina, müze olarak kullanılıyor.

MUSTAFA KEMAL MÜZESİ
Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkmadan önce kaldığı Rauf Orbay, İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve daha pek çok kişiyle görüşmeyi sürdürdüğü ve Kurtuluş Savaşı planlarını hazırladığı ev olarak bilinen, bugün de Atatürk Müzesi olan Şişli'deki binanın da Kasapyan ailesine ait olduğu belirtiliyor.

ÇARKÇI MEKTEBİ
Birinci Dünya Savaşı'nın yaşandığı 1917-1918 yıllarında, Heybeli Ada Rum Ticaret Mektebi'ne Hazine tarafından el konur. Mektebe el konulduktan sonra da, ilave 100 bin liralık bir harcama yapılarak tamir edilir. Ardından da Heybeliada Bahriye Çarkçı Mektebi'ne dönüştürülür.

ERMENİ MEZARLIĞI
Surp Agop Ermeni Mezarlığı, Ermeni Patrikhanesi ile İstanbul Belediyesi arasında dava konusudur. Belediye, metruk mezarlık olduğu, Şurayı Devletçe tasdik edilen yeni nizamnameye göre bütün mezarlıkların belediyeye ait olduğu iddiasındadır. 1930'ların ortasında davayı belediye kazanır.

Adanalı Samuel Ağa'nın torunu Türkiye'deki mallarının peşinde
1915'teki tehcirde başka yerlere sevk edilen Ermenilerin torunlarının açtığı dava geçtiğimiz günlerde büyük yankı uyandırdı. Ermeni kökenli Garbis Davouyan ve Hrayr Turabian açtıkları dava ile "Hani bunun ilk sahibi?" dercesine Anadolu'da dedelerinden kalan mirasa sahip çıkıp, haklarını istedi. Dava dilekçesinde 1915'te tehcirle başka bölgelere sevk edilen Ermenilerin mallarının idaresi ve tasfiyesinin çıkarılan bir kanunla "Emval-i Metruke Tasifye Komisyonları" tarafından yürütüldüğü, ancak bu malların geri verilmediği gibi, gelirinin de sahiplerine teslim edilmediği anlatıldı.

AVUKAT KONUŞTU
İşte, Turabian ve Davouyan şimdi dedelerinden kalan mirastan elde edilen geliri talep ediyor. Davayı Türkiye aleyhtarlığıyla tanınan Mark Geragos'un da aralarında bulunduğu 4 avukat temsil ediyor. Avukatlardan biri olan Berj Boyajian HABERTÜRK'e davayla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Los Angeles'ta avukatlık yapan Berj Boyajian'ın ailesi de tehcirle sevk edilenlerden. Annesi Urfalı, babası Antepli olan Avukat Boyajian, öncelikle davanın sözde "soykırım" iddialarıyla ilgisi olmadığını söyledi. "Bu dava Türkler soykırım yapmıştır ya da yapmamıştır konusunu ispatlamaya yönelik bir dava değil" diyen Boyajian şunları söyledi: "Osmanlı 1915'te tehcir kararı aldı ve Ermeniler'i başka yerlere sevk etti. Bu sırada bir kanun çıkardı ve gidenlerin bankalardaki parasını ve tarlalarını, fabrikalarını Ermeniler geri dönene kadar devlet güvencesi altına aldı. Tam 95 sene bu malların gelirinden faydalandı. Biz malları geri istemiyoruz. Diyoruz ki, bu mallardan elde edilen geliri iade edin. Çok basit bir dava." Milyon dolarlık davada ortaya nasıl bir rakamın ortaya çıkacağı ise meçhul. Tapu sayılarını vermekten özellikle kaçınan Avukat Boyajian, Türkiye ile bir pazarlık sürecine de hazır olduklarını belirtti ve "Türk hükümeti önce davaya yanıt verecek. Sonra tapuları ve kayıtları karşılaştıracağız. Ve her tapu için o gayrimenkule ilişkin oturup kullanım hakkından doğan gelirin hesaplamasını yapacağız. Gayrimenkullerden elde edilen gelirle ilgili oturur bir rakam üzerinde anlaşma sağlanırsa davanın devam etmesine gerek kalmaz. Ama eğer anlaşma sağlanamazsa dava devam eder ve mahkemenin vereceği karara da her iki taraf uyar" diye konuştu.

Turabian, Adanalı Samuel Ağa'nın torunu
Türkiye aleyhine dava açan iki Ermeni'den biri olan Hrayr Turabian'ın dedesi Adana'da Samuel Ağa olarak tanınıyordu. 1915'teki tehcirde geride ev, tarla, bağ-bahçe ve fabrikalarını bırakarak Lübnan'a gönderilen Samuel Ağa'nın torunu Turabian bugün 63 yaşında emekli bir mühendis. Turabian, neden dava açtığını ise şu cümleyle açıklıyor: "Ben artık barış olsun istiyorum. Ailemin yaşadığı acılar tekrarlanmasın, başka insanlar aynı acıları yaşamasın diye bu davayı açtım. Ortak kültürümüz var. Aynı müziği dinliyor, aynı yemeği yiyoruz." [1]

(10 AĞUSTOS 2010)








--------------------------------------------------------------------------------

[1] Habertürk, 09 Ağustos 2010

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

e-mail: kazim_ozturk@mynet.com

www.hicrandergisi.com/yazarı

HAYIRCILAR İHANET EDİYOR

Şişli Belediye Başkanı ve Türkiye Değişim Hareketi Lideri Mustafa Sarıgül'un kurmaylarından olan aynı zamanda 1998-2002 yıllarında Demokratik Sol Parti Muş Milletvekilliği yapan Zeki Eker, 12 Eylül'de yapılacak referandum oylaması ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu. Referandumda ülkenin geleceği için evet oyu kullanacağını belirten Eker, Veli Küçük'lerin Tuncay Özkan'ların hayır dediği bir referandumda hayırcılar kervanında olmanın utanç verici bir durum olduğuna dikkat çekti. Eker, "Yaşamım boyunca doğru bildiğim ve ülkemiz için önemli olan her şey bana göre vicdanı bir sorumluluk olmuştur. Şu anda da vicdanımın sesini dinleyerek ülkenin geleceğini hayır demekte bulmuyorum. Evet demenin ülkemizin önünü açacağına inanıyor ve evet demenin çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceği açısından hayırlı olduğunu düşünüyorum. Değişiklik paketinde yer alan 26 maddenin tamamını incelediğimizde ne ülkemiz, ne bölgemiz nede insanlarımızın aleyhine hiçbir şey yoktur. Paketteki 26 madde de ülkemiz lehine olan maddelerdir." dedi.
Muş'ta yaşayan biri olarak Veli Küçük ve Tuncay Özkan gibilerin evet demesinden hicap duyduğunu ifade eden Zeki Eker, "Veli Küçükler, Tuncay Özkanlar ve YARSAV ile birlikte Referandumda hayır demek ülkemize ve bu ülkede yaşayan insanlara yapılan bir hakarettir. Çünkü bunların yapısı ortadadır. Veli Küçük ve Veli Küçük gibilerinin neler yaptığı ortadadır. Ergenekoncu albaylar bölgemizde diri diri insanları yakmıştır. Artık bunlar gizli saklı olaylar değildir. Bu insanlarla aynı saflarda olmak ülkemize yapılan bir hakarettir ben bunu ülkemize yapılan bir hakaret olarak kabul ediyorum.

BDP BU HALKTAN ÖZÜR DİLEMELİ

Birkaç haftadan beri bölgede olduğunu ifade eden Demokratik Sol Parti Muş eski Milletvekili Zeki Eker, insanlarda artık Barış ve Demokrasi Partisi ile Ergenekon Terör Örgütü'nün işbirliği içerisinde olduğu kanaatinin ciddi anlamda oluşmaya başladığına dikkat çekti. Barış ve Demokrasi Partisi ile Ergenekon Terör Örgütü'nün hayırcı olmasının insanların kafalarında soru işareti bıraktığını kaydeden Eker, BDP'nin bu yanlış tutumunu acilen değiştirmesi gerektiğini ifade etti. Eker, görüşlerini şöyle sürdürdü:

"Barış ve Demokrasi Partisi derhal çıkıp bu halktan özür dilemeli ve girmiş olduğu yanlış yoldan dönmelidir. Bu bölgede yaşayan insanlar, Kürtler BDP'nin sandığa gitmeme kararını yanlış bulmakta ve bu karara katılmayacaklarını açıklamaktadırlar. Bir haftadan beri bölgede dolaşmaktayım. Halkımızın ezici çoğunluğu 12 Eylülde yapılacak olan referandumda evet diyeceklerini ve BDP'yi kınadıklarını açıkladılar. Halk Barış ve Demokrasi Partisinin almış olduğu kararın yanlış olduğunu birbirine anlatıyor ve sandık başına gitmek için ikna etmeye çalışıyor."

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun bu ülkeyi temsil edemediğini söyleyen Muş eski Milletvekili Zeki Eker, Anayasa Mahkemesi'nin de artık anayasa mahkemesi olmaktan çıktığını ifade etti. Adalet Mülkün Temelidir sözünün çok gerilerde kaldığını dile getiren Eker, adalet ve hukuka güvenmediğini, böyle bir soruya karşılık ise bin kere üst üste hayır diyeceğini belirtti. Ülkede adalete güven olayının bittiğini hatırlatan eski Milletvekili Eker, sözlerini şöyle tamamladı:

"Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu artık bu ülkeyi temsil edememektedir. Anayasa mahkemesi ise Anayasa Mahkemesi olmaktan çıkmıştır. Ülkede adalete güven olayı bitmiştir. Getirilen bu düzenlemeler ise bu ülkede yaşayan Kurt, Türk, Laz ve Çerkez olmak üzere herkes için geçerli ve herkesin menfaatleri doğrultusunda hazırlanmıştır. Bunun için de ben dahil olmak üzere herkesin bu değişikliğe evet diyeceğini düşünüyorum."[1]

Bu tür davranış sergileyenlerin sayısı bir hayli var. Yani referandumda en az % 60 “EVET” çıkacak gibi görünüyor. MHP tabanı kaynıyor, CHP’de rahatsızlık var, ülkenin ekserisi “EVET”ten yana. Bu durumda MHP kendini harakiri yapıyor. Bu gidişle; genel seçimde barajın altında kalacak gibi görünüyor! Anayasa; sadece bir partinin yasası değil, tüm milleti kucaklayan, Türkiye’yi koruma şemsiyesi altına alan Milletin temel yasasıdır. Anayasaya niçin “evet” denmesi gerektiği hususunda uzman olmaya, ilmi yönden ilerleme kaydetmeye gerek yok. Okuma yazma bilmeye de gerek yok. Ülke gerçeklerine bakan, şimdiye kadar olan olayları göz önüne getiren, millete haksızlık yapmış, halkı adam yerine koymamış, yasal hakları ellerinden alınmış herkes, daha rahat, daha demokrat, insani haklara sahip olunacak bu uygulamaya “hayır” demesi imkânsızdır. Bu hususa hayır diyenlere ülkeye ihanet ediyorlar dememek için sebep yok. (05 AĞUSTOS 2010)



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Cihan, 03 Ağustos 2010



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

e-mail: kazim_ozturk@mynet.com

www.hicrandergisi.com/yazarı

TÜRKEŞ’İN EVREN’E MEKTUBU

Bu ülkede yaşayan, darbeleri görmüş ve yaşamış olan herkesin, aşağıya alıntıladığım yazıyı ve Türkeş’in mektubunu mutlaka okuması ve ona göre bir durum muhakemesi yapması zorunludur. Okunsun ki içi dolmayan muhalefette bulunulmasın. Bilinsin ki ülkemizde bir daha bu tür olumsuzluklar olmasın. Olaylar nasıl su yüzüne çıkıyor, nasıl da mızrak çuvala girmiyor herkes görmeli.

Merhum Alparslan Türkeş, 12 Eylül'de Kenan Evren'e yazdığı mektupta işkencenin boyutlarını gözler önüne seriyor. Türkeş, Evren'e yazdığı o mektupta 'Bize yaptığınızı gelecek nesiller unutmayacak" diyor.

Sağ ve sol kesimden gençleri idam sehpasına götüren darbe, referandum sürecinde yeniden tartışmaların odağına yerleşti.

"Mensuplarımızın ciğerlerine hava pompalıyorlar." diyen Türkeş, ülkücülerin bölücülükle itham edilmesine de sert tepki gösteriyor: "Bu, gelecek nesiller tarafından unutulmayacaktır."

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, darbe anayasasının değiştirilmesi için destek isterken okuduğu, 12 Eylül'de idam edilen gençlerin mektupları o dönem yaşanan dramı yeniden gündeme getirdi.

Ülkücülerin efsanevi lideri merhum Alparslan Türkeş'in 12 Eylül 1980 darbesinden sonra dönemin Milli Birlik Konseyi Başkanı Kenan Evren'e yazdığı mektup da, yapılan işkencelerin boyutlarını gözler önüne seriyor.

Yıllar sonra ortaya çıkan mektubunda Türkeş, "Yurdun birçok yerinde mensuplarımıza ve gözaltına alınan bazı kimselere işkenceler yapılarak bizleri suçlamaya matuf ifadeler alınmaya çalışılmaktadır. Özellikle Ankara ve Adana'da işkencenin kesif olduğu ve ciğerlere hava pompalanmaya kadar vardığı ifade edilmektedir." diyor.

Başbuğ, bölücü akımlarla mücadele eden ülkücü gençlerin bölücülükle itham edilmesine ise şu uyarıyla tepki gösteriyor: "Bu, gelecek nesiller tarafından unutulmayacaktır."

Zora dayanan beyanlar ve zorlama yorumların adaleti gölgeleyeceğine de dikkat çeken Türkeş, işkenceyle elde edilen ifadelerin mahkemelerce ciddiye alınmayacağına inandığını vurguluyor.

Kamu vicdanının ve tarihin bu konuda vereceği hükme işaret ediyor.

Türkeş'in Evren'e gönderilmek üzere yazdığı mektup, dönemin MHP Genel Başkan Yardımcısı Yaşar Okuyan'ın 'O Yıllar' kitabıyla birlikte gün yüzüne çıkmış oldu.

Okuyan, mektubun hikâyesini kitabında şöyle aktarıyor: "Türkeş, Evren'e bir mektup göndermeye karar verdi. Türkeş'in gönderdiği ve daha sonra yayımlanan mektup, aslında Kenan Evren'e gönderilecek asıl mektup değildi. Çünkü birincisi Evren'e hiç ulaşmadı. Mektubu Türkeş Bey'le düzelttik ve o mektup 1 Kasım 1980'de Evren'e gitti."

Kirazlıdere Dil Okulu'nda Alparslan Türkeş'le birlikte MHP kadrolarından Nevzat Köseoğlu, Sadi Somuncuoğlu, MSP kanadından Necmettin Erbakan, Recai Kutan, sol kanattan Bülent Ecevit, Doğu Perinçek ve Ertuğrul Günay gibi isimler yatıyordu.

Türkeş, tutukluyken yazdığı mektubunda, Kenan Evren'e hitaben şunları söylüyor: "... Zora dayanan beyanlar ve zorlama yorumlar adaleti gölgeler. Bu usullerle elde edilen ifadelerin mahkemelerce ciddiye alınmayacağı muhakkaktır. Ne var ki kamu vicdanı ve tarihin böyle bir hazırlık tahkikatı hakkında vereceği hükümler ve bu gibi tutumların kamuoyunda yaratacağı gerilimi şer kuvvetlerin istismar etmesinden endişe ederim."

Türkeş, ülkücü gençlerin ülkeyi bölen akımlarla mücadele ederken bölücülükle itham edilmesinin çelişki olduğunu anlatmaya çalışıyor mektubunda. "Allah bir, devlet bir, vatan bir, bayrak bir" şiarını yücelten siyasi ve fikri bir hareketi yürüttüğünün altını çizen Alparslan Türkeş, milleti bölmek ithamından duyduğu rahatsızlığı, "Böyle bir hareketin milleti bölmek gibi bir ithama konu yapılması herhalde gelecek nesiller tarafından unutulmayacaktır." cümleleriyle ifade ediyor.

Ülkücüleri cezalandırma gayretinin komünist akımların etkisiyle yapıldığına dikkat çeken Türkeş, 27 Mayıs darbesiyle ilgili, "27 Mayıs hareketi yapıldığında uzak veya yakın dahli olan hiç kimse bu kurtarıcı hareketin Marksist emperyalizm propagandasına ortam hazırlayacağını düşünmemiştir.

Komünizm, bu hareketin açtığı gediklerden yararlanarak hayatımıza girdi. Atatürk'ün Türk milli eğitimine gösterdiği muhteva ve hedefler canlı tutulabilmiş olsaydı, 27 Mayıs sonrası bu kadar beklenmeyen neticeler vermezdi." itirafında bulunuyor.[1] (28 Temmuz 2010)



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Erdal Şen, Zaman, 23 Temmuz 2010

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

e-mail: kazim_ozturk@mynet.com

www.hicrandergisi.com/yazarı

REFERANDUMDA “EVET” DİYECEĞİM

12 Eylül 2010 tarihinde Anayasa değişikliği, sivil bir anayasa için referandum yapılacak. Millet sandık başına gidecek, isteyen “evet”, istemeyen “hayır” diyecek.

Ancak niçin “EVET” ve niçin “HAYIR” diyeceğiz? Veya hangi meseleye evet, hangi meseleye hayır damgası basacağız? Şöyle de söyleyebiliriz; referandumda evet dediğimiz zaman ne değişecek? Hayır dediğimiz zaman ne değişecek? Bu anayasa değişikliğine kimler hayır, kimler evet diyecek? Hayır diyenler mi vatansever, evet diyenler mi?

Tabii konuyu bu kadar ajite etmeden, bu kadar dağıtmadan evet mi? hayır mı? Meselesi üzerinde duralım. Bunun için ülkemizin geçmişten bugüne kadar olan bir profilini çizmek sanırım yararlı olur. Değilse diyeceklerimizin anlaşılması zorlaşır, insanların kafası karışır.

12 Eylül 1980 anayasasının getirdiklerine ve ülkede hasıl ettiği yıkımlara bakmakta yarar var; öncelikle 80 anayasası bir askeri vesayet anayasasıydı. Ucundan kıyısından askerlere büyük bir imtiyaz tanıyordu. Asker ne yapsa doğru, hangi hatayı işlese masum kabul ediliyordu. Kimse de yapılanlar üzerinde yorum yapamıyor, görüş belirtemiyordu. Bu; bugünkü Ergenekon’u, bugünkü Cuntayı ve darbecileri doğurdu. Devlet TSK’nın gizli belgelerine inemiyor, soruşturma yapamıyordu. Askerler, “la yüs’el” bir tavır içindeydi. Bu da; göz bebeğimiz olan TSK’yı yıpratıyordu. Darbe yapanların yargılanması mümkün değildi.

CHP, “nasıl ki 12 Eylül 1980 anayasasına hayır demişsek, bu yıl yapılacak olan 12 eylül 2010 anayasa değişikliği referandumuna da hayır diyeceğiz, hayırda hayır var” diyor. Diyor da tezata giriyor. Çünkü 1980 referandumuna hayır diyenlerin otomatikman bu anayasaya evet demesi kaçınılmazdır.

MHP’nin, Vuvuzela ile yaptığı basın toplantısı bir espriden öte geçmemiş, ciddiyetten uzak kalmıştır. Devlet yönetimine talip olan bir partinin her meseleyi ciddiyetle ele alması, muhalefetini ciddiyetle yürütmesi gerekir.

Burada hükümetin icraatlarını anlatacak değilim. İnsanlar neyin ne olduğunu net olarak görüyor ve kararını 12 Eylül’de verecek. Biraz olsun aklı başında olan normal zekaya sahip herkesin referandumda, “EVET” diyeceğini sanıyorum. Zira görünen köy kılavuz istemez, perşembenin gelişi, çarşambadan belli olur.

Muhalefet partilerinin tabanı, “biz evet diyeceğiz. Çünkü hayır demek; PKK’ya evet anlamı taşır. Hayır dediğimiz zaman; ülkeden terör gitmesin, ekonomi, rayına oturmasın, ülke gelişip büyümesin, enflasyon alsın başını gitsin, mafya cirit atsın, HSYK; hukukun üstünlüğünü rafa kaldırsın, hukuk işlemez olsun…. Demiş oluyoruz. Referandumda hayır dediğimiz zaman; bazı kuvvet komutanları halkı tepelesin, darbe meşru olsun, bazı askerler; “faili meçhul” adı altında insanları katletsin, ülkede korku hakim olsun, TSK’dan atılanlar mahkemeye müracaat etmesin atıldıklarıyla kalsın, devleti yıkmaya teşebbüs eden askerler sivil mahkemelerde yargılanmasın, bunlara ses çıkarılmasın demiş oluyoruz. Bendeniz bunları istemediğim için EVET diyeceğim. (20 TEMMUZ 2010)


KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı


ORDU İÇİNDE PKK'LILAR MI VAR?
"Türk Silahlı Kuvvetleri içinde PKK'lılar mı var?" Bu iddia Türkiye'nin gündemine bomba gibi düştü.
Bugün gazetesinin haberine göre, TSK'da görevli bir subay, üst rütbeli bir başka subaya PKK'lılar için, "Adamlarımız" dedi ve heronların düşürülmesini istedi.
Şahin: PKK iddiası çok ciddi
İddialara göre bu görüşme, 10 Ekim 2007'de yapıldı. Heronların düşürülmesini isteyen subaya, karşı taraftaki subayın verdiği cevap, "Bir çaresine bakacağız" oldu.
Konuşmayı, Milli İstihbarat Teşkilatı tespit etti. Gereğinin yapılması için konuyu Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na iletti.
Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı ise İlker Başbuğ'du ve olayla ilgili soruşturma emri verdi.
İsimleri tespit edilen iki subay, Fırat Ç. ve Selami Selçuk Ç. hakkında soruşturma açıldı. Ancak habere göre, soruşturmayı yürütmekle görevli hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, soruşturmayı kararttı.
Dosyada, Üçok'un sadece Fırat Ç.'yi şüpheli olarak dinlediği ve bir gün nezarette tuttuktan sonra serbest bıraktığı iddia edildi.
Ayrıca Üçok'un, Selami Selçuk Ç.'yi şüpheli sıfatıyla değil tanık sıfatıyla dinleyip hakkında işlem yapmadığı öne sürüldü.
Yetki tartışmalarının ardından o dosya şimdi Genelkurmay Askeri Savcılığı'nda.
"HERKES HESABINI VERECEK"
Taraf gazetesine konuşan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, iddiaları yalanlamadı; "Herkes hesabını verecek" dedi. Yine Taraf gazetesinin haberine göre, Başbakanlık iddialar için "Vahim" ifadesini kullandı.
ŞAHİN: 'İDDİALAR CİDDİ'
Konuyla ilgili Genelkurmay Başkanlığı'ndan bir açıklama yapılmadı. Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin ise, "İdidalar ciddi" dedi.
Şahin, Genelkurmay Başkanlığının, mutlaka bu iddiayla ilgili kendi içinde inceleme, değerlendirme, soruşturma yapacağını belirtti.
TBMM Başkanı Şahin, "Birkaç gün önce gazetede ordu içinde PKK'lılar olduğuna ilişkin haber vardı. Muhalefet, Genelkurmayın, habere ilişkin açıklama yapmamasını, sessizliğini eleştirdi. Genelkurmay Başkanlığının sessiz kalmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?" sorusunu, "Bu çok ciddi bir iddiadır. Mutlaka bu iddiayla ilgili Genelkurmay Başkanlığımız, kendi içinde bir inceleme, değerlendirme, soruşturma yapacaktır. Bu inceleme ve soruşturma sonucu ortaya çıkınca açıklama yapması herhalde daha uygundur diye düşünmüş olacaklar" dedi.
Şimdi ne olacak? Öncelikle ve ivedilikle başta genel Kurmay başkanı olmak üzere üst düzey yönetici ve yetkililer soruşturma açmalı ve konuyu sonuna kadar götürmelidir. Ardından Milli Savunma bakanlığı da; genel Kurmay başkanlığından görüş istemeli soruşturmayı derinleştirmelidir. Milletin beklentisi budur. Eğer gerçekten bu iddia doğruysa bir saniye bile beklememeli, meselede parmağı olanların TSk ile ilişikleri kesildiği gibi, PKK bağlantısı olan hiçbir askeri personel bırakılmamalıdır TSK içinde.
Hatta bu iddia üzerine Savcılar harekete geçmeli ve soruşturma açarak bu tür ülkeye, millete, insanlığa zararlı varlıklara geçit verilmemelidir. Geçit verilmemeli ki; TSK’nın, eskiden olduğu gibi hala “peygamber ocağı” olduğu anlayışı varlığını sürdürsün. Geçit verilmemeli ki; TSK içindeki hainler temizlensin silahlı Kuvvetlerin güvenilirliği sarsılmasın.
Şahsen bendeniz, öncelikle genel kurmay Başkanından herkesten önce soruşturma hamlesi bekliyorum. Tabii doğru değilse-ki doğru olmamasını temenni ederim- o zaman da bu haberi yapan, yayan ve servis edenleri yakasına yapışılmalıdır. Kokusu çıkar, hiçbir şey kapalı kalmaz ve kalmıyor. ( 18 TEMMUZ 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

e-mail: kazim_ozturk@mynet.com

www.hicrandergisi.com/yazarı

AP'DEN CHP'YE REFERANDUM ÖNERİSİ

Avrupa Parlamentosu Sosyal Demokratlar Grubu Başkan Yardımcısı Hannes Swoboda, 12 Eylül'de Türkiye'de yapılacak olan referandumla ilgili olarak CHP'ye ve lideri Kemal Kılıçdaroğlu'na tavsiyede bulundu.

Avrupa Parlamentosu Sosyal Demokratlar Grubu Başkan Yardımcısı Hannes Swoboda, ''CHP'ye ve yeni liderine bizim tavsiyemiz bu paketin arkasında durması ve desteklemesi. Çünkü sosyal demokrat değerler de getiriyor bu değişiklik'' dedi.

''Hırvatistan Zirvesi''ne katılan Hannes Swoboda, AA muhabirinin sorularını yanıtladı. Swoboda, 12 Eylül tarihinde referanduma sunulacak Anayasa değişikliğine ilişkin soru üzerine, ''Bu Anayasa paketi Türk vatandaşları için önemli, aynı zamanda Avrupa Birliği için de önemli. Türk halkına daha fazla demokrasi ve özgürlük seçeneği sunuyor. Bu reform Türk halkına çok büyük kazançlar getirecektir. Çünkü yeni özgürlükler getiriyor. Bu özgürlükler kapsamında yargı ve asker de var. Dolayısıyla Türk halkının kazançlı olacağına inanıyorum. Demokrasi yolunda çok büyük bir adım'' değerlendirmesinde bulundu.

Swoboda, ''Biz Avrupa Birliği olarak her zaman için Türkiye'nin demokratikleşmesine ve reformlarına destek veriyoruz ve bu gördüğümüz Anayasa paketi de reformlara, özgürlüklere açık bir Anayasa paketi. Dolayısıyla biz bu değişikliği destekliyoruz. Çünkü sosyal demokrat değerler de getiriyor bu değişiklik. CHP'ye ve yeni liderine bizim tavsiyemiz bu paketin arkasında durması ve desteklemesi. Çünkü sosyal demokrat değerler de getiriyor bu değişiklik. Eğer CHP sosyal demokrat bir parti olmak istiyorsa bu reformları desteklemelidir'' diye konuştu.

Hannes Swoboda, ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye'nin AB'ye üyeliğine ilişkin sözleriyle ilgili soruya da ''Öncelikle şunu söyleyeyim, ABD'nin Irak'a yaptığı müdahale Türkiye için olumlu bir şey değildi. İkinci olarak, ABD'nin Orta Doğu stratejisinde Türkiye'yi zora sokan birçok şeyler var. Ancak şunu söylemeliyim ki Türkiye'nin yeni dış politikası, AB ve ABD tarafından da ortak değerlerde buluşturulup devam ettirildiğinde bu çok olumlu bir şey olacaktır. ABD daha çok kendi siyasetiyle ilgilenmeli'' yanıtını verdi. [1]

Anayasa referandumu için geriye sayım başladı. 12 Eylül 2010’da sandık başına gidilecek. Bu; tarihi bir gün. Neden tarihi bir gün? Askeri vesayet anayasasından kurtulacağımız, demokrasiye kapı aralayacağı, insan hakları, hukukun üstünlüğüne ışık yakan, darbelerin olmayacağı, adalet tam tecelli edeceği için. Herkesin mutlaka sandık başına gidip oyunu kullanması gerekir. Bu konuyu Avrupa anlamış ama bizim muhalefetimiz hala anlamamıştır. Bakıyorum; anayasaya; PKK, BDP hayır diyor. Bunların hayır demesi normal ancak bunun yanında MHP, CHP de hayırcılar içinde! O zaman bu partiler PKK ve BDP ile aynı kategoride olmuyor mu? Onların ocağına odun taşımıyor mu?

Bu partilerden özellikle MHP tabanı çok kızgın Devlet Bahçeli’ye; anayasa konusunda yanlış karar aldığı için. Halbuki darbeden en çok zarar gören ülkücülerdi. Bir hiç uğruna hapis yatan, işkencelere maruz kalanlar eski MHP’li ülkücü insanlardı. Şimdi nasıl olur da, 12 Eylül’deki referandumda, “HAYIR” oyu kullanırlar doğrusu anlamakta zorlanıyorum.

Eğer “hayır deyin” sözlerinde ısrar ederlerse, referandum sonrasında MHP’de epeyce çözülme gözlenebilir. Aynı zamanda da yapılacak bir genel seçimde baraja takılma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Bir zamanlar, ANAP ve DYP’nin olduğu gibi. Bu hususta çok dikkatli olmak zorundayız. (13 TEMMUZ 2010)



--------------------------------------------------------------------------------

[1] AA, 11 Temmuz 2010


KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı

TERÖRÜN KAYNAKLARI (IV)
Paris sokakları teröre teslim olmuştu...1793 Kasım'ında tüm Fransa'da rahiplerin öldürülmeye başlanması, dine karşı bir kampanyanın yürürlüğe girdiğini ortaya koyuyordu. Tüm mezarlıklara, İlluminatilerin ünlü sloganı olan "Ölüm Sonsuz Bir Uykudur" sözlerini içeren yazılar asılmaya başlandı. Paris'teki kiliselerde "Akıl Bayramları" adı altında eğlentiler düzenleniyor, fahişeler tanrıça gibi tahta çıkarılıyorlardı. Bu törenlerin bir adı da "Exoterion"du ve Weishaupt'un kaleme aldığı "Aşk Tanrıçasının Kutsanması" adlı bir şiiri örnek alıyorlardı...
Thomas Jefferson, üç yıl süren Fransa elçiliğinden 1791'de Amerika'ya geri döndüğünde, tüm bu kıyımı "ne güzel bir devrim" diye tanımlamış ve tüm dünyaya yayılmasını umut ettiğini yazmıştır. Jefferson, neredeyse tüm Fransa halkının Jakoben olduğuna inandığını açıklamıştır. Ona göre, bu büyük çoğunluk, ulusal iradeyi açıkça ortaya koymaktaydı...
1793 yılının sonlarına doğru, yeni devrim yönetimi sayıları yüz binlere ulaşan işsizlerle yüz yüze kaldı. Devrimin önderleri, sonradan bütün diktatörlerin taklit edeceği yeni bir "terör" projesini uygulamaya geçirdiler: Nüfus azaltılması
Amaç Fransa'nın yirmi beş milyona ulaşan nüfusunu on altı milyona indirmekti. Robespierre, nüfusun azaltılmasını kaçınılmaz buluyordu.
Nüfusun azaltılması ile görevli devrim komitesi üyeleri, gece gündüz harita başında her kentte kaç kellenin kopartılması gerektiğini hesaplıyorlardı. Devrim mahkemeleri kimlerin ölmesi gerektiğine karar veriyor ve sonu gelmez bir kurban sürüsü giyotinin yolunu tutuyordu. Yalnızca Nantes'de, bir gece içinde 500 kimsesiz çocuk kent mezbahasında öldürülüyor, 144 yoksul kadın nehre fırlatılıyordu."
Fransız Devrimi'nde masonların rolüne işaret amacıyla Nesta H. Webster de Secret Societies and Subversive Movements adlı eserinde şunları yazıyor: "1789 yılında krallığın yıkılması ile birlikte, 10 Ağustos gününden başlayarak üç renkli Fransız bayrağı devrimin kızıl bayrağı ile değiştirildi. "Yaşasın Kral Orleans" çığlıkları ile masonların "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" seslenişi sokakları kapladı."
İşte böyle bir devrim, dünyadaki kalabalık kitleleri yönlendiren medya organı tarafından yeni bir çağ açan, dünyayı demokrasi ile tanıştıran son derece önemli bir olay olarak lanse edilmiştir. ( 1 TEMMUZ 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
Eğitimci/ şair/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.blog.mynet.com/kazim_ozturk
e-mail: kazim_ozturk@mynet.com
www.hicrandergisi.com/yazarı

TERÖRÜN KAYNAKLARI (III)
Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve İlluminati Şebekesi, Hepsi Aynı Kaynaktan Beslenmiştir
Illuminati şebekesini oluşturanlar ise hem masonluk hem de Tapınak Şövalyeleri hareketi ile irtibatı olan kişilerdi. Tapınak Şövalyeleri, Mason Biraderler ve Illuminati Şebekesi'nin fikriyatlarını, tören biçimlerini, beyin yıkama metotlarını ve simgelerini bağımsız bir bakış açısıyla inceleyenler bunların hepsinin de aynı kaynaktan beslendikleri ve aynı amaca hizmet ettikleri üzerinde ittifak etmektedirler.
Illuminati şebekesinin Ortaçağ'daki siyonizm hareketi olarak nitelendirebileceğimiz Tapınak Şövalyeleri'nin diğer adıyla Tampliye tarikatının bir devamı olduğu konusunda fikir veren bazı bilgileri burada aktarmak istiyoruz:
Nesta H. Webster'in Secret Societies and Subversive Movements adlı çalışmasında ünlü büyücü ve okült uzmanı Cagliostro'nun Illuminati şebekesine katılması münasebetiyle düzenlenen tören hakkında şu notlar aktarılıyor: "İçi evrak dolu demir bir sandık açıldı. Töreni yöneten kişi sandıktan el yazması bir kitap aldı ve ilk sayfasını okudu: "Bizler, Tampliyelerin Büyük Üstadları..." sözlerini kanla yazılmış bir and izliyordu. Söz konusu bu kitap "İlluminizm"in aslında tüm monarşilere ve kiliseye karşı bir nifak olduğunu, ilk saldırının Fransa tahtına yöneleceğini ve Fransa'da krallığın çökertilmesinden sonra sıranın Roma'ya geleceğini belirtmekteydi." Burada vurgulanan hususlar gerçekten üzerinde durulması gereken şeylerdir: Birinci olarak: El yazması kitabın bir sandıkta saklanması ve törende oradan çıkarılması işlemini ele alalım. Sandık yahudi literatüründe özel bir mana taşımaktadır. Yahudilerin bu konudaki dini anlayışlarına temel teşkil eden hadiseye Kur'an-ı Kerim'de de işaret edilir. Talut ve Calut kıssasında Talut'un komutanlığının ilahi bir hükme dayandığını bildirmek için o dönemin peygamberinin verdiği bilgi hakkında şöyle buyurulur: "Peygamberleri onlara: "Onun hükümdarlığının belgesi, size, içinde Rabbinizden bir ferahlık ve Musa ailesiyle Harun ailesinin geriye bıraktıklarından arta kalanların bulunduğu ve meleklerin taşıdığı Tabut'un gelmesidir. Eğer iman ediyorsanız, bunda sizin için bir delil vardır" dedi." (Bakara, 2/248) Burada tabut ile kastedilen bir sandıktır. Yahudiler bu sandığın bugün hala dünyada dolaştığına inanırlar. O sandığın taşıdığı manayla irtibatlandırmak için de el yazması kutsal kitaplarını özel bir sandık içinde saklarlar. Dini törenlerinde kitaplarını bu sandıktan çıkarır, tören sonrasında yine özenle sandığa yerleştirirler. İkinci olarak: Kanla yazılan and üzerinde durmak gerekir. Kan sembolü, siyonizmde ve bu ideolojinin temelini oluşturan dini literatürde sıkça kullanılan bir semboldür. Ancak kanla ilgili semboller genellikle gizli tutulur. (Necip el-Kiylani'nin Yahudinin Kanlı Böreği adıyla Türkçe'ye tercüme edilen tarihi ve belgesel romanında, siyonizmin temelini oluşturan dini literatürdeki "kan" kutsamasına işaret eden önemli bilgiler ve belgeler mevcuttur.) Üzerinde durulması gereken üçüncü husus Illuminati'nin aslında kiliseye karşı olduğu hususudur. Tapınak Şövalyeleri de kiliseye karşı tavır alan ve hıristiyanların dini değerlerine hakaret eden bir hareketti. Ama bu konuda izledikleri tutum tepkilere yol açınca ve birçok idam cezasına kapı açan yargılamalara sebep olunca söz konusu tarikat yer altına çekilmiş, ardından farklı bir yüzle ortaya çıkmıştı. Fakat bu farklı yüzünde hıristiyanların değerlerini hedef alan, bu değerlere hakaret anlamı içeren tavırlar pek dışa yansıtılmıyordu. Gerçekte ise bu konuda değişen bir şey yoktu. Aradaki tek fark bu düşmanlığın artık bir "nifak"a dönüşmesiydi ki bu husus da yukarıdaki notta vurgulanmaktadır. Dördüncü husus Illuminati'nin Avrupa'daki monarşilere karşı bir hareket olduğunun vurgulanmasıdır. Bu tutum özellikle entelektüel kesimin ilgi ve desteğinin kazanılmasının en önemli sebebiydi. Ne var ki entelektüel kesimde ortaya çıkan monarşi karşıtlığının Illuminati tarafından yönlendirilmesi, monarşik düzenlerin yerine geçecek yönetimlerin tek merkezden kontrol edilmesine ve bu kontrolün de Illuminati şebekesinin elinde olmasına fırsat verecekti. İlk doğuş yeri olan Bavyera'da yasaklanmasından sonra ağırlık merkezini Fransa'ya taşıyan Illuminati hareketinin bu ülkedeki monarşik düzene karşı çalışmalara ağırlık vermesi dikkat çekmektedir. Daha önce de söz ettiğimiz üzere, Illuminati'nin bir devamı durumundaki Jacobin Kulübü'nün üyeleri monarşik düzeni yıkıp yerine Yeni Dünya Düzeni yahut Evrensel Cumhuriyet olarak adlandırdıkları yeni bir yönetim getirmeyi bir ideal olarak görüyorlardı. 1785'te Almanya'dan kovulan Illuminati'nin Fransa'da bu çalışmaları hızlandırmasının üzerinden çok fazla zaman geçmeden 1789'da Fransız Devrimi'nin gerçekleşmesi bir tesadüf olmasa gerek.
Fransız Devrimini hazırlayan sebepleri ve gelişmeleri incelediğimizde çok ilginç şeylerle karşılaşırız. Bakın William T. Still'in New World Order adlı eserinde ne deniyor:
"1789 yılının ilkbahar ve yaz aylarında İlluminatilerin tahıl piyasasında gerçekleştirdikleri manipulasyonlar sonucunda yapay bir buğday darlığı yaratıldı. Bu durum o denli geniş bir açlığa yol açtı ki, tüm ülke kısa zamanda ayaklandı. Olayların başını çeken kişi, Fransa Büyük Doğusu'nun Büyük Üstadı Orleans Dükü idi. İlluminatiler, halkın çektiği acıları bir araç olarak kullanarak yarattıkları huzursuz ortamın devrimci eylemlerine yararlı olacağını planlamışlardı. Gerçekten de, besin stoklarını bloke ederek ve Ulusal Meclis'te tüm reform girişimlerini engelleyerek, durumu iyice kötüleştirdiler ve halkı tam anlamıyla açlığa mahkum ettiler...
14 Temmuz günü Bastille yağmalandı. Özgür bırakılan tutuklu sayısı yalnızca yedi idi. Fransız tarihçiler bugün, eylemin asıl amacının Bastille'i yıkmak ve tutukluları kurtarmak olmadığını belirtiyorlar. Asıl amaç Bastille'de saklanan barut ve silâhları ele geçirmekti. Böylece silâhlanan Jakobenler, 22 Temmuz gününden başlayarak o güne dek eşi görülmemiş ve titizlikle planlanmış bir ihtilâl girişimini sahneye koydular. Bu dönem tarihte "Büyük Korku" diye adlandırılacaktır...
Öncelikle tüm ülkede eşzamanlı bir panik duygusu yaratıldı. Köyden köye, kentten kente giden atlılar, yurttaşlara "haydutların!" yaklaşmakta olduğunu ve kendilerini korumak istiyorlarsa silâha sarılmaları gerektiğini bildirdiler. Ayrıca, tüm bu olayların sorumlularının malikânelerde ve şatolarda gizlendikleri, bizzat kralın buraları ateşe vermelerini buyurduğu yurttaşlara söylendi. Fransa kralına bağlı olan halk bu emirlere uydu. Artık alevlerin denetlenmesi imkansızdı, yağma ve yıkım sürerken, anarşi gittikçe yaygınlaşıyordu... (29 HAZİRAN 2010)

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

e-mail: kazim_ozturk@mynet.com

www.hicrandergisi.com/yazarı



TERÖRÜN KAYNAKLARI (II)

Tapınak Şövalyeleri
Illuminati şebekesinin fikri altyapısını oluşturan Tapınak Şövalyeleri orijinal adıyla "Tampliye Tarikatı" Haçlı seferleri sonrasında Kudüs'te kuruldu. Bu adı almalarının sebebi ise iddia edildiğine göre Kudüs kralının Süleyman mabedinin bulunduğunu ileri sürdükleri bölgeyi koruma görevini kendilerine vermesiymiş. Masonluğun da temel fikriyatını geliştiren Tapınak Şövalyeleri muhtelif adlarla varlığını sürdürmüştür. Bugün bu hareketin en çok tanınan kolu ise Sion Birliği'dir.

Sadece masonluğun değil siyonizm ideolojisinin fikriyatının geliştirilmesinde de rolleri olduğu bilinen Tapınak Şövalyeleri kısa zamanda büyük servetler elde etmişlerdir. Batı'nın yalnızca en büyük askeri gücü olmakla kalmayıp aynı zamanda en önemli tüccarları arasında ilk sıralarda yer aldılar. Tapınak Şövalyeleri hareketi bugünkü masonlar gibi gizliliğe büyük önem verirlerdi. İlginçtir ki Batı'ya ait olduğu sanılan bu örgütün mensupları Hz. İsa'yı yalancı peygamber olarak tanımlıyorlardı. Haça tükürmeyi, haçın üzerine basmayı ve hıristiyanların dini değerlerine hakaret etmeyi adeta kutsal fiiller addediyorlardı. Bunun sebebi ise asıl fikir babalarının ve organizatörlerinin yahudi kökenli olmasıydı.

Bir ara siyasi otoritelerinin zayıflaması sebebiyle hıristiyanların dini değerlerine hakaret ve saldırı suçlamalarıyla yargı önüne çıkarıldılar ve bazıları ölüme mahkum edildiler. Ama daha sonra saklanmayı yani yer altına çekilmeyi başararak varlıklarını sürdürdüler.

Birçok araştırmacının ortak tespitine göre masonluk hareketinin temelini de bu Tapınak Şövalyeleri hareketi oluşturur. Her iki hareketin aynı simgeleri kullanmaları bu yöndeki kanaati desteklemektedir. Ayrıca Tapınak Şövalyeleri'nin hıristiyanların dini değerlerine hakaretten dolayı yargılanmalarından sonra yer altına girmelerinin ardından masonluk örgütleriyle ortaya çıktıkları tahmin edilmektedir. Bu kanaati destekleyen muhtelif tarihi belgeler ve bilgiler de bulunmaktadır. Fakat mason kardeşler adıyla yeniden örgütlenirken biraz daha tedbirli hareket etmeyi tercih etmişlerdir. Bu kez hıristiyanların dini değerlerini aşağılayıcı tutum içine girmektense onları çok rahatsız etmeyecek hatta onların da kabul edebilecekleri bir fikri altyapı oluşturmaya özen göstermişlerdir. Ayrıca masonlukta gizliliğe önem vermiş, kendilerini çok fazla açığa vurmaktan sürekli kaçınmışlardır. (28 HAZİRAN 2010)

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ şair/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.blog.mynet.com/kazim_ozturk

e-mail: kazim_ozturk@mynet.com

www.hicrandergisi.com/yazarı



TERÖRÜN KAYNAKLARI (I)

Dünyaya kan ağlatan, ülkelerin gelişmesine, atılım yapmasına engel olan, demokrasiden haz almayan, darbelerle beslenen, cuntalardan medet uman terörün varlığı yeni değildir. Tarihin değişik zamanlarında, değişik görüntülerle karşımıza çıkmaktadır.

Bu konuda bir yazı dizisi hazırlama düşüncesine girdiğimde, karşımıza çok ilginç ve insanın kanını donduran olaylar, uygulamalar önümüze gelmektedir. Bir süre “Terörün kaynakları” nı sizlerle paylaşacağım. Bu hususta bize hangi görevlerin düştüğünü, bizim neler yapmamız gerektiğini yine birlikte masaya yatıracağız. İşte terörün kaynakları:

Illuminati Şebekesi
Bilderberg Grubu, Illuminati şebekesinin bir organıdır. Ancak Illuminati şebekesi 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkarken, Bilderberg Grubu 1954'te ortaya çıkmıştır. Yani arada 177 yıllık bir zaman farkı var.

Temelinde "aydınlanma, ruşenilik, vahdet-i vücud felsefesi" gibi muhtelif felsefi akımların etkisi olduğu iddia edilen İlluminati hareketi, 1 Mayıs 1776'da Adam Weishaupt tarafından Almanya'nın Bavyera eyaletinde kurulmuştur. Daha doğrusu o tarihte bir Illuminati örgütlenmesi ortaya çıkmıştır. Weishaupt, Ingolstadt Üniversitesi'nde hukuk profesörü iken masonik eğilimlere merak sarmış ve bir gizli örgüt kurmuştur. 1779'a gelindiğinde Illuminati örgütünün 54 üyesi bulunuyordu ve Bavyera eyaletinin dört şehrinde teşkilatlanmıştı. Örgüt üyeleri ağırlıklı olarak masonik kimlikleri öne çıkarıyorlardı.

Almanya'daki din adamlarının hemen tamamı Illuminati şebekesine düşmandı. Bunun sebebi elbette onun, Hıristiyanların değerleriyle alay eden, bu değerlere iğrenç bir şekilde saldıran Tapınak Şövalyeleri'nin devamı olduğunun tahmin edilmesiydi. Ayrıca Illuminati üyeleri zaman zaman yönetimi de hedef alan yayınlar yapıyorlardı. Bu yüzden 1784'te teşkilatlarına bir polis baskını gerçekleştirildi ve birçok üyeleri gözaltına alındı. 22 Haziran 1784 tarihinde de Bavyera Elektörü bir ferman yayınlayarak Illuminati örgütünü tamamen kapattı. Örgütün üyelerinin çoğu tutuklandı. Başta lider Weishaupt olmak üzere birçok üyesi de ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Aynı ferman 1785 Ağustos'unda tekrarlandı ve böylece Bavyera'da sadece İlluminati değil, masonluk da silinmiş oldu.

Bavyera'da Illuminati ve masonluğun yasaklanmasının Avrupa ve Amerika'da ciddi bir etkisi oldu. Bayağı korku ve telaşa kapılan diğer ülkelerdeki masonlar kendilerine de yasak getirilmemesi için büyük bir gürültü kopardılar. Öyle ki ABD başkanı George Washington, tereddütlere kapılan Amerikalı masonlara güvence verme ihtiyacı duydu.

Bavyera'da yasaklanan Illuminati ve mason teşkilatları çok geçmeden yer altı örgütleriyle faaliyetlerini sürdürdü. Fakat bu kez Almanya dışına da uzanarak tüm Avrupa'da teşkilatlanmak için faaliyetlerini hızlandırmaya başladı. Örgütlenme çalışmalarını hızlandırmasında Johann Bode adlı bir masonun önemli katkıları oldu. Bazı kaynaklara göre Goethe, Mozart, Schiller ve Herder gibi birçok ünlü bu örgütün saflarına katılmışlardır.

Yeraltı teşkilatlarının yapılandırılmasında farklı isimler kullanıldı. Örneğin Fransız Devrim Kulübü ve Jacobin Kulübü Illuminati hareketinin devamını sağlamak için kurulmuş oluşumlardır. Bunlar asıl önemli faaliyetleri yer altından yürütüyor, ama masonluğun çok fazla murakabe altında olmadığı yerlerde salon toplantıları da düzenliyordu. Fakat bu toplantıları yine de halka açık değil, sadece üyelerin katılabildiği türden toplantılardı. Örneğin Jacobin Kulübü için tutulan salona 1300 üye katılıyordu. Tamamen üyelere mahsus ve gizli olarak düzenlenen bu toplantılara Fransa'nın en iyi eğitim görmüş ve en etkin kişileri katılırdı. Jacobin'lerin ideali, tüm kurumları ve krallığı ortadan kaldırarak adına "Yeni Dünya Düzeni" ya da "Evrensel Cumhuriyet" dedikleri bir düzen kurmaktı.

Illuminati, kelime olarak aydınlıkçılar veya aydınlananlar anlamına geliyor. Kök olarak İtalyanca'dır. Fransızca'da ışık anlamına gelen la lumière kelimesi de aynı kökten gelir. Birçok araştırmacının ortak tespitine göre fikri altyapısı ve temeli Tapınak Şövalyeleri'ne dayanıyor. Kuruluşundaki amacı Avrupa masonluğunu bir çatı altında birleştirmekti. (27 HAZİRAN 2010)

KAZIM ÖZTÜRK

ÖZTÜRKÇE

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

www.kazimozturk.com

kazim_ozturk@mynet.com

kazimozturk49@hotmail.com



TERÖR AKLISELİMLE ÇÖZÜLÜR

Şu günlerde terör belası üzerine konuşulacak, konuşuluyor ve eğer üzerine kararlılıkla gidilmezse, milli bir mesele olan bu konu; ortak akılla, aklıselimle, mantıkla, insani yöntemlerle çözülmezse, korkarım ki ateş daha da büyüyecek!

Ülkede Kürt sorunu yok, terör sorunu var. Terörü yapanlar Kürt değil. Terörü yapanlar, ortaya atanlar; Türk-Kürt kavgası çıkartmak, ezeli ve ebedi Kürt- Türk dostluğunu bitirmek, düşmanlığı körüklemek istiyorlar! Tabii bunu yaparken çeşitli argümanlar kullanıyorlar. Durmadan söyledik yine söylüyorum; PKK başı Abdullah Öcalan Kürt değil, bir Ermeni’dir. Asıl adı da; Agop Artinyan’dır. bu oyuna gelmeyelim.

Terörün artmasında; demokratik açılım’ın etkisi yok. Aksine şimdiye kadar demokratik Açılım yapılmadığı, ihtilal anayasası olan 1961 askeri vesayet anayasasının bu zamana kadar değiştirilip sivil bir anayasa yapılmadığı, ülkede icraat yapan Ak Parti hükümetleri dışındaki bütün hükümetler özellikle tutarsız muhalefet sergileyen partilerin terörü önleme konusunda isteksiz, beceriksiz ve üstünkörü hareket etmelerinin cezası çekiliyor!

Terör yeni olan bir olgu değil. Yıllardır bunun acısını içimizde taşıyoruz! Yani Ak Parti hükümetleriyle ortaya çıkmış, yeni hortlamış bir bela değil. Eğer bitmiyorsa, bitirilemiyorsa; bunda herkesin ortak sorumluluğu vardır. Hepimiz bu hususta suçluyuz. Lafı eveleyip gevelemenin anlamı yok; vakit kaybetmeden, zamanı heba etmeden, ateş daha fazla ciğerleri yakmadan; “neler yapabiliriz? Nasıl bir köklü çözüm üretebiliriz? Ülkemizin, insanlarımızın daha çok zarar etmemesi konusunda kime ne görev düşüyor? Bunları teker teker ele alıp çözmek zorundayız.

Devletin zirvesinde, “terör zirvesi” yapıldı. Birçok kararlar alındı. Hükümet, canla başla ne gerekiyorsa yapıyor! Başbakanın; “ne gerekiyorsa veriliyor, hiçbir ihtiyaçları eksik değil” demesi bende, TSK’da ihmal var çağrışımı yaptı. Bu hususta ihmali olanlara Genel Kurmay Başkanı gerekeni yapmalıdır. Değilse biz yaparız mesajı olarak geldi.

Elbette kim hangi görevde, hangi sorumluluk makamındaysa; ihmallere göz açtırmamalı, görevini tam yapmayan, ihanet içinde olanlara karşı en sert yaptırım uygulanmalıdır. “150-200 kişinin çoban veya kaçakçı diyerek “heronların” tespit ettiği teröristlerin girmesine göz yuman kimse, ona görevden el çektirmeli ve gerekli ceza verilmelidir. Üstü örtüldükçe, görmezden gelindikçe ve korundukça daha büyükleri meydana gelir. Milli meselede, terör konusunda müsamaha olmaz, çünkü zalime müsamaha en büyük kötülüktür. (23 HAZİRAN 2010)

KAZIM ÖZTÜRK

ÖZTÜRKÇE

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

www.kazimozturk.com

kazim_ozturk@mynet.com

kazimozturk49@hotmail.com

HAYATIMIN EN ZOR YAZISI

Ne demek; 12 şehit! Nereye kadar? Ne zaman bitecek bu? Ne biçim anlayış? Ne biçim duyarlılık? Yazmak kolay, konuşmak kolay, tenkit çok kolay! Ya çözüm? Evet ya çözüm? Sanırım burada sınıfta kalıyoruz. Bu kafayla ne terör önlenir, ne de ülke kalkınır! Şehit olan yavrularımıza Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına sabırlar diliyor, yaralı Mehmetçiklerimize acil şifalar temenni ediyorum. Kolay değil, ateş düştüğü yeri yakar! Şimdi ailelerin yüreklerine kor düşmüş bulunuyor. Allah bir daha böylesine acı göstermesin.

Elim bilgisayar tuşlarına gidemedi bir türlü! Haberleri takip ettikçe içim kan ağladı! İster inanın ister inanmayın gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Şu soruyu sormadan da edemiyorum;

“Neden?”

“Neden Teröre kesin çözüm bulma konusunda el birliği edilmiyor?”

Beyler, beylik lafları bırakın. Terör üzerinden siyaset yapma aymazlığına girmeyin. Hemen fırsatı ganimet bilerek; “hükümet istifa, erken seçim” gibi dipsiz, çapsız, anlamsız ve çözümsüz söylemlerle bir yere varamazsınız!

Kimi; hükümeti suçluyor. Kimi silahlı kuvvetleri. Kimi şunu, kimi bunu…pek iyi de biz ne yapıyoruz bu konuda? Başkalarını suçlamak, başkalarına suç atmak kolay. Ama bizler bu ülkede yaşayan insanlar olarak hiçbir şey yapmayacak mıyız? Hep başkalarından mı bekleyeceğiz çözümü? Hemen olayların peşine takılarak, kendimizi sütten çıkmış ak kaşık durumunda mı göreceğiz? Bizim hiç mi sorumluluğumuz ve suçumuz yok?

Yıllarca bu ülkede terör yüzünden kan akıyor! Çeşitli hükümetler geldi geçti. Hepsi bir kısım tedbirler almak için bazı çözüm yolları aradı fakat olmadı, olmuyor. Sanırım kesin, kalıcı ve köklü tedbir alınmazsa olmayacağa benziyor!

Ancak şu gerçekleri göz ardı etmemek lazım;

1. Terör hepimizi ilgilendiren ortak bir sorundur. Bunun siyaset malzemesi yapılmaması, üzerinden oy avcılığına girişilmemesi.

2. Bütün kurumlarımızla, sivil inisiyatifle milletçe; “terör ve teröre yönelik tehlikelere parmak basmak.

3. İçimizde terör destekçileri varsa-ki kesinlikle vardır- onlara karşı radikal önlemler almak.

4. Komşu ülkelerin terör konusunda, samimi, ciddi ve yasak savmacı olmayan çözüme girmeleri.

5. Milletler, kabileler ve etnik unsurları rencide edici söylemlerden uzak kalmak.

6. Terörü önleyecek, ülkede refahı temin edecek olan, “demokratikleşme ve anayasanın sivilleşmesi”ne bir an önce geçilmesi.

7. Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısının değiştirilmesi.

8. Irki ayırımlara son verilmesi, ırk ile övünme yoluna gidilmemesi.

9. Din eğitimine her okulda, her ailede ve her kesimde azami önem verilmesi.

10. İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerinden taviz verilmemesi.



Yukarıda sıralamaya çalıştığım hususlarda gerekli çaba ve çalışma gösteriliyor mu? Derseniz; pek umutlu değilim. Zira hükümet bu konuda yalnız kalıyor, zorlanıyor. Çünkü; “bir elin nesi var, iki elin sesi var” sözü bu yönde söylenmiş en etkin ve en güzel bir söz.

Son günlerde terörün artma sebebini incelediğimiz zaman; İsrail’in, Mavi Marmara gemisine yaptığı saldırı sonrası ortaya çıkan gerginlikle paralel olduğu görülüyor! Buna bazı basın yayın organları ve köşe yazarlarının yorumları da eklenince, mesele kendini gösteriyor. Demek istiyorum ki; terörün baş sorumlusu; İsrail devleti ve onu besleyen ABD’dir. Onun için birkaç haftadır, “eksen kayması” sözünü boşa söylemiyorlar. (20 HAZİRAN 2010)

KAZIM ÖZTÜRK

ÖZTÜRKÇE

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

www.kazimozturk.com

kazim_ozturk@mynet.com

kazimozturk49@hotmail.com

PKK'NIN HAİN SALDIRILARI NEDEN ARTTI?
Başbakan'ın son günlerde dile getirdiği "Neden şimdi?" sorusu kafalardaki soru işaretlerini artırdı.
Gün geçmiyor ki Güneydoğu’dan bir terör saldırısı haberi gelmesin... Geçen yıl yaz aylarında can çekişmeye başlayan örgüt, bu yaz eylemlerinin dozunu iyice artırdı ve Türkiye, son iki ayda terör saldırılarına 35 şehit verdi. Artan saldırılar sonucunda kamuoyu terörün neden tırmandığını tartışıyor.

Peki, örgüt, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün deyimiyle "Motive mi edildi, yoksa bir ihale mi aldı?" İstihbarat birimlerinin düzenli bilgi aktardığı Başbakan Erdoğan da son günlerdeki konuşmalarında hep aynı soruyu soruyor.

"Demokratik Açılım" çalışmaları ile bitme noktasına gelmesi beklenen örgüt, uzmanlara göre kendini yeniden ispatlama derdinde ...

"Kendi Varlığını İspat Etmenin Yollarını Arıyor"
USAK Genel Koordinatörü Sedat Laçiner, konuyla ilgili olarak, "Irak Savaşı başlayınca 2003 yılında taşeronluk özellikleri arttı. Bir de Türkiye’nin içerisinde ekonomideki iyileşmeler, demokratik hamleleri sonucunda sokaktaki etkileri azaldı. Dolayısıyla PKK işlevsiz kalınca kendi varlığını ispat etmenin yollarını aradı" diye konuştu.

"Demokratik Açılımı Akamete Uğratmak İçin..."
BİLGESAM Başkanı Atilla Sandıklı ise "Bu Demokratik Açılımı akamete uğratmak için terör olaylarına ağırlık vereceğini ve bu terör olaylarıyla halkın üzerinde ve siyasi iktidarın üzerinde baskı yaratarak kendi pozisyonunu güçlendirmeye gayret etti" dedi.

Terör Örgütü İç Siyasi Gelişmeleri de Etkilemek İstiyor
Terör örgütünün ayrıca, iç siyasi gelişmeleri etkileme arzusuna da dikkat çekiliyor. Sedat Laçiner, bu konuda da "Referandum sürecine gidildiği için, ardından da genel seçim olduğu için, bir yıl içinde 2 tane büyük oylama var. İki gerilim var. Bunu beslemek için diyorlar ki; bu bizim son şansımız sayılır. Tüm gücümüzle yükleneceğiz" şeklinde konuştu.

"Türkiye’nin Bölgesel Güç Olması Bazılarını Rahatsız Ediyor"
Dış politikadaki gelişmeler de terörün artışında diğer bir başka etkeni oluşturuyor.

BİLGESAM Başkanı Sandıklı, bu konuda şunları söyledi:
"Türkiye’nin bir bölgesel güç olarak yıldızının parlaması, bölgesel bir güç olarak bölge politikalarıyla ilgilenmesi ve bölgeyi kendi değerleri doğrultusunda şekillendirmek için gayret sarf etmesiyle, bundan bazı ülkeler, bazı devletler rahatsız oluyor. Rahatsız olunca bakıyorsunuz bir şeyler oluyor Türkiye’de. Ve Türkiye’nin önüne set çekilmesiyle ilgili, terör gibi bazı olumsuz gelişmeler sahne oluyor.[1]

Çok hassas bir dönemden geçiyoruz. Elimizdeki son vatan toprağının gitmemesi, esarete maruz kalmamamız için yapılan; “demokratik Açılım, Anayasanın sivilleşmesi, ülkenin geleceğini etkileyen ve büyümesine, dünyada söz sahibi olmasına sebep olan reformlara hep birden onay vermek zorundayız. Terör örgütünün daha önceleri açıkladığı gibi; yaz aylarında terörü tırmandırdılar. Bunu fırsat bilenler de terör örgütleriyle birlikte hareket edip onların ocaklarına odun taşımakla meşguller.

Bu vatanın; ekmeğini yiyen, suyunu içen, havasını teneffüs eden herkesin terörün bitmesine karşı ortak tavır sergilemek zorunluluğu vardır. Nereden, kimden, hangi mahfilden gelirse gelsin, adı ne olursa olsun eğer ülke bütünlüğü, barışa darbe vurma söz konusu ise, “DUR” demek hem insanlık, hem vatandaşlık, hem de İslâmî bir görevdir. (19 HAZİRAN 2010)



--------------------------------------------------------------------------------

[1] www.haber.mynet.com/17 Haziran 2010

KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE
www.yenikonya.com.tr
www.hicrandergisi.com
www.dogruses.com
www.kazimozturk.com
kazim_ozturk@mynet.com
kazimozturk49@hotmail.com
İSRAİLOĞULLARI
İbranice’de; “Allah’ın güçlü kıldığı”manasına gelen İsrail kelimesi, Yakub peygamberin lakabıdır. Soyundan gelenlere de, “İsrail oğulları”denilmektedir.
Yakub’un diğer bir adı da İsrail’dir. İsrail oğulları ismi buradan gelmektedir.
Benî İsrail veya İsrail Oğulları; Tevrat ve Kur’anda Hz. Yakub’un çocuklarına ve onların soyundan gelenlere verilen isim.
Kur’anda iki yerde geçen ve Hz. Yakub’un ikinci adı veya lakabı olan İsrail’den dolayı, onun soyundan gelenlere Tevrat’ta; “Beney Yisrael”, Kur’anda; “Benû/ Benî İsrail (İsrail Oğulları) denilmektedir. Tevrat’a gore Yakub’un soyundan gelenler, gerek Mısır’da gerekse Mısır’dan çıktıktan sonra çölde ve Ken’an diyarında İsrail ve İsrail Oğulları diye de adlandırılımıştır. Saul’ün ölümüne kadar bu iki isim, on iki kabileden oluşan halkın tamamını kapsamak üzere kullanılırken zamanla siyasi ve coğrafi şartlar kelimenin çeşitli dönemlerde farklı anlamlar kazanmasına sebep olmuştur. Krallığın ikiye bölünmesinin ardından on kabileden oluşan kuzeydeki krallık İsrail adını almış, bununla birlikte o dönemde ve babil esareti sonrasında İsrail bütün kabileleri kuşatıcı anlamını da muhafaza etmiş, geçmişin şanlı hatıralarını çağrıştıran ve gelecekteki mesihi krallık hayalini canlandıran bir kavram olarak varlığını sürdürmüştür.
Ahd-i atik’te İsrail Oğulları bir taraftan Tanrı’nın kavmi, mukaddes millet olarak takdim edilirken, diğer taraftan kötü davranışları sebebiyle bizzat İsrail tanrısı onları tenkit etmektedir. Çünkü onlar Musa ve Harun’a karşı gelmiş, rabb’in gözünde kötü olanı yapmış, Yahve’yi bırakıp Baal ve Molok gibi ilahlara, bu arada altın buzağıya tapmış, zina etmiş, Allah’a verdikleri sözü tutmamış, ahitlerini bozmuş, ibadethaneleri yıkmış, peygamberleri öldürmüş, başka ilahlardan korkmuş, Allah’ın şeriatını bırakıp diğer milletlerin kanunlarını benimsemişlerdir.
Ahd-i atik’e göre İsrail; dönek, Yahuda; haindir. “Öküz kendi sahibini, eşek de efendisini bilmekte, fakat israil Rabbini bilmemektedir.” Yahudi kutsal kitabı, israil oğullarının doğru yoldan sapmaları ve başka ilahlara kulluk etmeleri sebebiyle peygamberler tarafından kınandıklarını ve azapla tehdit edildiklerini gösteren örneklerle doludur.
Kur’anda Yahudilerden hem Benî İsrail olarak hem de Hud, Yehud ve Hâdû kelimeleriyle bahsedilmektedir. İsrail halkının milli şuur kazanmasının temelinde milli tanrı inancı bulunmaktadır. İsrail halkı Yahve’nin seçilmiş millet olduğuna ve tanrı ile aralarında özel ahit yapıldığına inanmaktadır.
İslâmi kaynaklarda İsrail kelimesinin, Hz. Yakub için kullanıldığı ifade edilmekle birlikte, Yahudi kaynaklarında bu kelimenin anlamı konusunda verilen bilgiler İslâm’ın uluhiyet ve peygamberlik inancıyla bağdaşmadığı için Müslüman bilginler bu hususta farklı açıklmalar getirmişlerdir.
On iki Yahudi kabilesi de, “İsrail” adyla anlır. Hz. Süleyman’dan sonra yahdi ülkesinin ikiye bölünmesi üzerine İsrail kelimesi, kuzeyde kalan bölümü oluşturan kabilelerin krallığını nitelemek üzere kullanılmıştır. Bununla birlikte sonraları İsrail tabiri, Yahudilerin tamamını ifade eden etnik bir kavram haline gelmiştir. Yahudi inancına gore Hz. Yakub’a İsrail ismi Allah tarafından verilmiştir. Yahudilik, milli bir din, Yahova da milli bir tanrı Kabul edilmiştir. Aynı telakkiye gore İsrail oğulları da seçkin bir kavimdir. Söz konusu kavim, Filistin’e yerleşmeden önce İbrani, Filistin’de İsraili, sürügünden sonra ise İsrail oğulları diye anılmaktaydı. (14 HAZİRAN 2010)



KAZIM ÖZTÜRK

ÖZTÜRKÇE

www.yenikonya.com.tr

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

www.kazimozturk.com

kazim_ozturk@mynet.com

kazimozturk49@hotmail.com



DÜNYAYA DEMOKRASİ TÜRKİYE’DEN YAYILACAK!



Bizler nedense; “pireyi deve, cüceyi yüce yapma” hastalığına müptelayız! Olaylara sathi bakıyor, haber kanallarının verdiğiyle yetiniyor ve ona göre hüküm veriyoruz. Hiçbir şekilde; “yanlışa yanlış” deme alışkanlığımız yok! Eleştiri ve tenkit kültürümüz gelişmemiş. Aleyhimize bile olsa doğruyu olduğu gibi söyleme güzelliğini kaybetmişiz.

Bunun için geniş kapsamlı düşünceye sahip olanları anlamıyor, “demokratik açılım” deyince bunu yalnızca; “Apo ile sınırlandırıyor, PKK’ya destek vermek” olarak anlıyoruz! Bu kadar çapsız, bu kadar dar ve sığ düşünceye sahibiz!

Halbuki dünya demokratikleşiyor. Her ülkede; “hukuk, insan hakları” devreye giriyor! Şimdiye kadar bu hususu başkalarından bekledik, elimizi taşın altına sokmadık. Hep hazır yiyici olduk, başkalarının pişirdikleriyle yetindik. Onun için zehir de verse kabul ettik- ki hep zehir verdiler, gönlümüzü, ruhumuzu zehirlediler- kendi medyamızı, kendi arabamızı, kendi tankımızı, kendi sanayimizi, kendi top ve tüfeğimizi yapmadık. Kendi uçağımıza binemedik, kendi yağımızla kavrulmayı beceremedik!

Fakat bakıyoruz; 2002’den beri Türkiye’de büyük bir açılım söz konusu. Kim ne derse desin, kim nasıl okursa okusun. Kafası ve beyni partizanlıkla şerbetlenmemiş, parti taassubu içine girmemiş her aklıselim sahibi kabul eder ki, bu, dünyayı da harekete getirmiştir!

Açıkça görüldü ki; “mavi Marmara insani Yardım Gemisi” dünyanın demokratikleşmesine kapı açacaktır. İsrail’in, ABD’nin ve kendini demokrat kabul eden, aslında hiçbir şekilde demokratlıkla alakası olmayan ülkelerin gözünün açılmasına Türkiye önderlik yapacaktır. İsrail olayı ile ilgili kim konuşursa ABD tarafından önü kesilmekte, hatta işinden olmaktadır! İşte bir örnek;

İsrail'i Eleştirince İşinden Oldu


Beyaz Saray'ın En Kıdemli Muhabiri Helen Thomas, İsrail'i Eleştirince İşinden Oldu.






















Beyaz Saray'ın en kıdemli muhabiri olan Helen Thomas'ın, İsrail'in Gazze'ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine yaptığı baskının ardından bu ülkeyi eleştirmesi, işinden olmasına neden oldu.

89 yaşındaki Thomas'ın geçen hafta basında yer alan video görüntüleri kendisine pahalıya patladı. Görüntülerde Thomas, İsrail'de yaşayan Yahudilerin geldikleri ülkelere geri dönmesini istiyor. Yahudilerin Polonya ve Almanya'ya geri gitmelerinin gerektiğini belirten Thomas, ''Yahudiler Filistin'den defolup gitsinler. Polonya ve Almanya'ya, Amerika'ya ya da her nere ise oraya dönsünler" ifadelerini kullanıyor.





BEYAZ SARAY: ELEŞTİRİLER SAVUNULACAK GİBİ DEĞİL

Beyaz Saray sözcülerinden Ari Fleischer, Thomas'ı eleştirenler kervanına katılmış ve duayen muhabirin yazarlık yaptığı Hearst'ten kovulmasını açıkca istemişti.

Pazartesi sabahı yıllardır oturduğu, Beyaz Saray basın toplantısı salonundaki ön sıradaki koltuğu boş kalan Helen Thomas için, Beyaz Saray sözcüsü Robert Gibbs, muhabirin sözlerinin savulunacak ve izah edilebilecek bir tarafının bulunmadığını ifade etti.

İftira ve İnkara Karşı Mücadele Birliği (ADL) başta olmak üzere diğer Yahudi dernekleri deneyimli muhabiri sert bir dille eleştirip, ''anti-semitik'' olmakla suçladı.

Lübnanlı bir aileden dünyaya gelen Thomas, İsrail tarafından saldırıya uğrayan yardım gemisi Gazze ile ilgili geçen hafta Beyaz Saray sözcüsünün yaptığı basın toplantısında, "Bu saldırıya Amerika olarak bağımsız bir tepkiniz yok mu?" sorusunu sormuş ve "Bunu başka bir ülke yapsa silaha sarılırdık" diye eleştirmişti.






Bunu kim kabullenebilir? Bu davranışı kim tasvip edebilir? “surda gedik açmak” o kadar kolay mı? Yalnız açılan gedikten başkaları girmesin? Gediği biz açtık, siz girin denmesin. Orta Doğu’da barış, Türkiye eliyle olmalıdır ve olacaktır. Bugünden itibaren; eğer İsrail’e bir yaptırım olacaksa- mutlaka olmalı- devlet gücüyle, geniş kapsamlı bir şekilde olmalıdır. Mesela; İsrail ile olan ithalat ve ihracatımız kesilmeli, ne kadar askeri anlaşma varsa hepsi iptal edilmeli ve İsrail yalnız bırakılmalıdır. Acaba dünya ülkeleri bunu yapacak mı? Yoksa; “kınıyoruz” demekle mi kalacak? Değilse; İsrail bayraklarını yakmak çözüm değil. Kesin, kalıcı ve caydırıcı çözümler üretmek zorundayız. Bu, milli bir dava, bu, asıl milliyetçiliktir. Ama bütün ülkelerin, özellikle İslam ülkelerinin ve Türki ülkelerin aynı kararlılıkta olması şartıyla. Dünya eski dünya değil. Orta Doğu eski Orta Doğu hiç değil ve olamaz. (08 HAZİRAN 2010)



KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.hicrandergisi.com

www.dogruses.com

www.yenikonya.com.tr

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com

HOŞ GELDİNİZ YÜREKLİ İNSANLAR!

Mavi Marmara gemisiyle Gazze’ye yardım götürmek, Gazze’de yaşanan insanlık dramını gözleriyle görmek ve İsrail’in uyguladığı insanlık dışı tavırları yüksek sesle haykırmak için Konya’dan ve yurdun çeşitli yerlerinden büyük bir sevgi seli ile uğurlanan Gazze gönüllüleri, yine aynı duygularla aramıza döndüler! Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz, sizlerle gurur duyuyoruz! Ne mutlu size! Gazanız mübarek olsun.

Bu güzel hareket, daha da artarak devam edecek. Ta ki; Gazze’de, Filistin’de, dünyanın değişik yerlerinde; mazlumlar, mağdurlar, inancından dolayı esaret hayatı yaşayanlar kalmayıncaya, yeryüzü barış ve kardeşlik yurdu oluncaya, TERÖR bitinceye kadar.

İnsani yardım gemisinde gönüllü bulunan bütün kardeşlerimi kutlarım. Şehit olan kardeşlerime Allah’tan rahmet yaralılara acil şifalar diler, bu kutlu davaya gönlünü, kalbini, bütün varlığını koyanları yürekten tebrik ederim.

Bu tür yardımlar artacak, artmalı. Daha şimdiden yola çıkmaya hazırlanan gemiler var! Şimdi bu kutlu davranışı tahlil edelim; bunu siyasete alet etmek, davayı bilmemek demektir. Bu, ne şunun, ne de bunun tekelindedir. Mesele sadece ve yalnızca; “Allah’ın rızasını kazanmak” olabilir mi? Allah’ın istediği istikamette hareketler sergilenebilir mi? Allah korusun, eğer konuyu; “bana şehit desinler, mücahit desinler, gazi desinler” diyerek bir övünç vesilesi ve riyakârlığa dönüştürürsek korkarım ki yaptıklarımızın değerini kaybederiz. Hiç bir zaman içimizde bu tür olumsuzluk taşımamalıyız ki kutlu davamız kutluluğunu korusun.

“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes!

Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es!” N.F.K.

Dediği gibi Şairin, bu, gerçekten kutlu bir dava. Özellikle Türkiye’nin bu konuda lider pozisyonunda oluşunun anlamı daha değişik. İsrail ve İsrail zihniyetinde olanlara çok önemli mesajlar içermektedir. Türkiye’nin dirayetli dış politikaları sayesinde kısa sürede ve fazla zayiat verilmeden konu kapanmıştır. Gerçi gönüllerde yatan insani yardım hedefine ulaşmamıştır ama “ameller niyetlere göredir” ilkesi doğrultusunda Allah nezdinde ve Gazzelilerin gönlünde hatta bütün insanlığın vicdanında yer bulmuştur! Gelecek günlerde gidecek gemilerin sayısı artacak, katılımlar daha da yoğun hale gelecektir. Gönüllülerin; her şeylerini feda ederek yola koyulacaklarını göreceğiz!

Şehit olan kardeşlerimizin ailelerindeki o metanet, o teslimiyet ve şahadete olan inanç; insanlarımızda cesareti artırmıştır! Şehirlerin meydanlarında kurulan gönüllü çadırlarında; “biz de Gazze’ye gönüllü olarak gitmek istiyoruz” diyenlerin kayıt sırasına girdiklerini gözlemliyoruz. Bu hususta gece sabahlara kadar nöbet tutanlar var. Özellikle kadınların sayısı fazla.

Bu güzellikleri; akıl çözemez. Bunun için inanç şarttır, teslimiyet başta gelir. Evet; Kur’an mantığında; “Allah yolunda; malınızla, canınızla, kanınızla, her şeyinizle mücadele ediniz” emridir insanları yollara düşüren! (04 HAZİRAN 2010)

KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com



MAVİ MARMARA İNSANİ YARDIM GEMİSİ

İHH’nın önderliğinde, yurdun ve dünyanın dört bir yanından; mağdur, mazlum, hakları elinden alınan, insani haklardan mahrum konulan, İsrail’in uygulamaya çalıştığı ambargoyu delerek Filistin ve gazze’ye gitmek için yola “Mavi Marmara İnsani Yardım gemisi” yoluna devam ediyor! Gemide, her dinden, her ırktan, her ülkeden, her düşünce ve her fikirden insan var. Farklılık söz konusu, ancak değişmeyen, kalplerin hep o yönde attığı tek bir şey var; insani yardım, zorda kalanlara el uzatmak, ağlayanlara, esir hayatı yaşayanlara özgürlüğü tattırmak!

Yıllardır vatanından uzak kalan, İsrail tarafından uzun süre hapis yatan Yahudi din adamının isyanına kim sessiz kalabilir? Bu insan da yardım gemisinde. Bu da İsrail’in uyguladığı insanlık dışı muameleye isyan ediyor. Gemide; Kur’an okuyanla İncil ve Tevrat okuyan yan yana.

Gazete manşetlerine göz attım; bazıları dostlar alışverişte görsün diye küçük bir yer ayırmış, bir kısmı belli belirsiz şekilde vermiş! Bugün böylesine önemli, böylesine hayati olan ve insan olanların yüreklerini dağlayan bir meselede; ilgisiz, duyarsız, bana ne anlayışıyla, vurdumduymaz tavırlarla sessiz kalanlar yarın kaybederler. Bugün şaşa içinde olan, her şeyleri mükemmel bir şekilde yerli yerince bulunan ülkeler ve insanlar, bunları kaybetmeyeceğine garanti verebilirler mi? Bugün süper olarak kendini kabul ettirmiş devletler, yarın; tarihteki; Âd, Semud kavimleri, Nemrud, Firavun ve Ebu Cehiller gibi hak ile yeksan olmayacaklar mı? Süper devletlere güvenip kendini onların uydusu olarak gören ülkeler, yarın yalnız kalmayacağına, kendi başlarının çaresine bakmayacağına ait ellerinde garanti belgeleri mi var?

İsrail, yardım gemisine ateş ediyor, yardımların ulaştırılmaması için! Bunu hep yapıyor. Orta doğu’da barışın sağlanmamasının tek sebebi İsrail’dir. “Mavi Marmara İnsani Yardım Gemisi” tüm dünyanın destek vermesi, insani yardımda bulunması için; “ben de varım” demesi gereken çok hayati bir hizmet ifa ediyor! Konuyu görmezden gelmek, olaylara şaşı bakmak, bu insanları kendi başlarına bırakmak bizlerin ne kadar insan olduğumuzun göstergesi ve ne kadar merhamete, ne kadar şefkate sahip olduğumuzun resmidir. Laf ile; “demokrasi, insan hakları, barış, hümanizm” olmuyor. İşte zaman bu zamandır, uzatın ellerinizi, koyun ortaya kararlılığınızı! Bir avuç İsrail’den mi korkuyorsunuz? Sonra yapılanların hangisi insanlık dışı, yasa dışı, yanlış? Veya dünya barışını tehdit ediyor? Nerede BM? Nerede Nato? Nerede ABD? Nerede AB? Nerede diğer İslam ülkeleri? Bütün dünyanın bu konuda kenetlenmesi, birlik olması, yumruk gibi İsrail’in tepesine inmesi gerekmez mi?

Unutanlar unutulur, hile yapanlar hileye uğrar. Zulmedenler zulme maruz kalır. Hiçbir devlet, ilelebet güçlü olarak varlığını sürdüremez. Doğar, büyür, gelişir ve yıkılır. Tarihte nice devletler, nice medeniyetler hüküm sürmüş, zamanı gelince de yok olup gitmiştir. Ama, iyi isim bırakmak, iyi olarak yad edilmek önemli! Osmanlı gibi, Hz. Peygamberin idaresindeki Asr-ı Saadet dönemi gibi…

Adaletle, insan haklarına riayetle, hukuk ile, demokratik tavırlarla, evrensel sevgiyi yakalamak mümkündür. İsrail, bu çirkin ve hukuk tanımaz hareketleriyle kendi kuyusunu kazıyor! (01 HAZİRAN 2010)


KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com

DARBELERDEN KURTULMAK İSTİYOR MUYUZ?

Bugün, 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin 50. Yıl dönümü! 27 Mayıs; normal seçimle iktidara gelemeyen, buna karşılık halkın büyük sevgisine mazhar olmuş; bir Başbakan, bir Dışişleri bakanı, bir maliye bakanını, halkın seçtiği, demokratik usulle iktidar koltuğuna oturan bir hükümeti askeri darbelerle alaşağı etmenin adıdır. 27 Mayıs; tank yürüterek, silah patlatarak, halkın gözünü korkutmanın ismidir.

27 Mayıs Yassı ada Mahkemeleri ihtilalden bir yıl sonra dünya hukuk tarihinin en karanlık kararlarından birine imza attı. Orada adli yargılama usulleri ve hukuk değil, darbecilerin emri uygulandı.

Cumhuriyet tarihinin bu ilk darbesi aslında 27 Mayıs 1960 sabahı Alpaslan Türkeş’in sesinden radyoda okunan bildiri ile başlamamıştı. Orduda, 1946 yılından bir oluşum biliniyordu. Demokrat partiye karşı ilk müdahale niyetleri seçimin yapıldığı 14 Mayıs 1950 gecesi ortaya konmuştu. Fiili harekete geçilen tarih konusunda her cuntacının anılarında farklı tarihler mevcut.

CHP seçimle iktidarı ele geçiremeyeceğini anlayınca sert muhalefet yolunu seçti. Darbeciler arasında 1957 seçimlerini CHP’nin kazanacağı kanaati hakimdi. İnönü de bu kanaatteydi. Onun için seçimler öncesinde fikrini soran darbecilere; “ihtilal yapmanın yersiz olduğunu ve şayet bir gün mecburiyet olursa kendilerine müracaat edilebileceğini” bildirmişti. (Aksiyon, Sayı 807, s. 30, 24-30 Mayıs 2010)

Bu hareketlerle, 2003’den beri hükümete kurulan darbe komplolarını üst üste koyduğumuz zaman aynı oyunların planlandığı, aynı karanlık güçlerin; ülkenin kalkınması, demokratikleşmesi, aydınlık yarınlara ulaşması, sivil anayasa ile askeri vesayetin kalkmasını istemeyenlerin hala büyük bir mücadele içinde olduğunu göstermektedir. Ergenekon, 28 Şubat, 27 Nisan e Muhtırası, Balyoz darbe girişimi… hepsi; yanlarına kendi fikrinde olan medyayı da alarak ortamı olgunlaştırmak, halka korku salarak meşru iktidarı darbe ile indirip gayri meşru, yasal olmayan bir yönetimi iş başına getirme çabaları yapılmaktadır.

Demokratik açılım, Anayasanın değiştirilmesi, terörün bitmesi, ülkenin normalleşmeye doğru gitmesi, evsizlerin ev, işsizlerin iş-ki işsizlik aranan düzeyde değil- imkânına kavuşması, yurdun demir ağlarla örülmesi, şimdiye kadar bitirilemeyen; KOP, GAP, DOP’un bitme aşamasına geldiği, bir ortamda, sanki ağız birliği etmişler gibi bu yapılanları görmezden gelmek, aklı başında, sağduyu sahibi hiçbir insanın kabul edeceği bir husus değildir.

Darbelerden kurtulmak, tamamen demokratik bir hayata kavuşmak için hükümetin- ki iş başında hangi hükümet olursa olsun- devreye soktuğu; “referandum”da sivil, askeri vesayet anayasasını rafa kaldıran, ülkenin önünü açan, darbelere kapı kapayan anayasa’ya “evet” demek vatansever herkesin en birinci görevidir.

Türkiye’nin yürüyen değil koşan, dış politikasını kendisi belirleyen, her konuda söz sahibi bir ülke olmasını istiyorsak darbelere, darbecilere karı durmak, darbe heveslilerinin isteklerine olumlu cevap vermemek, kaos ortamı oluşturmamak için; “darbelere hayır”, “darbelere dur de”, “darbecilerden hesap sorulmalıdır” diye düşünmemiz ve bu yönde mücadele yapmamız gerekir. (28 MAYIS 2010)


KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com



İSRAİL'İN DÜNYAYA KAFA TUTMA SEBEBİ

İngiliz Guardian gazetesi, bir Amerikalı akademisyenin ortaya çıkardığı belgelere göre, İsrail'in Güney Afrika'ya 1975'de nükleer savaş başlıkları satmayı önerdiğini yazdı.

Haber, bugüne kadar nükleer silah sahibi olup olmadığını resmen açıklamayan ve bu konuda "belirsizlik" politikası izleyen İsrail tarafından yalanlandı.

Gazetenin haberine göre, Amerikalı akademisyen Sasha Polakow-Suransky, İsrail'in Güney Afrika ile ırk ayrımcılığına dayalı, beyazların azınlık (apartheid) yönetimi sırasındaki ilişkilerini konu alan kitabı için yaptığı araştırmalar sırasında ele geçirdiği belgeler, İsrail'in nükleer silahı olduğuna ilişkin ilk somut kanıtı da ortaya koydu.

Güney Afrika'da apartheid dönemi sonrası kurulan hükümet, Amerikalı akademisyenin talebiyle iki ülke arasında üst düzey yetkililer arasında 1975'de yapılan görüşmelerin, çok gizli bölümleri dahil, belgelerinin gizliliğini kaldırdı.

Guardian'ın Washington muhabiri Chris McGreal'in haberine göre, fotoğraflarına da yer verilen belgeler, İsrail'in, nükleer silahlara sahip olduğunu ne kabul, ne de reddetmesine rağmen, nükleer silaha sahip olduğu konusunda deliller sunuyor.

Bu belgelere göre, dönemin Güney Afrika Savunma Bakanı P.W.Botha'nın nükleer savaş başlıkları talebine karşılık dönemin İsrail Savunma Bakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı Şimon Peres de "üç farklı boyutta" savaş başlığı satmayı önerdi.

Haberde İsrailli yetkililerin, Güney Afrika hükümetinin, Polakow-Suransky'nin isteği üzerine söz konusu belgeler üzerindeki gizlilik kararını kaldırmasını engellemeye çalıştığı da kaydedildi.

Gazetenin haberine göre, söz konusu nükleer anlaşma, kısmen fiyatı yüzünden sonuçlanamadı.

Guardian muhabiri ayrıca, bu belgelerin, "İsrail'in, nükleer silaha sahip olsa bile, 'sorumluluk sahibi' bir güç olduğu için bu silahları kötüye kullanmayacağı, ancak İran gibi ülkelere güvenmenin mümkün olmadığı yolundaki argümanlarını da zedeleyeceği" yorumunu yaptı.

-İSRAİL'DEN YALANLAMA-

İsrail ise "asılsız" olarak nitelediği haberi yalanladı.

Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in sözcüsü Ayelet Frisch, yaptığı açıklamada, iki ülke (Güney Afrika-İsrail) arasında gazetede bahsedildiği şekilde "hiçbir zaman bir görüşme olmadığını" söyledi.

Frisch ayrıca, haber yayımlanmadan önce Peres'in yorumunu almak üzere aranmadığını belirterek, gazetenin cumhurbaşkanlığı bürosundan yorum almaya çalışmamasından üzüntü duyduklarını da kaydetti.

Nükleer silah sahibi olduğunu ne doğrulayan, ne de yalanlayan İsrail'in Dimona reaktöründe 200'ü aşkın nükleer savaş başlığı olduğuna ilişkin dünyada yaygın bir kanı bulunuyor.

İsrail ile Güney Afrika arasındaki nükleer işbirliğine ilişkin ilk şüpheler, 1979'da bir ABD uydusunun Hint Okyanusu üzerinde gizemli bir ışıltı tespit edilmesiyle gündeme getirilmişti. Amerikan CBS televizyonu, bunun iki ülkenin yaptığı nükleer deneme olduğunu kaydetmişti.[1]

Zaten bunu bilmek için uzman olmaya gerek yok. İyi bir gözle bakılınca görülecektir ki, bu tür silahı olmayan bir ülke etrafa kafa tutacak gücü kendinde bulamaz. Baksanıza bir avuç devlet dünyaya meydan okumaya kalkıyor. Meydan da okuyor nitekim. Değilse ne ABD ve ne de diğer emperyalist ülkeler İsrail’in yanında yer alır. Kafa tutma sebepleri arasında bütün emperyalist fikirli devletlerin İsrail’in yanında yer alması gelir. Felsefeler, fikir kitapları, hikaye ve romanlar materyalist anlayışla kaleme alınıyor! Adeta- sanki mümkün olacakmış gibi- İslâm’ı yeryüzünden silip süpürme gayretleri gözden kaçmıyor! Ancak İslâm, Allah’ın elindedir. Kim sahip olursa orada barındırır.

Ama burada bize çok iş düşüyor. Bir kere İslâm ülkeleri ve Müslümanlar üzerlerinde ki meskenet küllerini teker teker atmak, dinamik, uyanık, etkin olmak zorundalar. Eğer Allah’ın verdiği bu nimetlerin- petrol, yer altı zenginlikler, altın, gümüş, uranyum, bor v.b.- kadrini bilmez, birliğimizi korumazsak, İslâm düşmanları Müslümanları bir kaşık suda boğarlar. Bugün Flistin’de yaşanan dram, Gazze’nin gözyaşları, dünyanın bir başka coğrafyasındaki zulümlerin arkası kesilmez. Cemaat şuurumuz nerede? Kur’anın; “hep birlikte Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın” hatırlatmasına ne oldu? Oturup kendimizi denetime tabi tutmak zorundayız!

İsrail, kendi inancının gereklerini yerine getiriyor! Bu konuda taviz vermiyor. Yıllardır uygulamayı planladığı; “BOP (Büyük Orta Doğu Projesi)’u eyleme geçirmek için gece gündüz çalışıyor! “üstün ırk” anlayışını dünyaya kabul ettirmenin çabası içinde! Allah bizlere akıl, iz’an, birlik ve dayanışma şuuru versin. (25 MAYIS 2010)



--------------------------------------------------------------------------------

[1] www.haber7.com/AA, 24 Mayıs 2010

KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com

KLIÇDAROĞLU ADAYLIĞINI AÇIKLADI AMA…?

CHP genel başkanı Deniz Baykal’ın istifasıyla genel başkanlık için adaylar ortaya çıkmaya başladı. Salı günü MYK toplanıp bu konuyu masaya yatıracaklar, ondan sonra genel başkan adayları konumlarını açıklayacaklardı.

Cumartesi günü yapılacak olan olağan kurultayı, eski genel başkan deniz Baykal ve parti genel merkezinin kararını beklemeden aday olduğunu açıkladı. Hemen destek arama turlarına başladı. Hatta manifesto niteliğindeki hedefini de açıkladı; “CHP genel Başkanlığına değil, Başbakanlığa soyundum. 2011’deki genel seçimlerde en az % 40’la tek başına iktidardayız.” Dedi ve şöyle devam etti;

“Sayın Deniz Baykal’dan her konuda yararlanmaya devam edeceğiz. Kendisinin siyasetteki duruşu, kişiliği, birikimi bize yol gösterecek. Sıkıştığım zaman mutlaka Deniz Bey’i arayıp danışacağım. Hatta referandum ve seçim meydanlarına birlikte ineriz. Kendisinin özel olarak bir onursal genel başkanlık payesine ihtiyacı yok. Deniz Bey’e her zaman genel başkanımız olarak saygı duyacağız. Akrabalarımın, partililerimizin, partili olmayıp ne yapacağımı merak eden binlerce kişinin özellikle pazar günü artan baskısı ve yaptığım diğer temaslar bu kararı almama neden oldu. Bu noktada Sayın Önder Sav’ın desteği beni fazlasıyla sevindirdi. Pazar akşamı Önder Bey’le son kez görüşerek kesin kararımı verdim. Yürüyüşe başladım.

Adaylık sürecinde hiçbir pazarlığın içinde olmadım. Adaylığımı il başkanlarının öncesinde açıklamam, onlara genel başkan adaylığı konusunda bir alternatif sunmak amacını taşıyordu. Adaylığımı açıklayınca rahatladım. Nesrin Baytok’un istifasıyla ilgili bir durum yok. Partimizin milletvekilidir ve böyle kalmaya da devam edecektir umarım.

Parti gençleşecek

Ankara’da geçirilecek günler azalacak. Anadolu’nun her bölgesini gezeceğiz. CHP’nin neden halkın partisi olması gerektiğini anlatacağız. Kadın ve gençlik kollarını daha aktif çalışacak şekilde revize edeceğiz. Tüm Türkiye’ye yayılmış, bölgesel dengesizliği ortadan kaldırmayı amaçlayan, işsizliği yenmeyi öncelikli hedef gören bir CHP olacağız. Parti gençleşecek, tüzük demokratikleşecek. Seçim sürecine projelerimizle gireceğiz; üreten bir Türkiye yaratacağız. Kurultayın ardından CHP’yi seçim atmosferine sokacağız. AKP hükümetine, bakanlıklarına yönelik özel çalışma grupları oluşturacağız. Yolsuzluklara karşı mücadelemiz sürecek.” İfadelerini kullandı.

Tabii ki, her siyasi partinin idealinde olan; iktidara gelmektir. Bu hayal ile yaşayan Kılıçdaroğlu, bir çeşit hükümet programı gibi hedeflerini ortaya koydu. Eğer dediği gibi en az % 40’la iktidara gelmek istiyorsa; halkın değer yargılarına önem vermeleri gerekir. Pekiyi bunu yapabilecekler mi? Bana göre mümkün değil. Fakat unutulan, hatırdan çıkarılan bir başka husus daha var ki, onu aşmak biraz zor olsa gerek. Acaba Deniz Baykal; bazılarına “direnin” derken neyi kast etti? Kılıçdaroğlu’nun adaylığına direnin, onun adaylıktan çekilmesi ile ilgili her türlü çalışmayı yapın mı demek istedi? Yoksa benim adaylığım, aday olmam konusunda mı direnin” dedi?

Ama öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu erken konuştu ve bu konuşma ile ilgili genel başkanlık ve de başbakanlık hayali kurultayda suya düşecek gibi. Cumartesiye kadar birçok aday ortaya çıkacak. Kurultay’da da yumruklar havada uçuşacak. Bu hengamede Deniz Baykal yine partinin başına dönecek. Senaryolar, planlar bu doğrultuda. Zira görünen köy kılavuz istemez.( 19 MAYIS 2010)



KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com

AYAK OYUNLARI

Türkiye üzerindeki ayak oyunları bitmek bilmiyor. Son zamanlarda iyice gemi azıya aldılar. 2002 yılından beri, “AK PARTİ HÜKÜMETİ” ni çeşitli oyunlarla, değişik mahfillerle ilişkiye girerek, hükümeti devirmek, anayasayı işlemez kılmak, demokrasiye darbe vurmak, halkı hiçe saymak için olmadık Bizans oyunları oynanıyor!

“28 Şubat bin yıl devam edecek” diyorlardı. Onun yaptığı tahribatın bin beteri; 2003 yılında devreye sokulmaya, askeri darbeye teşebbüs edilmeye çalışılmış ancak sağduyu sahibi zamanın genel kurmay başkanı orgeneral Hilmi Özkök’ün ilkeli, kararlı tutumu sayesinde darbe yapılamamıştır. Fakat darbe heveslileri boş durmamış, AK PARTİYİ VE GÜLEN CEMAATİNİ BİTİRME PLANI adı altında albay Dursun Çiçek imzalı bir darbe planı piyasaya çıkmıştır.

1.Ordu komutanı Orgeneral Çetin Doğan tarafından hazırlanan ve camileri bombalamaya, halkın tepesine inmeye yönelik çok çirkin ve son derece tehlikeli olan balyoz darbe planları- ki planlı tatbikat olarak lanse ediliyor- deşifre edilince ne yapacaklarını şaşırıyorlar, ancak Başbakana suikast tertip etmek yolunu seçiyorlar!

Samsun’da Ahmet Türk’e, Kayseri’de Enerji bakanı Taner Yıldız’a yumruklu saldırı, Van’da Deniz Baykal’a yumurtalı saldırı yapılarak; bunu hükümetin teşvik ettiği yalanını ortaya atıyorlar. Hükümet teşvik etse kendi bakanını yumruklatır mı? Hükümetin yaptığına dair bir belge, somut delil var mı?

İstanbul 13. Ağır ceza Mahkemesi’nde süren ikinci Ergenekon davasında, avukatı, tutuklu sanık Tuncay Özkan’daki Susurluk raporunun, eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın, Özkan’ın masasında unuttuğunu öne sürüyorlar. Aslını unutup fotokopisini alıp gidiyor Mesut Yılmaz! Bu sizce de garip değil mi? Bunda bir ayak oyunu yok mu sizce?

Ülkenin çeşitli yerinden toprağa gömülmüş vaziyette cephaneler çıkıyor. Birçok insanımız, faili meçhul adı altında kim vurdu ya gidiyor! Karakollara baskınlar yapılıp, “terör saldırısı” denerek bir çok Mehmetçiğimiz şehit ediliyor!

Kanunları uyguladı diye bazı savcı ve hâkimler meslekten men ediliyor! HSYK; hükümet üstü çalışmalar yaparak la yüs’el tavırlar sergiliyor.

Halkın % 40’ın üstünde bir oy ile seçip iktidara getirdiği hükümeti; “ İmam Hatipli bir başbakanı içime sindiremiyorum” diyerek, halkın tercihine itiraz edenler çıkıyor. “12 Eylül darbe anayasası ile bu ülke yönetilemez, askeri vesayetten kurtulmalıyız” diyen muhalefet, iktidar tarafından askeri vesayeti kaldırıcı, tamamen sivil bir anayasa yapmak için kolları sıvayınca; “hayır bu anayasayı bu hükümet yapmamalı, yapamaz da zaten” diyerek, ayak oyunlarına devam ediyorlar.

Bütün yaptığı ülke yararına olan icraatlara; “istemeyiz” naraları atarak Türkiye’yi çıkmaz yola sokmak isteyen bir anlayış var. Yıllardır; “en iyi çözüm çözümsüzlüktür” diye hiçbir sonuç alınamayan Kıbrıs meselesinde; yavaş yavaş sonuca doğru gidiliyor. Hep komşularla sinir harbi içinde olduk. Kimine Arap, kimine Acem, kimine Ermeni, kimine Yunan diyerek diyalogu ortaya koymadık. Şimdi AK PARTİ hükümeti zamanında “komşularla sıfır problem” anlayışı devreye girdi. Dolayısıyla vizeler teker teker kalkıyor, ticari ilişkilerimiz gelişiyor.

Fakat bunlar hiç göze görünmüyor; bu hükümet gitmeli, bu hükümet geldikten sonra rahatımız kaçtı” denerek ülkede yapılan hizmetler inkâr ediliyor! Evet birilerinin rahatı kaçtı, kaçacak da; zira; yasa dışı iş yapanlar, devleti hortumlamayı meslek edinenler, seçimle iş başına gelen iktidarı devirme hevesinde olanların rahatı tabii ki kaçacak. Kaçması da lazım. Yasa dışı iş yapanların uykusu kaçsın.

Anayasa, referandumda % 60’ın üstünde bir çoğunlukla halk tarafından kabul edilince bakın siz o zaman ülkedeki güzelliklere! “Referandumda % 60’ın üstünde halk oylamasıyla anayasa kabul görünce ülkede rejimin değişeceği, ülkenin; şeyhler, mollalar, imamlar ülkesi olacağı” yönünde olumsuz propagandalar yapılıyor, yapılacak. Halkın kafasını karıştırmak için her türlü iftiralar bile atılacak. Buna halkımızın inanacağını sanmıyorum. Eğer inansaydı AK PARTİ’yi her seferinde tek başına iktidara taşımazdı. Baksanıza; YSK’nın aldığı referandum tarihinde bile; “tarihe dikkat edin, 12 Eylül. Askeri darbenin yapıldığı tarih. Şimdi de 12 eylül’de sivil darbe yapmak için bu tarihi seçiyorlar.” Hal bu ki bu tarihi hükümet almadı. Hükümet, 60 günlük süre olan ve temmuz sonuna denk gelen tarihi hesap ediyordu. Ama olmadı. Hep ayak oyunları, hep hile. O kadar garip ki; yapılan ayak oyunları, kurulan hileler hep kendi ayaklarına dolaşıyor, dolaşacak. (17 MAYIS 2010)


KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com

HANGİ DAVRANIŞ BAŞARIYA GÖTÜRÜR?

Yaptığımız işlerde, bize verilen görevlerde, yöneticilikte; iyi ve iş bilir bir kadro, elini taşın altına sokabilecek, sorumluluk sahibi, verilen görevin bir emanet olduğu anlayışı, “sadece benimle ne olacak?” Değil; benim bu çorbada bir miktar tuzum olabilir mi? Bana hangi görevler düşüyor? Elimden geleni yapmalıyım… düşüncesi toplumu ileri seviyeye götürür.

Unutmayalım ki; “tek çiçekle bahar olmaz ama bahar tek çiçekle başlar”. Bir rakamının yanına tekrar bir rakamını koyarsak on bir eder. Bu; 111+ 1111+11111… şeklinde uzar gider. Kimse; “benim yeteneğim yok, ne yapabilirim ki, beceriksizim, elimden kör eşek yem yemez, sulu dereye gitsem susuz gelirim” gibi karamsar tutumlar içine girmesin. Herkes ayrı bir değerdir.

Her insanı Allah değişik yetenekte, değişik iş yapacak güçte yaratmıştır. Yaptıklarımızda başarısız oluyorsak, bu, bizim yeteneksiz olduğumuzdan, kafamızın çalışmadığından değil, eksik bilgi, iyi ve iş bilir kadro ile çalışmadığımız belki de bilenlere sormadığımız, danışmadığımız içindir. Daha da önemlisi; kötü düşüncelere sahip olduğumuz, aldatmaya çalıştığımız içindir. İşte bazı meselelerden sonuç alamayınca moralimizi bozuyor, bir daha o işe kendimizi vermiyoruz.

Çok konuşup, çok eleştiri yapmak, çok konuşup iş bitirmemek, başarılı olanları kıskanmak maneviyatımızı ve ruhumuzu olumsuzluklara yöneltir. İnsanlar; başarıdan, iş bitirmekten, ülkesine hizmet etmekten mutluluk duyar. Daima, kendi düşünce mahsulü, kendi fikrinin eseri olan çalışmalardan haz alır. O bakımdan; başkasının düşüncesiyle hareket eden, düşünmeden iş yapan, fikir geliştirmeyenler tenkit edilir ve makbul sayılmaz.

Yapılan anketler, ortaya konulan ilmi araştırmalar göstermiştir ki; inanç, milli ve manevi değerlere saygı, insanlara tepeden bakmamak, herkesin fikrine hürmet etmek, ülkeye hizmeti ibadet olarak görmek, kafasının içinde; ihanet, gizli gündem, ayak kaydırma oyunları, aldatma senaryoları olmaması sevilmeye, sayılmaya, takdir edilmeye, halk tarafından baş tacı kılınmaya layık tavırlardır.

Olaylara bakınız, haberleri izleyiniz, açık ve net olarak göreceksiniz ki; insanlarımız; düzmece olmadan, hileye kaçmadan, gerçekten mağduriyete uğrayanların yanındadır. “bana mağdur desinler, başıma gelen olaylar sebebiyle benim yanımda yer alsınlar” gibi hileli mağduriyetlere de prim vermez. Birkaç gündür gündemi meşgul eden kaset skandalı, kimseyi inandıramamıştır. İşin içinde iş olduğu, bunu yine kendilerinin yaptığı, bir çeşit Bizans oyunu olduğu görüşünde. Böyle bir hareketle sanılıyor ki, Ergenekon, Balyoz darbe planlarına maruz kalan insanlarımıza halkımız nasıl sahip çıktı, nasıl onların yanında yer aldı ise bize de sahip çıkacak, bizi de destekleyecek sanılıyorsa yanıldıklarını bilmeliler.

Allah; gizli gündemi olanları, hainlik yapanları, ülkede “kast sistemi” uygulayanları, milli- manevi değerlere sahip çıkanları “illetli” olarak görenleri, Müslümanca yaşamaya çalışanlara insanca yaşamayı çok görenleri, yalancıları, iftiracıları, sözünde durmayanları, camilere bomba atma niyetinde olanları, “terör saldırısı” bahanesiyle Mehmetçiğimi şehit eden eli kanlı, gönlü kara, beyni çürük, insanlıktan nasibini almamışları, Kur’an düşmanlarını başarıya ulaştırmaz.(14 MAYIS 2010)



KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com



MUHALEFETTEN “REFERANDUMDA ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNE HAYIR” KAMPANYASI

Meclis’te Temsil edilen Muhalefet partileri; “anayasa değişiklik paketine hayır” kampanyası başlatacaklarını söyledi. İl il, ilçe ilçe, belde belde, köy köy dolaşıp halka; “anayasa referandumuna hayır deyin” diye yollara düşecekler. Kahveleri dolaşacaklar, ev ziyaretleri yapacaklar, hatta belki de broşürler, el ilanları ve reklamlar hazırlayacaklar. Sık sık televizyonlara çıkıp meseleyi iyi bilmeyen, konuya vakıf olmayanlara, konuyu çarpıtarak, yalan yanlış açıklayarak sunacaklar. Belki kaba kuvvete de baş vuracaklar. Fikirlerini; yumrukla, döverek, söverek kabul ettirmeye çalışacaklar.

Muhalefet böyle bir tavır sergileyince halkımız hemen anlatılanlara kanacak mı? Daha önceki hükümetlerin yaptıklarıyla bu hükümetin yaptıklarını karşılaştırmayacak mı? Eskiden günde birkaç sefer piyasaya zam geliyordu, enflasyon üç ve dört haneli rakamlara ulaştı. Ekonomi karanlık bir tablo çiziyordu. IMF’ye muhtaçtık. Dış ülkelerde itibarımız yoktu. Hortumcu denilenler, devleti soymanın çabası içindeydi. Bir taraftan da, bugün davaları görülmekte olan Ergenekon terör örgütü; ülkede kaos çıkarmak, terörü kalıcı hale getirmek, balyoz darbe planlarıyla halkın tepesine inmek, camileri bombalamak gibi insanın hafakanlarını kaldıran olaylar meydana geldi. Mütedeyyin, vatanını milletini sevenler fişlendi. 12 Eylül’de birçok; dindar, Milliyetçi ve ülkücü haksız yere hapse girdi, işkencelere maruz kaldı. Bazıları işinden, mesleğinden oldu.

Bunları bir kenara atıp; çekilen sıkıntı ve işkenceleri unutup askeri vesayet anayasasının değiştirilmesi ile ilgili referanduma “hayır” demenin iler tutar yerini bana gösterebilir misiniz? Mazlumların, zalimlerin yanında yer aldığı nerede görülmüştür? Siz hiç; haklı davanızdan dolayı haksız yere hapse girip, olmadık insanlık dışı muameleye tabi tutulup, hayatı size zehir edenlere karşı nasıl muhabbet beslersiniz?

Anayasa değişikliğiyle; sivil bir anayasaya kavuşulacaktır. Hasret kaldığımız, bir türlü ulaşamadığımız Demokrasiye ulaşacağız. Terörün kaynağına inilmeye başladı. Son zamanlardaki başkaldırı bunun sonucudur. TSK’daki olumsuz yapılanma temizlenip yerini eskiden olduğu gibi yine; “peygamber ocağı” anlayışına bırakacaktır. Kurumlar arasındaki dengesizlikler giderilecek; şeffaf, adil, hukukun üstün olduğu bir sisteme kavuşulacaktır.

Anayasa referandumda büyük bir çoğunlukla “evet” oyu alacaktır. Çünkü halkımızdan gelen tepkiler bu doğrultudadır. Halk; hiçbir olumsuzluğu, hiçbir haksızlığı sinesine çekmez. Özellikle kendisine ve ülkesine karşı yapılanları asla unutmaz. Ülkenin önünün açılmasıyla ilgili çalışmalara engel olanlara dersini en şiddetli biçimde verir. Daha önceleri verdiği gibi. O bakımdan muhalefetin şehirleri dolaşıp halktan; “hayır oyu verin” diye talepte bulunması muhalefete çok pahalıya mal olacaktır. Yapılacak seçimde böyle tavır sergileyenlerin sandığa gömülmesi ve milletten şamar yemesi gayet normaldir. Eğer bilemeyen varsa; Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis’e girmeyerek tepki koyan siyasi partilerin nasıl yok olduklarını hatırlamalarını öneririm. Bir başka örnek; DP iktidarında halkın CHP’ye nasıl bir ders verdiğini, 12 Eylülcülerin kurdurduğu MDP’nin aradığını bulamayıp; sivil ve ülkenin önünü açan ANAVATAN partisine nasıl teveccüh ettiğini unutmayın. Bunlar, muhalefet edenlerin aklının bir köşesinde bulunsun. (10 MAYIS 2010)






KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com



YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNÜ YA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL

Bu söz; dünya durdukça güzelliğini koruyan, bütün insanlara lazım olan çok önemli ve bir o kadar da insanı insan yapan bir özelliğe sahiptir. Kur’an-ı kerimdeki; “Niçin yapmadığınızı söylersiniz?”, “Biz insanı en şerefli biçimde yarattık. Sonra onu esfel-i safiline reddettik. Ancak, iman eden, ameli Salih işleyenler hariç. Onlar için bitip tükenmeyen ecir ve mükafatlar vardır.”[1], “Onların(Kurbanların) etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız ulaşır…”[2]

Samimiyet, her şeyin başında gelir. Samimiyetin bir ismi de; “ihlas”tır. O bakımdan ibadetlere başlarken, ihlasla, samimiyetle niyet edilmesi istenir. Niyet, bir çeşit ihlas testi, samimiyetin gönülde terennümüdür.

Samimiyetin karşıtı riyadır. Daha doğrusu yalancılıktır. “yalanla iman bir arada bulunmaz”, “ münafığın alameti üçtür; konuştuğu zaman yalan söyler, emanete hıyanet eder, söz verdiği zaman sözünde durmaz”. Bu ilkelere uymak, yani bunların tersini yapmak bizi riyadan kurtarır.

Sözden ziyade öz önemlidir. Yani; yapıp etmek, fiil, davranış, amel. Bunun için, “Allah sizin suretlerinize (Kalıbınıza, endamınıza, boyunuza, soyunuza) değil, siretlerinize (davranışlarınıza, uygulamalarınıza, yaptıklarınıza) bakar” denmiştir.

Büyükler öyle der; “bir kişiyi gökte uçarken görseniz, eğer tutum ve davranışı Kur’an ve Sünnete uygun değilse inanmayınız.”

Ziya Paşa şöyle der:

“insana sadakat yakışır görse de ikrah,

Yardımcısıdır doğruların Hazreti Allah”[3]

Mevlana’nın; “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” öğüdü; ticari hayatta, aile ilişkilerinde, sosyal ilişkilerde, devletler arası münasebetlerde, hukukta, ekonomide… dolayısıyla her alanda, “olmazsa olmaz” şarttır.

Bu ilkeye uymamak, “elest bezmi”ne aykırı tavır sergilemek demektir. Ayrıca; “nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşır olursunuz” peygamber sözüne terstir.

İşte bunlara bakarak; Mevlana öğütlerinin, Kur’an ve Sünnetle uygun olduğunu ve Mevlana’nın; “Kurânın bendesiyim…” sözünün arkasında durduğunu görürüz. (06 Mayıs 2010)





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Tin/4-5-6

[2] Hac/37

[3] ÖZTÜRK Kazım, Mevlana’nın Tefekkür Dünyası, Tebeşir yayınları, Konya, 2009, s. 70



KAZIM ÖZTÜRK
Eğitimci/ yazar
www.antoloji.com/kazim_ozturk
www.kazimozturk.com
e-mail: 1. kazim_ozturk@mynet.com
2. kazimozturk49@hotmail.com

1 MAYIS’TA PROVOKATÖRLER DIŞLANDI, TERÖRDE DE AYNI YOL İZLENEMEZ Mİ?

Güzel bir 1 Mayıs, kardeşçe bir gün kutlandı. Türkiye’nin her yerinde bayram havası vardı. Herkes mutlu, sevinçli. Dillerde şu ortak söylem vardı: “çocuğumuzla, ailemizle birlikte aradığımız bir ortam”.
Demek ki istenirse oluyormuş! 1977 yılındaki o kanlı 1 Mayıs, neyse ki yaşanmadı. Şu küçücük dünyada neyimizi paylaşamıyoruz? Ne alıp veremediğimiz var? Dünya herkese yeter. Sevgi, güler yüz, mutluluk, el ele kol kola yürümek, ekmeğimizi paylaşmak, veren el olmak, yardımlaşmak, dünyayı cennet yapmak! Zor değil. Yeter ki isteyelim, yeter ki beynimizi kullanalım.
Hatırlayınız o günleri; ellerinde bıçaklar, satırlar, baltalar, kamalar, dönerci aletleri, mınçakalar… bahar bayramına mı gidiliyor yoksa savaşa mı? Diye sormadan edemezdik. Hamdolsun şimdi güzel bir ortama girdik. Bir de terör denilen beladan kurtulabilsek. Yine şehit haberleri gelmeye başladı! Her şehit haberinde içimiz kan ağlıyor. Ocaklara ateş düşüyor. Analar, babalar, bacılar, eşler, kardeşler… ağlıyor.
Atalarımız; “kale içten fethedilir” derler. Doğrudur. İç fetih, gönüllerin fethi, kalplerin kazanılması çok önemli bir olay. İçimizde, birliğimizi, dirliğimizi, dayanışmamızı tesis edersek dışarıdan gelebilecek bütün tehlikelere karşı güçlü oluruz. Bir elin nesi var, iki elin sesi var. Milli meselelerde, ülke ile ilgili konularda; partizanlık, hamaset, bölücülük, kırıcı tavırlar, muhalefet sonuç vermez. Çünkü mikrop zayıf bünyede yer eder.
Her birimiz toplum içinde olduğumuza, toplumsal sorumluluğumuz bulunduğuna göre la yüs’el (Sorumsuzca) davranış sergileyemeyiz. Her insanın, her canlının mutlaka ama mutlaka bu yer kürede yapacağı iyilikler vardır. İnsanı ancak yaptığı iyilikler mutlu eder.
Ülkede son zamanlarda yapılan işler; terörün bitmesine, kardeşliğin ikamesine, huzurun sağlanmasına, demokrasinin yerleşmesine doğru bir adımdır. Bunu istemeyenler; yine terörden medet ummakta, ülkenin önünün açılmasını istememekte, karanlık işlerden nemalanmaktadırlar. Çıkın sokağa, gezin mahalleleri, sorun soruşturun etrafınızı, halkın nabzını tutun şu sözlerle karşılaşırsınız; “işsizlik var, ama bu da geçecek. Çünkü biz en başta huzur istiyoruz. Biz daha önceki hükümetleri de gördük; bir günde iki kere mallara zam geldiğini, enflasyonun çift hanelere çıktığını, devleti soymak için devreye giren hortumcuları, “devlet malı deniz yemeyen domuz” anlayışının tavan yaptığı, halkın tepesine balyoz indirmek isteyenleri yaşadık. Allah bu hükümetten razı olsun. Eğer memleketimizi seviyor, ülkemizin bir daha karanlıklara sürüklenmesini istemiyorsak AK PARTİ hükümetini tekrar iş başına getirmek önemli bir görevdir. Aksini yapmak büyük ihanet olur. Anayasanın değiştirilmesi, sivilleşme artık vazgeçilmez bir husustur. Bunlara karşı çıkmak, bindiği dalı kesmektir.” (02.05.2010)




KAZIM ÖZTÜRK

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturkqmynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com



İTHALAT, İTHAL ET

Son zamanlarda etteki aşırı fiyat artışı; hükümeti et ithalatına yöneltti. Söylendiğine göre et ithalatıyla ette büyük indirimlerin olacağı yönünde. Tabii bu arada çeşitli kesimlerden de tepkiler gelmeye başladı.

Yapılan her işte birçok problem de beraberinde geliyor. Et fiyatları niçin yükseliyor? Buna sebep olan bir durum var mı? Yoksa hükümeti zor durumda bırakmak, yapılan bunca hizmetleri halkın gözünde “hiç”e indirmek, bazı spekülatörlerin ülkede sıkıntı hasıl etmesi, haksız kazanç elde etmeleri gibi bir yanlışlığın ortaya çıkması şeklinde görülüyor. Uzmanlar; işin içinde spekülasyon olduğunu söylüyor. Mikrofon uzatılan bazı hayvan yetiştiricileri de; “hayvancılığın bittiği, girdilerin pahalılığı, hükümetin yanlış hayvancılık politikası olduğunu” ifade ediyorlar. Bunu kim yapıyor? Muhalif Televizyonlar. Açın hepsini dinleyin, sanırsınız ki ülke yanmış, yıkılmış, satılmış, peşkeş çekilmiş! Programa katılanlar da özel olarak seçilmiş insanlar! O kadar yanlış, o kadar abartılı konuşuyorlar ki şaşarsınız. Elde herhangi bir belge ve veri yok. At babam at.

İşin bir başka açmazı da; ithal edilecek etin durumu; gelen et, çeşitli hastalıklara maruz kalan, sağlığı tehdit eden hayvanların yurda girmesi, eğer parça ve kesilmiş olarak gelecekse o zaman da; ne eti? Domuz mu? Bufalo mu? Veya inancımızca yenmesi haram olan bir başka hayvan eti mi? Şu an kafalar karışık ancak ilerleyen zamanda hükümet bu konuda açıklama yapacak ve halkımızın kafasındaki soruları giderecek, daha doğrusu gidermek durumunda.

İşin en önemli hususu; et neden birden bire pahalandı? Bunu kim veya kimler yapıyor? Hayvancılığın üssü diyebileceğimiz bir ülkede neden dünyanın diğer ülkelerine oranla pahalı et yiyoruz? Bunun araştırılması, halkı sıkıntıya sokan, birilerinin aklına estikçe halkın cebine el atan zihniyetin ortaya çıkartılması gerekir. Bu tür yanlışlıkları diğer gıdalarda da görüyoruz. Özellikle Ramazan ayında gıdalardaki aşırı fiyat artışlarını yaşıyoruz. Bunun adına; “terör” diyebiliriz rahatça. Aynı zamanda da halkı enayi, bir şey bilmez, yolunacak kaz olarak gören bozuk zihniyetin eseridir.

Dinleyin, kulak verin bazı üreticileri; sanırsınız ki ölmüşler de kimsenin haberi yok. Hükümet bütün hışmıyla bunların üstüne gidiyor. Hayvancılığı, tarımı, üretimi yok ediyor, yabancılara el avuç açtırıyor! Bu tür hareketler komplike ve koordineli olarak ortaya atılmış hareketlerdir. İnanmıyorum, inanasım gelmiyor. Şu günlerde; demokratik açılım, Anayasanın değişmesi, ülkenin önünün açılması gibi reformların yapıldığı bir zamanda- ki bu zamana denk geldi et zammı- böyle bir tutum içine girilmesini nasıl izah edersiniz? Bunda bir masumiyet görebilir misiniz?

Yine görüyoruz; terörü kaşımaya çalışanları. Ergenekon ve balyoz darbecilerini kurtarmak için ne tür oyunlar oynandığını. Bütün hareketler; hükümeti kuşatmak, işini zora sokmak, ülkede ve dünyada itibarını kaybettirmek!

Ama insanlarımız olayları çok iyi izliyor. Kimin nasıl ve ne niyetle hareket ettiğinin farkında. Eski halk, eski anlayış, eski düşünce tarzı yok. “Atı alan Üsküdar’ı geçemeyecek”. “mızrak çuvala girmeyecek ve girmiyor.” Birisi sağ yanağımıza tokat attığı zaman; “öbürüne de vur” tutumu tarihe karıştı. Kimse, gassal elinde meyyit değil. Parti taassubu yok, liderler sultası sona erdi. Vurmakla, dövmekle, kaba kuvvetle, yalanla, iftirayla, hayali konuşmalarla, aslı olmayan siyasi vaadlerle kimse kandırılmıyor, kandırılamayacak. İnsanlar; icraata bakıyor, halk; samimi, dürüst, gerçekçi, ülke menfaatine olan çalışmaları takdir ediyor. TBMM’de ve çeşitli mahfillerde, bilgisizce ve mantıksızca konuşulan sözleri, muhalefetin asılsız iddialarını nazarı itibara almıyor, gülüp geçiyor ve; “sen salla başını ben bilirim işimi” diyor.

Anketler yapılıyor. Gerçi son ankette hükümetin oy oranı düşmüş görünse de yine birinci parti özelliğini koruyor. “sen doğru olursan eğri sana zarar veremez” ilkesini hayat düsturu yapmalıyız. Güzel bakan güzel görür. İyilikler, iyilere aittir. Dünya, iyilerin olacaktır. (29 NİSAN 2010)

KOŞA KOŞA GEL



Sevgi dünyasına, rahmet deryasına,

Bilgi ummanına, inanç fermanına;

Koşa koşa gel.



Bu yol insanlık yolu, barış yolu,

Hale hale sevgi dolu, muştu dolu,

Huzur iklimine; koşa koşa gel.



Herkes aradığını bulur,

Hak arayan hakkı görür,

Hakka doğru koşa koşa gel.











Bu kapıda umutsuzluk yok,

Arınmak, sevmek çok,

Sevmek için koşa koşa gel.



Kalpler zikirle huzur bulur,

Tövbe eden temiz kalır,

Temizlenmek için koşa koşa gel.



KAZIM ÖZTÜRK 26 NİSAN 2010

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturkqmynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com

DARBE MECLİSLERİ

Anayasa değişikliği tartışmaları siyasette tozu dumana kattı. İktidarın adımları meclis içi ve dışı muhalefetçe genel itibariyle ‘sistemi lehine çevirme girişimi’ diye algılanıyor ve topluma böyle sunuluyor. Yine de ‘uzlaşma zemini doğabilir’ ümidiyle hareket edenler sürekli yeni fikirlerle çözümü beslemeye çalışıyor. Fakat politik çekişmeler buna izin vermiyor. Çoğu öneri yeterince değerlendirilmeden gündem gerisine düşüyor. ‘Kurucu meclis’ de bu minvalde perde gerisine düşen tekliflerden. Üstelik yeni de dillendirilmiyor. 22 Temmuz 2007 seçimleri akabinde başlayan Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki anayasa taslağı çalışmaları sırasında da bahsi geçmişti. Hatta dönemin TBMM Başkanı Köksal Toptan “Kurucu meclis konusunda uzlaşma sağlanırsa niye olmasın. Bir yasa çıkarılır, düzenlenir ama bunların hepsi düşüncedir.” demişti.

İLK KURUCU MECLİS AMERİKA’DA

Peki, nedir kurucu meclis? Destekleyenler ya da karşı çıkanlar hangi argümanlara dayanıyor? 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerinden sonra teşkil edilen kurucu meclislerin hüviyetleri neydi? Aldıkları kararlar ne kadar demokratik ve sıhhatliydi? Tarihî kurucu meclis namı verilen Birinci Meclis ile diğerleri arasındaki farklar nelerdi? Nihayet şimdiki TBMM kurucu meclis potansiyeli taşımıyor mu? İlk anda akla gelen sorulara yenileri eklenebilir. Fakat sayılanlar bile meseleye açıklık ve netlik getirebilecek düzeyde…

Kurucu meclis konusuna başlamadan ‘kurucu iktidar’ kavramına değinip mevzunun esasını algılamak gerekiyor. Kemal Gözler’in ‘Kurucu İktidar’ başlıklı kitabında belirtildiği üzere kavramı kabaca ‘anayasayı yapma ve değiştirme iktidarı’ diye tanımlayabiliriz. “Durduk yerde niye yapıyor veya değiştiriyoruz?” sorusunun cevabı yine Gözler’in eserinde anayasayı canlılara benzeten Pierre Pactet’e ait değerlendirmede saklı: “Doğarlar, gelişirler, siyasal yaşamın bozucu etkilerine maruz kalırlar, önemli ya da önemsiz değişikliklere konu olurlar ve bir gün yok olurlar.”

Kurucu iktidar ikiye ayrılıyor. Anayasa yapma hakkına sahip olana ‘asli’, sadece değişikliğe gidebilene ‘tali’ deniyor. Asli kurucu iktidar da anayasa yaparken farklı yöntemler kullanıyor. Mesela temsilî demokrasiyle seçilen bir meclise bunu hazırlatma veya bir komisyona havale edip oluşan metni halkoyuna sunma. Birincisi kurucu meclis ikincisiyse kurucu referandum ismini alıyor. Millî hâkimiyete dayanması ve siyasi meşruiyetinin fazlalığı sebebiyle de anayasa yapmak için çoğunlukla kurucu meclis tercih ediliyor.

Kurucu meclise tarihte ilk Amerikan bağımsızlık sürecinde rastlıyoruz. 1776’dan itibaren ayaklanan koloniler kendi anayasalarını yapabilmek için ‘Konvansiyon’ adıyla kurucu meclisler oluşturmuştu. Mesela Federal Anayasa, 1787’de Filedelfiya Konvansiyonu’nca hazırlanmıştı. Aynı usul, Fransız İhtilali’nden sonra bu ülkeye geçti. 1791, 1848 ve 1875 anayasaları bu yolla kaleme alındı. Zamanla kurucu meclis görevleri yönüyle Fransız ve Amerikan tipi diye ikiye ayrıldı. İlkinin çifte vazifesi vardı. Anayasanın hazırlanması ve kabulünün ötesinde olağan yasama organı rolü de üstlenirler. Diğeriyse sadece anayasa yapar, yasama kuvvetini üstüne alamaz.

Tüm demokratik artılarının yanında kimileri kurucu meclisin barındırdığı bir tehlikeye işaret ediyor. Bu da kurucu meclis milletvekillerinin, hazırlayacakları anayasaca teşekkül ettirilecek gelecekteki parlamentoda tekrar vekillik yapmaya heveslenmesi. Üzerinde durulması gereken hususlardan biri kurucu meclisin geçiciliği esası ve üyelerinin bunu kabullenme ahlakı. Peki, olağan parlamentolarla kurucu arasındaki fark nedir? Esasında yapı itibariyle ikisi özdeş. Doğrudan ve genel oyla seçilirler. Ayrım güven hususunda ortaya çıkıyor. Kurucu meclis seçiminde vatandaş vekillere anayasa yapma ehliyeti verir. Diğerinde yasa hazırlanması yönünde vekâlet aktarılır. Bir görüşe göre söz konusu özelliği sebebiyle kurucu mecliste alınan kararlar halk oylamasına tabi olmamalıdır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve 1791 Fransız Anayasası kurucu meclislerce kabul edilmiş ve akabinde referanduma gidilmemiştir. (23 NİSAN 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
ÖZTÜRKÇE

Eğitimci/ yazar

www.antoloji.com/kazim_ozturk

www.kazimozturk.com

e-mail: 1. kazim_ozturkqmynet.com

2. kazimozturk49@hotmail.com

www.hicrandergisi.com/yazarı

ÜLKÜCÜLERDEN BAHÇELİ’YE CEVAP

Hatırlayacağınız üzere geçtiğimiz günlerde eski Ülkücülerden Anayasa değişiklik paketine destek gelmişti. Bunun üzerine MHP genel Başkanı Sayın devlet Bahçeli, zehir zemberek bir açıklama yapmış ve eski ülkücü camiayı kızdırmıştı. Ve o camiadan bir açıklama geldi. Neler mi var bu açıklamada? Birlikte görelim;

Bahçeli'nin, anayasa paketini destekledikleri için 'kendinden menkul zavallılar' olarak nitelendirdiği 12 Eylül'de işkence gören ülkücüler ve MHP Kurucular Kurulu üyeleri ve eski vekiller çok sert bir açıklama yayınladı ve Rahşan Ecevit olayını hatırlattı...

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin eski MHP'li milletvekilleri ile 12 Eylül darbesinin ardından cezaevinde işkencelere maruz kalan ülkücülerin anayasa paketini desteklemesine kızarak bu kişileri 'kendinden menkul zavallılar' olarak nitelendirmesine tepkiler devam ediyor.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) kurucuları, Bahçeli'nin açıklamalarının ülkücü camiayı derinden üzdüğünü belirterek milletin taleplerine aykırı bir politika yürütülmesinin kendilerini derinden üzdüğünü vurguladılar.

"BAŞBAKAN OLMAKTAN KORKTU"


Asıl zavallılığın ise milletin MHP'ye sağın liderliğini verdiği halde Başbakan olmaktan korkup emaneti götürüp geçmişte 'katiller, caniler' diyenler ile hükümetler kurmak olduğu belirtildi.

Bahçeli'nin talihsiz bir o kadar da vefasızlık örneği teşkil eden açıklamasının özellikle de "kendilerinden menkul zavallılar, eski ülkücüler" tabirlerinin Kurucular Kurulu üyelerini ve ülkücü camiayı derinden üzdüğünün dile getirildiği açıklamada, ülkücü hareket mensuplarının hiçbir zaman zavallı olmadığı, daima dik durduğu, en ağır işkenceler altında bile şahsiyet, haysiyet ve vakarlarından zerre miktar taviz vermediklerine dikkat çekildi.

RAHŞAN ECEVİT HATIRLATMASI

MHP Kurucular Kurulu üyeleri Naci Meriç, Hayrettin Başeğmez, Kemal İnandı, Mehmet Zeybek, Hüseyin Ünlüer, Niyazi Ahıska ve Fikret Fırat'ın imzasını taşıyan açıklamada, "Ülkücüler hiçbir zaman eski veya yeni de olmamışlardır. Dün de bugün de ülkücü olmuşlardır. Ülkücü Hareketin (muvafığı, muhalifi) hiçbir ferdi, böyle bir hakarete müstahak değildir. Bu talihsiz beyanlar, ağacın, kendisini kesen balta için dediği gibi 'ne yapalım ki sapı benden' misali bizlere acı vermektedir. Asıl zavallılık; aziz Milletimiz partimize sağın liderliğini verdiği halde Başbakan olmaktan korkup emaneti götürüp geçmişte 'katiller, caniler' diyenler ile hükümetler kurup önlerinde süklüm püklüm dururken, ülküdaşlarıma aslan kesilip hakaretler yağdırmak ve ülküdaşlarına işkence edenler ile aynı safta yer almaktadır." ifadeleri kullanıldı.

13 yıllık Bahçeli yönetiminin, rahmetli Başbuğ'unun yolundan ve kadim MHP misyonundan saptığının üzüntüyle müşahede edildiğinin belirtildiği açıklamada, bu konuda zaman zaman yapılan uyarmalara ve fikir beyanlarına hiç de demokratik ve nazik olmayan üsluplarla karşılık verildiği ve "kol kırılır yen içinde" diyerek sineye çekildiği kaydedildi.

Partinin, misyonlarına yabancı, ülkücü hareketin imanından ve heyecanından yoksun (yabani kuşlar tabir edilebilecek) kimselerle doldurulduğu savunulan açıklamada, ülkücülük ve ülkücülerin dışlandığı ileri sürüldü.

"Ülkücülük milletin değerlerine dayanır, ülkücüler de onları yüceltmek ve milletinin hak ve hukukunu her türlü baskı, zulüm ve dayatmalara karşı korumak davasını ve mücadelesini yürütür." denilen açıklamada, şu görüşler dile getirildi: "Bu inanç ve azimle kurduğumuz MHP'nin 13 yıldır ne yazık ki bu davaya yabancılaşmış olduğunu görmek bizlere acı vermektedir. Asıl zavallılık; milletine yönelen her tür tehlike ve tecavüze göğsünü siper eden ve onun, tarihte olduğu gibi milletler ailesi içinde hak ettiği mevkii alması uğruna verdiği mücadelede ülkücülere en fena muameleleri reva görenlerin yaptıkları Anayasaya yıllardır bir alternatif üretemeyip, onu nevzuhur partilerin eline bırakmaktır. MHP ve ülkücüler, darbecilik ve darbecilerden en çok çekmiş bir topluluk olduğu halde, darbeciliğe ve onların Anayasası ve o anayasa ile kurdukları düzenlerine karşı 13 yıldır hiçbir mücadele koymamış, alternatif anayasa projelerini herkesten evvel bizzat kamuoyuna sunmaları gerekirken, hiç de yeterli olmayan değişiklik tekliflerinin bile gerisinde kalıp milletin taleplerine aykırı bir politika yürütmesi bizleri derinden üzmektedir. Bu politika MHP'ye değil AKP'ye prim sağlamaktadır." (18 NİSAN 2010)



KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr

BİR FİKİR VE DÜŞÜNCE ADAMI

“Anadolu’nun kurtuluş savaşı, ruh cephesinde henüz yapılmadı. Bizim halkımızın belden yukarı namus anlayışı yoktur. Namus; sözünde durmaktır halbuki. Hür ve kuvvetli olan insan, yırtıcı olan değil, mucit kafalı insandır. Kin ile din birleşmez. Hukuk ahlakın asgarisidir, asgari kurallarıdır. Ümitsizlik imansızlıktan gelir. Gerçek dini hayat; ahlakımızla birlikte kimsesiz ve yoksuldur. Şark dünyasında çalışmak ibadet değildir. Şarklı, henüz çalışma aşkını tatmamıştır. Bilgisizliğin üç çeşidi vardır: gerekeni bilmemek, kötü bilmek ve gereksiz şeyi bilmek.

“Dünyanın en cesur insanları din adamlarıdır. Ahiret sermayesini dünyalık edinmek her babayiğidin harcı değildir. Dostlarınıza karşı zekânızı kullanmayınız. Istırabını duymadan yazmak riyakârlık ve samimiyetsizliktir.”..

………………………………….

Yukarıdaki sözler, 40yılını öğrenci yetiştirmeye adamış bir ahlak filozofu olan Nurettin Topçu’ya aittir. O, zor zamanların adamıydı. Geride bıraktığı fikri ürünler hep bir ıstırabın sonucuydu. O, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki dönemlerde kendisiyle görüşmek isteyen darbecilere yüz vermemişti. Alpaslan Türkeş, birçok defa haber göndermiş olmasına rağmen o; “Devlete silah çekenlerin elini sıkmam” demişti.

Düşünce, hareket ve fikir adamıydı. Kimine göre 20. Yüzyılın Hz.Ömer’i idi. Topçu, Sorbonne’da felsefe doktorası yapan ilk Türk idi. Fakat buna rağmen Topçu, Türkiye’de gerekli ilgi görmemiş, geniş kitlelerce anlaşılamamıştır.

Bergson üzerine hazırladığı teziyle Doçent olan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Hilmi Ziya Ülken’in kürsüsünde kadrosuz ahlak doçentliği yapan Topçu’ya, yetiştirdiği binlerce öğrencisi üniversitelerde yer bulmasına rağmen, çeşitli oyunlarla kadro verilmez. Mason olmadığı için kadrosunun çıkmadığı dile getirilir.

Topçu, 1950 seçimlerinde, Demokrat Partili dostları “aday” olmasını istediklerinde hocası ve şeyhi Abdülaziz efendi’ye danışır. Hocası; “tarikten ayrılma (Yoldan ayrılma), muallimlikte kal. Her sene İslâm’ı bilen ve tatbik eden on öğrenci yetiştirsen kafi” cevabını alınca bu işlerden vazgeçer.

Ama o sohbetlerde, “İslâmî bir parti” kurmak için kendisinden izin isteyenler, Abdülaziz Efendi’nin izin vermemesine rağmen, sonraki yıllarda ondan onay almışçasına hareket edince, Topçu, onların notunu daha o yıllarda verir.

Nurettin Topçu, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra oluşan boşluk ortamında hizmet etmek için Adalet Partisi’nin kuruluş çalışmalarını destekler. İzmit, Bursa ve Konya’dan aldığı teklifleri değerlendirir. Mevlana’ya olan sevgisi ağır bastığından, Senato seçimlerinde Konya’dan aday olur. Seçim gezilerine de gider. Ancak kazanamaz. Çevresindekilerin bir kısmına göre kazanamayacağı bir yeri tercih etmiştir. Bir kısmına göre de parti içi oyunlara gelmiştir.

Darbeciler 27 Mayıs’ı gerçekleştirdiğinde, ihbarcılar da devreye girer. Behçet Kemal Çağlar, Topçu’yu; “devrime karşıdır, Abdülhamid’i methediyor” diye ihbar edince hocanın Robert kolejindeki dersi sona erer. (13 NİSAN 2010) [1]



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kalyoncu A. Cemal, Aksiyon, sayı: 801, s. 26

KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr

YAKINDA KAPATMA DAVASI AÇARLARSA ŞAŞIRMAYIN


Dört bir taraftan adeta kuşatılmaya çalışılıyor. Ne yaparız da anayasa değişikliğini rafa kaldırtırız. Açın televizyonları, gazeteleri. İzleyin anayasa değişikliğine karşı olan muhalif grubu. Eğer meseleyi bilmiyor, şimdiye kadar yapılan hizmetleri görmüyor veya göremiyorsanız, ülkenin 2003’ten beri nasıl bir atılım içinde olduğunu objektif bir nazarla takip edemiyorsanız, kafanız, beyniniz, ruhunuz siyasallaşmışsa, olaylara partizanca yaklaşıyorsanız, ülkenizi değil menfaatinizi düşünüyorsanız, “vatan millet sakarya” şeklinde bir anlayışınız varsa, memleketin kalkınması beni ilgilendirmiyor, neslimizin daha mutlu, daha umutlu olması benim umurumda değil aymazlığına sahipseniz anayasa değişikliği konusunda takınılan muhalif tavırların etkisinde kalmanız gayet normaldir.

Baksanıza şimdi de Yargıtay cumhuriyet başsavcısı bu hususta devreye giriyor! Zaten girmezse şaşardım. Ne diyor sayın savcı;

“ Anayasa değişikliği, cumhuriyetin ve demokrasinin temel unsurları göz önüne alınarak ne getirip götüreceği dikkate alarak yapılmalıdır. Değişiklik yapılmak istenen kurumların görüşü her zaman alınmalıdır. Çoğunluk iradesinin ortaya çıkmasını engelleyen Anayasa Mahkemesi ve HSYK’ya siyasetin egemen olduğu kişilerin getirilmesini sağlayan bir düzenleme olacaktır.

Bu ifadeler izaha muhtaç; bir kere değişiklik meselesinde yıllardır mutabakat için çaba gösteriliyor ama karşıda; “istemezzük” grubu var. Muhalefet peşinen kapıyı kapattı, diyalogu kesti. “Anayasa Mahkemesi ve HSYK’ya siyasetin egemen olması” sözü doğruluktan uzak çarpıtma bir söz. Birilerinin kulağına fısıldadığı ve zorla dikte ettirdiği ifadeler. Anayasa değişikliğiyle bu çarpıklıktan kurtulunacak. Devam ediyor sayın savcı basın toplantısındaki sözlerine;

“Adayların demokratik olmayan bir tarzda seçilmesi niteliklerini değil siyasi görüşlerini ortaya çıkaracaktır. Üstün değerler taşıyan sağduyulu objektif düşünen, yüce milletimizin öncelikleri ve dikkate alınması gereken hususlar şunlar olmalıdır: Tarafsız bir HSYK ve Anayasa Mahkemesi oluşturulması için ilk gözetilmesi gereken konu yargıyı iktidarların müdahalesinden uzaklaştıracak siyasi iradenin olmamasının sağlayacak kurallar getirilmesidir.” Neresi tarafsız bu kurumların? HSYK mı? AYM mi? Eğer HSYK tarafsızsa verdiği kararlara hukukçular niçin itiraz ediyor? Niçin millet bu konuda rahatsızlık duyuyor? Ve devam ediyor. Diğerlerini yazmaya ve söylemeye gerek yok.

Basın toplantısında dedikleri bundan ibaret. Ama bu sözleri, bu basın toplantısını kendi iradesiyle yaptığını sanmıyorum. Biri talimat verdi o da talimatı yerine getirdi. Bir zaman TSK’daki cuntacılara birifing verdikleri gibi. Basın toplantısında şunları ima etmeye çalışıyor; “gelin ayağınızı denk alın, bu sevdadan vazgeçin. Değilse kapatma davası açarım, iyisi mi işin başında bu konuyu kapatın”. Yaşadığımız sürece daha neler göreceğiz. Şimdiye kadar Türkiye çok badirelerden geçti. Aklı selim, aklı başında, gerçek vatanseverlere çok şeyler yapıldı. Ama ihanet edenlerin adı sanı yok oldu, vatanseverler gönüllere taht kurdu. (11 NİSAN 2010)





KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr

BU KAFAYA HALK İTİBAR ETMEZ

Çok değil bundan birkaç yıl önceydi; meydanlarda; “Cumhuriyet Mitingleri” yapılıyor, ellere Türk bayrakları alınıp, “dağ başını Duman almış” marşları söyleniyor, hep bir ağızdan; “Türkiye laiktir laik kalacaktır” sloganları atılıyordu. Bunlar meydanlarda bu tür hareketleri icra ederken içeride bir kısmı; hükümeti yıkmak, devleti ele geçirmek, darbe yaparak ülkede kaos çıkarmak istiyordu. O kadar istiyorlardı ki; “halkı tepeleyeceksin” diyecek kadar ağır ve hakaret dolu sözler ediyorlar, camileri bombalamayı düşünecek kadar gözleri dönmüştü!

İş başında; seçilmiş, halkın büyük teveccühü ile hükümet olmuş bir iktidar vardı. Halk, darbecilere, mitinglerde boy gösterenlere değil, gerçek halk âşıklarına itibar etti. İtibar eder. Halkın bu sevgisi; Adnan Menderes’i iktidara getirmekle kendini gösterdi. Çünkü DP’den önce halka karşı; baskı, yıldırma, korkutma, cezalandırma, işkence ve yasaklar vardı. İnsanlar dinini öğrenemiyor, camilere Kuran talimine gidemiyordu! Tek partinin tahakkümü hüküm sürüyordu. Yaşı 70’in üzerinde olanlar bunu çok iyi bilir. Halkımızın gözbebeği mesabesinde olan ezanımız Türkçeleştirilip; hiçbir duygusal ve dini özelliği olmayan havaya büründürülmüştü! “Tanrı uludur/, Tanrıdan başka yoktur tapacak/v.b. şeklinde devam ediyordu. Babam rahmetli anlatırdı; “İsmet İnönü Döneminde saklı, gizli çocuk okuturduk. Jandarma gelecek diye de korkar, gözcüler koyardık ki gelirken haber versinler de Kur’anları kaldıralım. Bazı camileri depo haline getirdiler, namaz kılınmıyordu. Din ve din eğitimi üzerinde yasak vardı.” sadece babam değil hayatta olan o zamanları yaşamış bulunanlara sorsanız söyler ve gözyaşı içinde anlatırlar!

Tek parti (CHP) nin yaptıkları bununla sınırlı değil. Seçim; açık oy, gizli tasnif şeklindeydi. Eğer sandıktan CHP’ye az oy çıkarsa gizli tasnifte iş kılıfına uyduruluyordu! Zaten oy verme açık olduğu için başka partiye oy vermek o kadar da kolay değildi. Yani bir korku imparatorluğu oluşturmuşlardı.

Bu durumdan rahatsız olan; Adnan menderes ve arkadaşları; CHP’nin karşısına muhalefet olarak DP ile çıktılar. CHP ne kadar değişik oyun oynadıysa kâr etmedi. Halkımız büyük bir teveccühle DP’yi iktidar yaptı. O gün bugündür CHP tek başına iktidar yüzü görmüyor. Aynı anlayışta devam ederse görmesi de mümkün değil.

CHP yine aynı oyunu oynamak istiyor! Yapılan saldırıları, hükümetin organize ettiği, onların kışkırttığı gibi sözlerle halkın gözünden hükümeti düşürmeye çalışıyorlar! Hükümetin halk için, ülkenin yararı için yaptığı hiçbir şeyi içine sindiremiyor! Bu hareketleri yüzünden Konya/ Kulu/ Tavşançalı kasabası CHP örgütü rahatsızlığını belli ederek istifa etti. Tabii bu, sadece bir örnek. Daha birçok yerde istifalar var, olacak da. Kendini bilen, aklı başında hiçbir insanın; anayasa gibi çok önemli bir konuya karşı olması mümkün değil. Bu sözü, laf olsun diye söylemiyorum. Bütün Anayasa hukukçuları, beyni parti taassubu ile uyuşmamış olan her aklıselim sahibi söylüyor. CHP liderinin; “halk anayasanın değişmesini istemiyor, referandumdan yana değil” sözü doğruyu yansıtmıyor. Onun içindir muhalefetin hırçınlığı. Dikkat ettiyseniz son zamanlarda daha da azdılar. Ama bu süreç devam edecek, milletimizin menfaatine sonuçlanacak. Devamlı dediğim bir söz var; “tünelin ucu göründü, yarınlarımız aydınlıktır.” Ne diyor Süheyl Batum; “Anayasa değişikliği konusunu halka anlatmamız lazım. Köy köy, kasaba kasaba, bucak bucak. Anlatalım ki halkımız referanduma gitmesin ve referandumda olumsuz oy kullansın” iyi olur halkın karşısına çıkmanız. Bakalım ne diyecekler? Bizzat görür, yaşarsınız. (09 NİSAN 2010)






KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr

Anayasa Değişirse; 1. cumhuriyet bitecek, ikinci cumhuriyet mi gelecek?
CHP Grup başkan Vekili Kemal Anadol; “Referandumda kabul edilmesi halinde, ertesi gün bambaşka bir Türkiye'de uyanılacağını” söyleyerek, ''1. cumhuriyeti bitirecekler, ikinci cumhuriyeti getirecekler. Türkiye bu deli gömleğini giymeyecek'' dedi.

Paketin bütünüyle halkoylamasına sunulmasını eleştiren Anadol, ''Bir menü veriyorlar, 'ya hepsini yiyeceksin, ya da yemeyeceksin' diyorlar. İnsan doğası ve demokrasiye aykırı bir dayatma yapıyorlar'' dedi.

Türkiye'yi Atatürk'ün cumhuriyeti olmaktan çıkarıp şeyhlerin emirliği gibi görmek isteyen bir anlayıştır bu'' dedi.

Eğer Anadol’un kafasının gerisindeki Cumhuriyet; ilerlemeye engel, demokratikleşmeyi istemeyen, muhalefeti yanlış anlayan ve uygulayan, statükocu, Atatürk’ün; “muasır medeniyet” dediği hamleleri yakalamayan, millete tepeden bakan, askeri vesayeti tek kurtuluş yolu gören bir sistemse, demek ki Cumhuriyeti anlamamıştır. Yok, hukukçuların, elit kesimlerin, sanayici, ekonomist, ilim adamı, sağduyu sahibi herkesin hemfikir olduğu; “bu anayasa değişmeli, demokratikleşme sağlanmalıdır. Ekonominin önündeki en büyük engel bu anayasadır” dedikleri hali hazır anayasa ise o zaman ülkeyi ileriye götürecek, huzuru sağlayacak, barışa ön ayak olacak, yurdun dört bir tarafının demir ağlarla örülmesinin yolu açılacak, halka değer verilecek, kalkınma hamleleri ortaya konacak bir sistem oluşturulacaksa- ki öyledir- böyle bir Anayasaya şiddetle ihtiyaç vardır.

Eski İstanbul baro başkanı Doç. Dr.Yücel Sayman; “demokrasi esasına dayalı bir devlet düzeni için anayasayı baştan sona değiştirmek lazım. Despotik bir devlet anlayışı var. AK PARTİ’nin yapmaya çalıştığı, devlet politikası ile siyasi iktidar politikaları arasındaki ikilemi ortadan kaldırmak. Bir yığın kamplaşmalara sebep oluyor bu tartışmalar. HSYK, iktidarı elinden gideceği için karşı. Çoğunluk, mevcut yapıdan rahatsız. Ben referandum sonucunun olumlu olacağını düşünüyorum” şeklinde fikir belirtiyor.

Tedirginlikleri; kafa karıştırma, belden aşağı vurma taktikleri, saltanatları yıkılacağı, yıllarca millete tahakküm etmenin korkularını yaşamaktan kaynaklanıyor. Fakat millet gözünü açtı. Bundan sonra millete rağmen, halkı hiçe sayarak bir yere varılamayacaktır. Kötü niyetli, içten pazarlıklı olanların iplikleri pazara çıkmıştır. (05 Nisan 2010)

KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr



ADNAN MENDERES NİÇİN İDAM EDİLDİ?”

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) MYK Üyesi Prof. Dr. Vedat Bilgin, Adnan Menderes’in idam edilme sebebini neye bağladı? Çok ilginç ve mutlaka okunması gereken bir yazı. Özellikle değişime, anayasa değişikliğine, demokratik açılıma karşı olanlara mesaj niteliğinde. Yazıyı aynen alıyor, siz geğerli kardeşlerimin görüşüne sunuyorum.

“TÜRKİYE NEDEN VE NASIL BİR BUNALIM YAŞIYOR?

Bu topraklardaki varlığımızı tehdit eden bir süreç yaşadığımız uyarısında bulunan Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Vedat Bilgin, toplumsal bunalımların temelinde, krizleri çözmesi gereken siyaset kurumunun, topluma yabancılaşıp, bizatihi krizi derinleştiren bir yapı haline gelmesinin bulunduğunu söyledi. Bu süreçte Türk milliyetçilerine önemli görevler düştüğünü belirten Prof. Bilgin, “Milli devletle, milli kültürü birleştirecek, yani halkın değerlerini devlete taşıyacak yegâne güç milliyetçilerdir. Ayrıca artık yeniden milliyetçi iktisadi politikaları düşünüp, tartışmamız da gerekiyor. Türkiye neden ve nasıl bir bunalım yaşıyor? Bunun boyutları ve kaynakları nelerdir? Toplumların her an, özellikle tarihsel dilimlerde değişerek, varlıklarını sürdürdüğünü, değişimin olmamasının ise tehlike çanlarının çalması anlamına geldiği, her zaman değişimlerin krizlere dönüşme ihtimalinin bulunduğunu da ifade eden Vedat Bilgin, buna karşılık rutin, yönetilebilir değişimlerin toplumların istikrarını sağladığına dikkat çekti.

Değişimi anlamak için toplumsal sistemin anlaşılması gerektiğini belirten Prof. Bilgin: “Toplum, bir topluluk değil, derin bir varlıktır. Sadece gruplaşan yapıları görürüz, ama asıl önemli olan görünmez yapılardır. Toplumlarda görünmez, ama hissedilir bir dizi kurum bulunur. Örneğin din bir insan için iman inanç, meselesidir, toplum içinse bunun ötesinde fonksiyonları vardır. Toplum olmada devlet kurma, önemli bir yapı taşıdır. Değişim bu kurumların bir kısmında başlar, sonunda günlük davranışlarımıza yansır. Her davranış da bir olayı meydana getirir. Bu değişim, düzenlenemez, yönetilemezse insanları umutsuzluğa, tedirginliğe sevk eder.”



DEĞİŞİME CEVAP VEREMEYEN TOPLUMLAR YOK OLUR.

“Milletimizin yaşadığı önemli krizlerden birisinin, İmparatorluktan, milli devlete geçiş olduğunu anlatırken de şunları söyledi: “Bu bir krizdir, çünkü büyük bir imparatorluğu kaybettik. Onun yarattığı kültürel değerlerle, milli devlete ulaştık, bu bir başarıdır, değişimin yarattığı krize verilen bir cevaptır. Zaten değişime cevap veremeyen toplumlar yok olur, gider, verenler ayakta kalır. Tarihin değişim anlarına ortaya çıkan duruma cevap vermek bu nedenle önemlidir. Ne yazık ki milli devletin sonraki değişimlere cevap verme ve sorunları çözmede zorlandığını, bunun temel sebebinin Milli Mücadeleyi yapan ittifakın bir süre sonra çözülmesinin ortaya çıkardığı siyasal problemler ve siyaset kurumunun toplumun gerisinde kalması olduğunu vurguladı.

MİLLİ MÜCADELEYİ MECLİSLE YAPAN TEK ÜLKE BİZİZ

“Milli devletin kurulup, gelişmesi her şeyden önce orta sınıfın gelişmesi ve güçlenmesine bağlıdır. Milli devletin, demokratikleşmesini sağlayan bu yapıdır. Nitekim Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında, daha ortada fol yok, yumurta yokken bir kongre süreci planladı. Aslında kongrelere ihtiyacı yoktu, ancak kafasındaki şuydu; Milli Mücadele ancak milletle başlar, milli devlete giden süreç böyle başlar. Milli Mücadeleyi Meclis eliyle yapan tek ülke biziz. Bu, o insanların zihniyetini ortaya koymaktadır. O ekip, tarihi dönüşüme de cevap verdi. Ancak sonraki süreçte problem çıktı.

REJİMİN İÇE KAPANMASI ASKERİ BÜROKRASİYİ YARATTI

Sivil müttefikler bir orta sınıf değil, Anadolu’nun orta halli insanlarından oluşan geleneksel zümre temsilcileriydi. Milli devleti taşıyacak bir orta sınıf olmadığı için yetki bürokrasi ve milli mücadelenin askeri kadrosunda kaldı. Ekonomik dinamiklerin de yetersizliği sonucu, demokrasi taleplerini taşıyacak bir orta sınıf ve toplumsal dinamikler oluşmadı. Neticede rejim giderek içine kapandı, ortaya bürokratik-askeri elitin oluşturduğu bürokratik bir yapı çıktı.

”DEMOKRAT PARTİ OLAĞANÜSTÜ BAŞARI GÖSTERDİ

Ancak 2. Dünya Savaşı sonrasındaki gelişmelerin, Türkiye için yeni bir kapı açtığını, Batı ile yeni bir ilişkiye geçilmesi mecburiyetini doğurduğunu hatırlatan Bilgin, bunun sonucunda çok partili siyasi hayata geçildiğini, sivil dinamikler, demokrasi gelişmemiş olsa bile Demokrat Parti’nin sadece köylülerin taleplerine cevap vererek, olağanüstü başarı gösterdiğini, dışarıdan gelen yardımların tarımda yapısal değişimi yönlendirmesinin önemine de dikkat çeken Prof. Bilgin, “İlk defa tarımdan, tarım dışına aktarılan değer yüzde 8.9’dan yüzde 16.21’e yükseldi. Bunun anlamı tarımda verimliliğin artması, tarım ve pazarın buluşması, çiftçilerin geleneksel tarımdan kopup, endüstriyel tarıma başlamasıdır. Beraberinde olağanüstü göç, şehirleşme sürecini başlattı. Bu 1950’den, 1970’lerin sonuna kadar devam eden önemli bir değişimdir. Bunun ilk sonucu da ilk defa sınıflaşma sürecinin ortaya çıkmasıdır. Bizim kültürümüzde sınıflar yoktur, sınıflaşma, modernleşme sürecinin bir sonucudur. 1980’ler, 1990’lar, 2000’lerde hala devam eden bir orta sınıflaşma süreci yaşıyoruz. Ülkemiz sanayi devrimini yaşamadan, küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerinden sınıflaşmayı başlatan bir ülke olmuştur” dedi.

ADNAN MENDERES’İN İDAM EDİLME SEBEBİ

“Değişimlerin istikrara dönüşebilmesi için siyasal sürecin bu değişime paralel bir yapılanma içinde olması şarttır. Maalesef siyasal yapımız, toplumsal değişimlerin gerisinde kalmıştır. Siyasal yapı dediğimiz ideoloji, devletin örgütlenmesi ve siyasal aktörlerdir. Ne yazık ki her üçünde de problem var, çünkü bu süreci anlayamıyorlar. Anlaşılması gereken şudur; Siyaset, toplumsal krizleri çözen bir kurumdur. Bugün ülkemizde yaşanan tartışmalar ve krizlerin kaynağında bunun anlaşılmaması vardır. Geleneksel ideoloji, devleti merkeze almaktadır. Bu, tarımsal bir toplumda, bürokratik tahakkümün oluştuğu tek parti yönetimlerinde geçerlidir, ama artık dünya ile iletişimin böylesine geliştiği ya da dünya üniversiteleriyle aynı dersleri okuyan gençlerin çoğunlukta olduğu bir ülkede geçerli değildir. Devletteki örgütlenme, bürokratik kadro mekanizması da tuhaf, kendilerini devletin sahibi sanıyorlar. Evet bin yıldan beri gelen kurallar var, ama 2000’li yıllardan sonra bu da geçerli ve doğru değildir. 1960’ların kadrosuna baktığımızda, bunların 1920’yi anlamadığını, onların gerisinde kaldığını görüyoruz. Onun için Menderes idam edildi. Siyaset, topluma yabancılaştı. Devlet kadrolarının, değişimden rahatsız olduğu görülüyor. Siyasal aktörlerle ilgili problemlere gelince; Daha çok devlete bakıyor, devletin taleplerini, toplumun talepleriyle uzlaştırmaya, hatta devletin istediklerini yapmaya çalışıyorlar. Siyasetçi, toplumun taleplerini devlete götüren, devlet adamı da sorunları çözen insandır. Siyasal aktörler, devlet paradigmasına mı, yoksa gelen yeni sivil paradigmaya mı bakacakları konusunda tereddüt içindeler. Tabii bu kolay değil, çünkü geride bin yıllık bir anlayış var. İşte bu sorunlar siyaset kurumunun çözüm üretemez hale getiriyor, krizi derinleştiriyor.”

TÜRK-İSLAM DÜNYASINDA İLK DEFA BİZE FARKLI BAKIYORLAR

Prof. Vedat Bilgin, siyasal krizlerin, toplumsal çatışmaya yol açacak olaylar meydana getirdiğini, ülkemizde ise bu travmaların çatışmaya dönmemesinin sebebinin, 20-25 yılda meydana gelen değişim ve dinamikler olduğuna dikkat çekip, toplumun, siyasetin çözemediği sorunları erteleme veya daha farklı şekilde çözme yoluna gittiğini, tüm bunlara ilave olarak devlet fonksiyonlarında ciddi problemlerin yaşandığı, kurumların görev alanını karıştırıp, kendisine siyasi misyon biçtiği bu süreçten geçtiğimizi hatırlatan Prof. Bilgin, “Bu süreçte, milliyetçilerin yeni bir görevi olduğunu düşünüyorum. Milliyetçilik, milli devletleri ortaya çıkaran bir ideolojidir. Milliyetçiler, milli devleti savunur, ama aynı zamanda milli kültürü de savunur. Bu ikisini birleştiren demokrasidir. Milliyetçiler, demokrasi misyonuna sahip çıkmazsa, devletçiliğe savrulur, bu da halktan, halkın değerlerinden uzaklaşmayı getirir. Halkın değerlerini, yaşadıklarını, milli kültürü, devlete taşıyacak güç milliyetçilerdir” şeklinde konuştu.

Konuşmasının son bölümünde, bu topraklardaki varlığımızı tehdit eden bir süreç yaşadığımızı vurgulayan Prof. Bilgin, buna yol açan en önemli dış faktörün küreselleşme olduğunu, bununla birlikte küreselleşen Türkiye’de milliyetçilerin varlıklarını daha iyi fark ettiğini bildirdi. Türk-İslâm dünyasında olağanüstü bir değişim yaşandığının da altını çizen Bilgin, “İlk defa Türkiye’ye farklı gözle bakıyorlar. Bu bizim şansımız. Değişimin yarattığı sorunları aşacağımıza inanıyorum” dedi. www.cafesiyaset.com/01.04.2010 ( 02 NİSAN 2010)



KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr



KOMUTANLARA 'YÜCE DİVAN' YOLU AÇILIYOR

AK Parti'nin hazırladığı Anayasa'da değişiklik öngören pakette sürpriz bir değişiklik yapıldı.. Değişiklikle Genelkurmay Başkanı ve komutanlara 'Yüce Divan'da yargılanma yolu açılıyor. Tasarıda bir ayrıntı daha var...

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Anayasa değişikliği paketi çalışmalarına ilişkin, ''Parlamento yaptı, yaptı. Yapamadı Anayasamızda yolu var, halka sunarız. Burada halk gerçekten son noktayı koyacak en dominant irade. Millet kabul ederse başımızın üstünde, kabul etmezse gene başımızın üstünde'' dedi.

TRT-1'de yayınlanan ''Enine Boyuna'' programında soruları yanıtlayan Ergin, uzlaşma çabalarına ilişkin bir soru üzerine, Köksal Toptan'ın TBMM Başkanlığı yaptığı dönemde, Parlamentoda bulunan siyasi partilerin Genel Başkanlarından Uzlaşma Komisyonlarına üye gönderilmesini talep eden davet mektubu gönderdiğini anlattı.,

O dönemde Toptan'ın, muhalefetin eleştirilerini dikkate alarak, Anayasa değişikliği, Meclis içtüzüğü, Avrupa Birliği uyum yasaları ve seçim yasaları, siyasi partiler kanunu ve siyasi etik yasasından oluşan bir pakete ilişkin kurulacak 4 ayrı komisyona her grubun ikişer üye ile katılmasını talep ettiğini kaydeden Ergin, şöyle konuştu:

''Bu Meclis Başkanımızın davetine üç siyasi parti icabet etti; AK Parti, MHP ve o günkü ismiyle Demokratik Toplum Partisi. Cumhuriyet Halk Partisi bu davete icabet etmek bir yana, üye vermek bir yana Meclis Başkanı'nın bu davetine cevap dahi vermedi. Daha sonra ısrarlar üzerine içtüzük hazırlama komisyonu bir çalışma yaparak Meclis içtüzük değişiklik taslağı hazırladı, oy birliği ile hazırladı. Uzlaşma komisyonu adı üzerinde ama daha sonra uzlaşma ile hazırlanan bu taslağa CHP sahip çıkmadı ve şu ana kadar onu Parlamentoya getiremedik CHP sahip çıkmadığı için. Dolayısıyla uzlaşma güzel. Bütün bu gayretler karşısında 'hayır ben uzlaşmayacağım', 'ben böyle bir çalışma içerisinde yokum', 'ben yapmak istemiyorum' diyene nasıl bir uzlaşma yolu öngörecekse 'uzlaşma' diyenler, onun da yolunu bize gösterirlerse gerçekten biz o yolu da denemeye hazırız.''

Ülkemizin vazgeçilmez gündemi, “anayasa değişikliği” . Bu, mutlaka olmalı, ülkemiz rahata kavuşmalıdır. Evet ülkemiz rahat değil. Bir yanda, reformlar, bir yanda kalkınma mücadelesi. Ama öbür yanda bu çalışmaları engelleyen bir anlayış! Ak’a kara, kara’ya ak deme gayretleri. Yürütmeyi çalışamaz hale getirme, her olumlu faaliyete; “DUR” deme anlayışsızlığı…asıl olan husus; yıllardır benliğimizi kemiren, kafaları karıştıran, insanları küstüren ve ikilik meydana getiren; “benden değil” hamakatı!

Pek iyi anayasa değişince bunlar da değişecek mi? Bütün mesele zihniyet değişikliği. Zihniyetler değişmeden, kafaların içindeki olumsuz düşünceleri bir kenara atmadan sonuç alınmaz. Kim ne derse desin, halk bir an önce anayasanın değişmesi, ülkenin önünün açılmasını istiyor. Türkiye değişiyor, gelişiyor, büyüyor.(30 MART 2010)

KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr

HİCRANDAN VUSLATA

Değerli dostlar, bugün sizlerle Mevlana ikliminde gezinti yapmak, devamlı siyasi gündemle

Bir hoş olan beynimizi Mevlana’nın Kurandan aldığı ilhamla dinlendirelim istiyorum. Mevlana,

mesnevi’nin başlangıcı olan “dinle neyden” de bakınız neler diyor?

Dinle, bu ney şikâyet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor;

Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek, kadın herkes ağlayıp inledi.

Ayrılıktan parça parça olmuş kalp isterim ki, iştiyak derdini açayım.

Aslından uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar.

Ben her cemiyette ağladım inledim. Fena hallilerle de eş oldum, iyi hallilerle de.

Herkes kendi zannınca benim dostum oldu, ama kimse içimdeki sırları araştırmadı.

Benim esrarım, feryadımdan uzak değildir. Ancak her gözde, kulakta o nur yok.

Ten candan, can da tenden gizli kapaklı değildir. Lakin canı görmek içim kimseye izin yok.

Bu neyin sesi ateştir, hava değil. Kimde bu ateş yoksa yok olsun!

Mevlana, mesneviye bu ifadelerle başlıyor. Bir çeşit önsöz niteliğinde olan “dinle neyden” biçiminde de ifadesini bulan bu cümleler, Allah’ın ruhlar âleminde aldığı ve adına “elest bezmi” dediğimiz akitleşmeye uymadığımız için insan ıstırap ve üzüntü içindedir.

Bezm-i Elest

Farsça’da; sohbet meclisi anlamına gelen; “bezm” kelimesiyle Arapça’da; “ben değil miyim?” manasında çekimli bir fiil olan “elestü” den oluşan bezm-i elest terkibi, “ben sizin rabbiniz değil miyim*” hitabının yapıldığı ve ruhların da; “evet” diye cevap verdikleri meclis anlamını ifade eder.

Allah’la insanlar arasında meydana gelen bu sözleşmeye; “misak”, “kâlu bela”, “ahit”, “bela ahdi”, “bezm-i elest” gibi çeşitli adlar verilir.

Bezm- i elest; Allah’ın insanlarla ilk defa yaptığı bir iletişimdir. “ben sizin rabbiniz değil miyim?” demek; “Rab olarak bana nasıl bir kulluk gerekiyorsa onu yerine getirmen gerekir” anlamı taşır.

Baktığımız zaman; Allah; önce dünyayı, sonra bitkileri, sonra hayvanları ve en sonunda da insanı var etmiştir. insanı en son yaratmasının esprisi; her şeyi yanında hazır olarak bulsun, her nimetten rahatça yararlansın diyedir.

“Elestü bi Rabbiküm” ( Ben rabbiniz değil miyim?) üzerinizde dilediğim gibi tasarruf eden ve etmek hakkı olan yegane malikiniz olduğuma şahitsiniz, şahadet edeceksiniz değil mi? Diyerek emaneti yükleyerek, Rab oluşunu takrir ediyor. Ruhların hepsi birden; “Kalû bela” ( Evet Rabbimizsin) diye terbiye ve emaneti kabul ve şahadeti taahhüt ettiler. Hiçbir şey değil iken Allah’ın ilahlığı, yaratma ve terbiyesi ile şuursuz zerreler halinde vücuda getirip şuurlu insan fıtratına girdiler.

“Rabbin Âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu. Ben sizin rabbiniz değil miyim? “elbette öyle” dediler. Böyle yaptık ki kıyamet gününde; “bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz.”

İslâm akidesine göre insanoğlunun bütün sorumluluklarının başında Allah’ın varlık ve birliğini kabul etme ve yalnız O’nu Allah olarak tanıyıp kulluk etme görevi gelmektedir. Fakat insanlar, sorumlulukları hakkında gerektiği biçimde bilgi sahibi kılınmazlar yahut böyle bir bilgiye ulaşma yeteneği ile donanmış olmazlarsa bu durumu bir mazeret veya bahane olarak ileri sürmekte haklı olurlar.

Ney; insanı temsil eder. Kamışlık da asli vatan durumundadır. Asli vatandan ayrılmak, Allah’ın insanlara sunduğu cennetten ayrılmaktır. (27 MART 2010)



KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
NEVRUZ
Nevruz; yeni gün demek. yıllardır baharın başlangıcı olarak kutlanır. 21 mart’ta Türkiye’nin her tarafında hatta dünyada bütün Türklerin; coşkuyla kutladığı, kardeşlik türkülerinin söylendiği, dostluk, sevgi, birlik- berberlik ateşinin yakıldığı, kaynaşmanın zirve yaptığı bir ortamdır.
Türk Dünyası ve Eyüp belediyesinin organizesinde tertip edilen Nevruz kutlamaları, Eyüp Stadyumu'nda yapıldı. Sabah saatlerinde Eyüp Sultan Camii'nde dualarla başlayan Nevruz kutlamaları, daha sonra stadyumda danslarla, halaylarla, gösterilerle bir birinden farklı ülkelerden gelen insanlarla coşkuyla kutlandı.

Nevruz kutlamaları, mehteran takımının gösterisiyle başladı. Halkoyun gösterileri, demir dövme ve ateşten atlama gösterileri Türk ülkelerini ve komşu ülkeleri bir araya getirdi. Gösterilerin simgesi olarak kardeşlik, barış ve birlik beraberlik simgelendi.

'Nevruz; Sünni'si, Alevi'si, Türk'ü, Kürt'ü, Boşnak'ı, Tatar'ı, Azeri'si, Kırgız'ıyla herkesi birleştiren bir bayramdır. Ortadoğu'dan, Anadolu'ya birçok yerde nevruz kutlanmaktadır. Osmanlı zamanında da nevruz her köşe başlarında etkinliklerle kutlanırdı.

'Nevruz, Türk dünyasında 2 bin 800 yıldır coşkuyla kutlana gelmiş, halen de Avrasya topraklarında sevinç ve neşeyle kutlanmaya devam etmektedir. Nevruz, milleti birlik ve kardeşlik içinde tutan en önemli unsurlardan biridir. Ayrıca nevruz, birleştirici, kaynaştırıcıdır.

'Nevruz, sokaklarda lastik yakma bayramı, çiçekleri ezme koparma bayramı değildir. Nevruz, çocukları sevindirme ve barışın kardeşliğin yükseldiği sevgi tohumlarının ekildiği, çimlendiği ve yeşerdiği gelecek günlere daha sevinçle bakıldığı bir bayram olarak kutlanması gerekiyor. Allah bu milleti ve kardeşlerimizi yenice nevruzları barışla kardeşlikle huzurla kutlamayı nasip etsin.
İçimizde fitne fesat tohumları açmaya hevesli olanlara karşı da uyanık olmaya mecburuz. Bu, ayrılık ateşini tutuşturmaya gayret edenlere karşı kenetlenme azim ve çabamızı bir kez daha ortaya koyup, bizi tarihi bağlarımızdan, çeşitli ırk ve kültürdeki insanlarla omuz omuza problemsiz şekilde yaşamamızı istemeyenlere karşı omuz omuza vererek bir güç olduğumuzu göstermeliyiz.
Değişik yerlerde, çeşitli sloganlar altında bazı provokatif eylemler yapılabilir. Bugünü fırsat bilerek; bu güzelim dayanışma günümüzü bozmaya çalışan beyni küçük, düşüncesi kıt, ileri görüşten uzak, “demokratik açılım”ın pkk açılımı olduğunu söyleyerek açılımı anlamayan, “Yeni anayasaya ihtiyaç yok” diyerek birlik ve kardeşlik ruhunu dinamitleyenler olabilir. Bunlar da işin tuzu biberi olarak kalacaktır. Yeter ki; ülkeye hizmette hizmet noktalarının kesintiye uğramaması için sanatçıların, Romanların,Alevilerin, Kürtlerin, ilim adamlarının, aydınların, kafası çalışanların ortak akılla; “demokratik açılım şarttır” dedikleri hususlarda tavizsizce yürüyüp, ülkenin önünü açmak isteyenlere engel olmayalım. Bana göre bu, en büyük vatan sevgisidir. İşte o zaman arzuladığımız nevruzu da, özlemle beklediğimiz bayramı da kutlamış, kardeşliği, barışı yakalamış oluruz. Geçiş dönemleri sancılı olur. Bu da böyle bir şey. Ama; insanlık yolunda, kalkınma zemininde böylesine olumsuzluklara takılıp kalmamalıyız. Yol uzun ve zahmetli. Bu uzun, yorucu maratonda yarışı kesip, üç beş tane kendini bilmeze pabuç bırakmamak hepimizin en birinci görevidir. Nevruz bayramı hepimize kutlu olsun. Gelecek seneki nevruzu; sivil bir anayasa, tam demokrasiye kavuşmuş bir ülkede, terörün; “T” sinin bile telaffuz edilmediği bir Türkiye’de, birbirine destek veren, “senin derdin benim derdim” diyebilen kardeşlik duygularının pekiştiği, “Avrasya veya İslâm birliğinin tesis edildiği bir dünyada kutlamak dileklerimle. (21 MART 2010)


KAZIM ÖZTÜRK
EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR
www.kazimozturk.com
www.hicrandergisi.com
www.yenikonya.com.tr
TARİH YAPMAK, TARİHE GEÇMEK
Tarih yapmak, tarihe geçmek. Bu iki kelimeyi söylemek çok kolay. Kelimeler, cümleler, konuşmalar, halk tabiriyle, “edebiyat yapmalar”, “hamasi nutuk atmalar” her zaman karşımıza çıkan, sık sık gündeme gelen rutin olaylardır.
Gelin tarih yapalım, tarih yazalım demekle olmuyor. Çok konuşmakla meseleler çözümlenmiyor. Yattığımız yerden, bir elimiz yağda, bir elimiz balda hiçbir sorun çözümlenmiyor. Tarih yapabilmek ve yazabilmek için; terlemek, dünyaya kendini tanıtmak, varlığınla dünya devletlerine karşı; “ben Müslüman Türk’üm, benim yönetimimde kimse; inancından, düşüncesinden, ırkından dolayı kınanmayacak, herkese adaletli davranılacaktır.” Anlayışını ikame etmek, bunu har zaman ve zeminde ispat etmek gerekmektedir.
Tarih bunun açık örnekleriyle doludur. İşte bugün kutladığımız 18 Mart Çanakkale Savaşlarının yıldönümü bu tarihi hatıraların yaşanmasına vesile oluyor. Düşünün bir kere 250.000 şehit! Dile kolay. 250.000 tane gencecik vatan evladını toprağa vereceksin! Böyle bir güzelliği, böyle bir kutsal duyguyu ancak; imanla vatan sevgisinin özdeşleşmesi ile açıklayabilirsiniz. Çünkü; “vatan sevgisi imandandır”. İnsanın kaldıramayacağı o koskoca top mermisini bir hamlede kaldırıp topun ağzına hangi duygu, hangi güç verebilir? Bunu ilimle, akılla izah edebilir misiniz? Eğer bu, her an mümkün olsaydı o mermiyi topun ağzına verip, İngiliz gemisini batıran çavuş, komutanının isteği üzerine tekrar yapabilirdi! Ama olmadı. O, bir oldu ama pir oldu!
Pekiyi bunu yaptıran neydi? Neden bir başkası yapmadı veya yapamadı? Mesele sadece bir ağırlık kaldırmaksa, herkes yapabilirdi. Hele karşı safta duran düşman rahatça yapardı. Ama öyle değil! Konuyu yalnızca maddi güç olarak görmemek, salt olarak bir mermiyi kaldırmak şeklinde açıklayamazsınız. Bunun tek bir izahı var; İMAN.
İnançlı insanın yapamayacağı iş, hakkından gelemeyeceği zorluk yoktur. İman karşısında; sayısal değerler hiçbir anlam ifade etmez. Bunun net ve açık örneğini Hz. Muhammed(SAV)’in savaşlarında görüyoruz. Müslümanlar bir avuç denecek kadar az iken, kat kat kalabalık olan düşman karşısında galip duruma gelmişlerdir.
Daha gerilere gidelim; peygamberimizin doğduğu yıl 571 tarihinde; yemen kralı Ebrehe Kâbe’yi yıkmak için fillerle Mekke’ye yöneliyor! O zaman Mekke’nin yöneticisi Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalip idi. Ebrehe’nin; “ya develeri ver ya da Kâbe’yi yıkacağım” sözüne karşı şu tarihi sözü söylemiştir: “develerin sahibi benim ama Kâbe’nin sahibi var, onu O korur”. Sonuç; Ebrehe ve ordusunun; ebabil kuşları vasıtasıyla- ebabil kuşu, dağ kırlangıcı- delik deşik olup yenmiş ekin haline gelerek yenilmeleri ile sonuçlanmıştır.
Tarihi seyrimize devam edelim; Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmeden önce halkın nabzını yoklamak istemiş ve esnafı denetlemiştir. Sabah namazından sonra- esnaflar dükkânlarını sabah namazı açarlardı- bir esnaftan bir kiloluk şeker alıyor. Ardından, bir kilo da pirinç isteyince esnaf; “beyim ben siftah ettim, diğerini de yanımdaki kardeşimden al” deyince Fatih; “ ben bu esnafla, bu halkla değil İstanbul’u dünyayı alırım” tarihi sözünü söylemiştir.
İşte tarih böyle yapılır ve böyle yazılır! Çanakkale savaşlarının yıldönümünde şehitlerimize Allah’tan rahmet, geride kalan bütün vatanseverlere uzun ömür ve ülkeye daha çok hizmet etme azim ve kararlılığı temenni ederim. Tarihimiz, şanla, şerefle dolu. Tarihimizde; hiçbir zaman soy kırım olmamıştır ve olmaz. Bunu bilmeyenler arşivlere müracaat etsin. (17 MART 2010)



KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr

YENİ BİR SOL PARTİ KURULUYOR

Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ziya Halis, oluşturdukları siyasi hareketin Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) adıyla 14 Martta Türkiye'nin siyasi hayatına katılacağını belirtti. Kurucuları arasında; SHP Genel Başkanı Hüseyin Ergün, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Ali Balkız, Yeni Sol Hareketi temsilcisi Saruhan Oluç, Eğitim-Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Genel Başkanı Fevzi Gümüş, KESK Yönetim Kurulu Üyesi Adnan Gölpunar ve Dr. Servet Demir yer alıyor.

Eşitlik ve Demokrasi Partisinin kuruluş dilekçesini 12 Mart Cuma günü vereceklerini dile getiren Halis, SHP'nin, hafta sonu yapacağı kurultayın ardından EDP çatısının altında yer alacağını söyledi.

Türkiye'nin siyasi hayatına 14 Martta katılacak EDP'nin, halkın geleceği, mutluluğu, kaliteli yaşama kavuşması için elinden geleni kararlılıkla uygulayacağını anlatan Halis, Türkiye'de türevi, benzeri olmayan bir siyasi parti kuracaklarını belirtti. Kuracakları partinin iktidarı hedeflediğini de kaydeden Halis, şunları söyledi:

''Sosyal demokrat odaklı, emeğe saygı duyan bir siyasi hareketiz. Türkiye'de kendini sosyal demokrat olarak nitelendiren partilerin sosyal demokratlıktan uzakta olduğunu görüyoruz. Türkiye'de böyle bir parti yoktu, olsa böyle bir harekete kalkışmazdık. EDP iktidar olduğunda devlet demokratikleştirilecek, çokça üreteceğiz, hakça bölüşeceğiz. İnsani kalkınma, çevre ve sosyal adaleti bütünleştiren bir politika uygulayacağız. Sözü ve özü bir olan bir siyasi hareket olacağız. İnsani ve sosyal bir çalışma yaşamı oluşturacağız, inançlara eşit mesafede duracağız. İktidarımızda Kürt sorunu olmayacaktır. Kürt sorununun çözümü ve ülkemizde barışçı bir yaşam iklimi oluşturmak için bir genel siyasi affı öncelikle gündeme alacağız. Eğitimde herkese fırsat eşitliği vereceğiz, sağlık hizmetlerini ücretsiz yapacağız, toplumsal hayata katılımı artıracağız, yerel yönetimleri demokratikleştireceğiz, çevreyi ve doğayı koruyacağız, uluslararası ilişkilerde aktif, yapıcı ve barışçı olacağız.''

EDP; Mustafa Sarıgül’ün kuracağı partiyi saf dışı etmek, alevi oylarını bu partide toplamak, solu diriltmek için yola çıkmıştır. Belki de Sarıgül bu partiye katılabilir. Dahası; CHP dışında ne kadar sol parti varsa hepsi birlik oluşturup, CHP’nin Meclise girememesi yolunda bir siyaset de güdülebilir. Çünkü CHP’nin; dedikleriyle yaptıkları çelişen, seçim meydanlarında başörtüsü üzerinden oy almaya kalkıp, seçim sonunda başörtülüleri yok saymaya, onları asimile etmeye kalkması yüzünden rahatsız olan insanlar var. Bu bakımdan bir tepki olarak bu parti kurulmuştur.

Yalnız programı, aynen AK PARTİ’nin programına uyuyor. Birkaç yönden ayrılmakla birlikte. Ayrıldığı noktalar; AK PARTİ; genel siyasi affı düşünmüyor. Çünkü genel siyasi af içinde, terörist başının da affı söz konusu. Böyle bir af yaklaşımı, halkımızı yaralar.

Her ne kadar genel başkanı “değil” dese de, EDP bir alevi partisidir. Seçimde diğer sol partilerin Alevilerden oy alamaması anlamına geliyor.

Görünen o ki; yeni ve olmayan bir şeyi programına almamış görünüyor. Hep eski söylemler, hep yapılan ve hükümetin yapmak için mücadele verdiği konular dikkati çekiyor. Okuyun programı, bakınız yukarıdaki ifadelere ve karşılaştırın AK PARTİ’nin dedikleri ve yaptıklarıyla.

Elbette yeni partiler kurulsun, tabii ki çok parti olmalı. Ama gerçekten halkımıza hizmet edecek, ülkeyi ileriye götürecek, teröre, darbeye kapı aralamayacak, din ve vicdan hürriyetine yer verecek, sosyal devlet ilkesini ikame edecek, demokratikleşmek için canla başla çalışacak. Bunlar da mevcut olduğuna göre; demek ki yeni kurulan partilerin şansı yok. Ne kadar, kaç tane kurulursa kurulsun. (11 MART 2010)

KAZIM ÖZTÜRK

EĞİTİMCİ/ŞAİR/YAZAR

www.kazimozturk.com

www.hicrandergisi.com

www.yenikonya.com.tr

HALK REFERANDUM İÇİN NE DİYOR

Referandum gerçeği iyice belirdi. Buradan hareketle anket şirketleri, kamuoyu araştırıcıları, toplumsal gerçekliği göz ardı etmeyen kuruluşlar birbiri ardına anketler yapıyor. Her ne kadar anketler % 100’lük bir gerçeklik ortaya koymasa da, aşağı yukarı durumu yansıtırlar. Aşağıda böyle bir anketin sonuçlarını sizlerle paylaşmak, ülkemizin geleceği ile ilgili somut bilgiler sunmak istiyorum.

Metropoll Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi'nin 26-27 Şubat tarihlerinde, 31 ilde ve bin 346 kişi üzerinde yaptığı anket, son tartışmaları aydınlatacak çarpıcı sonuçlar ortaya koydu. Araştırmaya göre, vatandaşların yüzde 78,7'si yargı reformunun ihtiyaç olduğunu düşünüyor. Bu soruya verilen cevapların, etnik, inanç ve siyasî görüş farklılıklarına göre dağılımı da yapılıyor, toplumun reform için hemfikir olduğu sonucuna varılıyor. Ayrıca her 10 katılımcıdan 7'si yeni bir anayasa isterken, muhalefetin 'anayasa değişikliğini bu parti yapamaz' tavrını halk benimsemiyor.

Yargı reformunun mevcut Meclis tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 62,3.Ankete katılanların büyük bir kısmı reformun referanduma sunulması durumunda onaylayacağını kaydediyor.

Hangi Partili nasıl düşünüyor

Partilerin seçmenlerine göre dağılım da ilginç sonuçlar içeriyor. BDP'lilerin yüzde 89,3'ü, MHP'lilerin 82,8'i, AK Partililerin 78,7'si, CHP'lilerin 74,4'ü reform talebinde bulunuyor. 'Darbe Planları Gölgesinde Türkiye'de Siyaset ve Yargı Gerilimi' adını taşıyan çalışmaya göre halk yargının tarafsız ve bağımsız olmadığına inanıyor. Hükümetin yargı makamlarına müdahale ettiğini düşünenlerin oranı yüzde 57,8, Genelkurmay'ın yargı kararları üzerinde